2- Evin’den uzak dur, sen onu abisisin.

1382 Words
Avlunun sakin köşesinde oturuyordum. İğneyi iplikle buluştururken, nakışın minik desenleri nazikçe kumaşa işliyordu. Ellerim alışkındı bu işe; küçük bir dünyaydı benim için. Ama bugün kalbim biraz ağırdı, içimde nedensiz bir sıkıntı vardı. Güneş yavaş yavaş batarken, bahçeden hafif bir esinti geldi. O esintiyle birlikte adımlar yaklaştı, arkamda beliren sesi duydum. Zeynep’ti. “Neler oluyor, Evin? Neden böyle dalgınsın?” diye sordu, sesi hem meraklı hem endişeliydi. İçimi çekerek başımı kaldırdım, iğneyle oynayan elim bir an durdu. “Yok canım, bir şey yok aslında. Sadece biraz düşündüm, biraz boğuluyorum gibi hissediyorum,” dedim usulca. Zeynep, avlunun taşlarına hafifçe oturdu. “İ Feyza Hanım bir şeyler söylüyor. Tufan’a birini bulmuş, evlendirecekler sanırım,” dedi. Bu sözler kalbimde bir dalga yarattı, gözlerim istemsizce ufka daldı. “Öyle mi? Gerçekten mi?” dedim, sesim hafifçe titredi. “Evet. Peki sen niye üzülüyorsun ki? Tufan evinde hep abi gibi davransa da senin ona karşı hislerin var, değil mi?” dedi, gözleri yumuşak bir şefkatle bana baktı. Kalktım, nakış işini biraz kenara bıraktım. “Zeynep, ben ne yapacağımı bilmiyorum. Tufan benim abim gibi, ama içimde başka şeyler var. Onun yanında kendimi hep küçük kız gibi hissediyorum. Ama onun kalbi başkası için atacak gibi görünüyor,” dedim. Zeynep, hafifçe gülümsedi ama gözlerinde anlayış vardı. “Salonun köşesinde otururken seni hep Tufan’ın yanındayken görüyorum. Onu seviyorsun, bu belli,” dedi. “Ben evin içindeki huzuru onun yanında buluyorum. Ama bir yandan da korkuyorum. Eğer o mutlu olacaksa, ben buna nasıl dayanırım bilemiyorum,” dedim. “Belki Aslan sana yardım eder, ne dersin? Onunla konuşmayı denedin mi?” diye sordu Zeynep. İçim biraz rahatladı ama sonra kafam karıştı. “Aslan Abi’yi bu işe karıştırmak istemiyorum. O zaten çok şeyle uğraşıyor. Hem Tufan’la arası var, işler karışır diye korkuyorum,” dedim. Zeynep başını salladı. “Haklısın, belki şu an en iyisi senin kendinle yüzleşmen. Ama unutma, biz hep yanındayız,” dedi. Gözlerim doldu, içimden bir şey koptu. “Tufan’ın yanındayken hissettiğim o sıcaklık… Ama onun başka biri için hazırlanıyor olması… İnan çok zor,” dedim. Zeynep elimi tuttu, sımsıkı. “Güçlü olmalısın, Evin. Senin kalbin büyük. Tufan da bunu anlayacak bir gün,” dedi. Avlunun sessizliği yeniden sardı bizi. Nakış işime tekrar döndüm ama kalbim hala orada, Tufan’ın düşleriyle çarpışıyordu. Onu düşünüp, kendimi teselli etmeye çalışıyordum. && Avluda Zeynep ile konuştuktan sonra elimdeki nakış işini sepete bıraktım. İçim daha da ağırlaşmıştı. Ayaklarım beni farkında olmadan mutfağa götürdü. Mutfak, evin en sessiz köşesiydi. Ocakta kaynamış çayın buharı hâlâ yükseliyordu. Pencere yarı açıktı, akşam rüzgârı hafifçe perdeleri sallıyordu. Sandalyeye oturdum, elimdeki ince belli bardağı masaya bıraktım. Çayın sıcaklığı bile içimi ısıtmıyordu. Başımı avuçlarımın arasına alıp sessizce düşünüyordum. Feyza yengemin sözleri kulaklarımda çınlıyordu. “Tufan’a kız bakıyoruz…” demişti. Her hecesi, kalbime birer taş gibi düşmüştü. Onun başka birine güleceğini, başka birini seveceğini düşünmek boğazımı düğümlemişti. Kapının gıcırtısı sessizliği böldü. Başımı kaldırdığımda Tufan’ın içeri girdiğini gördüm. Üzerinde her zamanki gibi temiz, ütülü gömleği vardı. Saçları hafif dağınıktı, belli ki dışarıdan gelmişti. Gözlerim istemsizce yüzünde gezindi. Her zamanki gibi kararlı, sert bakışları vardı ama bana bakınca yumuşardı sanki. “Yalnız mı oturuyorsun burada?” dedi, sandalyesini çekip masaya oturdu. “Evet,” dedim kısık bir sesle. “Biraz sessizlik istedim.” Bardağıma uzanıp çayımdan bir yudum aldım. O da karşıma oturdu, kollarını masaya dayadı. “Sana sessizlik yaramaz, biliyorsun sonra çok düşünüyorsun,” dedi hafif bir gülümsemeyle. İçimden ‘senin yüzünden düşünüyorum’ diye geçirdim ama dilimden çıkmadı. Onunla böyle konuları açmak zordu. Bir süre sessizlik oldu. O çay doldurdu, ben baktım. Sonra içimdeki sözler patlamaya hazır bir fırtına gibi yükseldi. “Tufan…” dedim yavaşça. “Sana bir şey soracağım.” “Ne oldu?” diye baktı, kaşları hafif çatılmıştı. “Sana seçtikleri kızı gördün mü acaba?” dedim, sesim titremesin diye uğraşarak. Gözlerinde kısa bir tereddüt gördüm. “Hayır,” dedi. “Daha görmedim.” İçimde bir sızı yükseldi. O kızın kim olduğunu bilmek istemezdim ama aynı zamanda tanımak da istiyordum. Bilmiyordum… Belki onu görürsem vazgeçebilirdim. Belki kalbim kendi kendini sustururdu. “Anladım,” dedim. “Ben de tanışmak isterim. Haberim olsun.” Birden yüzündeki ifade değişti. Kaşları sertçe çatıldı, bakışları keskinleşti. “Evin, lütfen uzatma bu konuyu,” dedi, sesi kararlıydı. Kalbim sıkıştı. “Ben sadece…” diye başladım ama devamını getiremedim. “Biliyorum ne düşündüğünü. Ama bu meseleye girme,” dedi, gözlerini benden ayırmadan. Yutkundum, ellerimi masanın kenarında kenetledim. İçimden geçenleri söyleyemezdim. Ona “seni seviyorum” demek dilimin ucuna kadar geldi ama çıkmadı. Çünkü biliyordum, söylesem her şey değişirdi. “Tamam,” dedim sadece. Sesim kısık, gözlerim yere düşmüş haldeydi. O bardağını aldı, yudumladı. “Sen böyle şeylerle uğraşma. Kendine bak, nakışına dön. Bunlar seni üzer,” dedi. ‘Beni üzen sensin’ diye geçirdim içimden. Mutfakta ağır bir sessizlik oldu. Sadece duvardaki saatin tıkırtısı duyuluyordu. O bana bakıyordu ama gözlerimi kaldırmaya cesaret edemiyordum. Kalbim yerinden çıkacak gibiydi. Tufan sandalyesini hafifçe çekti, kalktı. “Hadi, hava serinliyor. Üşüme,” dedi ve mutfaktan çıktı. Onun adımlarının uzaklaşmasını dinledim. Sanki her adımında kalbimden biraz daha uzaklaşıyordu. Bardaktaki çay soğumuştu. O gittikten sonra başımı masaya yasladım. Gözlerim doldu, yutkundum. Ona duyduğum bu sessiz, saklı aşk içimi yakıyordu. Ve ben bu yangını tek başıma söndürmek zorundaydım. && Tufan’ın ağzından; Odamda yalnız oturuyordum. Gün boyu köydeki işler bitmiş, herkes yavaş yavaş kendi köşesine çekilmişti. Masanın üzerinde duran eski tüfeklerimden birini temizliyordum. Her zamanki gibi sessizdi burası; dışarıdan sadece avludaki çeşmenin su sesi geliyordu. Lambanın sarı ışığı odanın duvarlarında uzun gölgeler bırakıyordu. Kapı hafifçe aralandı. İçeri önce Feyza teyzemin kocası, yani Erdal Ağa’nın sesi doldu. “Tufan, konuşabilir miyiz?” dedi, kapıyı tam açmadan. Başımı kaldırdım. “Buyur Erdal Ağa, gel,” dedim, elimdeki bezi kenara bırakarak. Kapıyı açtı, ağır adımlarla içeri girdi. Üzerinde her zamanki gibi koyu renk yeleği, başında kasketi vardı. Sert bakışlarını bana çevirdi. Kapıyı kapatırken bile ağırdı hareketleri. Sandalyeye oturmadı, ayakta dikildi. “Oğlum, hiç uzatmayacağım,” dedi, sesi kararlıydı. “Evin’den uzak dur.” Bir an ne diyeceğimi bilemedim. Yüzümdeki ifadeyi düz tutmaya çalıştım ama kaşlarım hafifçe çatılmıştı. “Ne diyorsun sen, Erdal Ağa?” dedim. “Bana bak Tufan,” dedi, adımımı atmamı beklemeden sözünü sürdürdü. “Ben bir şeyler fark ediyorum, hissediyorum. Adını konduramıyorum ama… Ne senin ne onun sana bakışı bana doğru gelmiyor.” İçimden bir şeyler sarsıldı ama dışarıya vermemeye çalıştım. “Evin benim kardeşim gibi,” dedim sertçe. “Benim ona öyle bir bakışım olmaz.” Erdal Ağa dudaklarını büzdü, gözlerini üzerimden çekmedi. “Kardeş gibi diyorsun ama gözler yalan söylemez, Tufan. Hem senin bakışın hem onun bakışı… Ben bunları yaşadım, bilirim. Senin yerinde başka biri olsa da aynı şeyi söylerdim. Kız daha küçük, olmaz.” Derin bir nefes aldım. “Küçük olduğunu ben de biliyorum. Ama dediğin gibi, o bana kardeş. Benim aklımdan öyle şey geçmez,” dedim, doğru kelimeleri seçerek. Erdal Ağa bir adım bana yaklaştı. “Ben seni severim, bilirsin. Ama töreye gelince sözümü esirgemem. Evin bizim kızımız. Onun adını kimseye dillerine düşürtmem. Hele ki kendi hanemin içinde böyle bir şey olmasına izin vermem. O yüzden bu mevzuyu burada kapatacağız,” dedi. İçimdeki öfkeyle karışık başka bir şey kıpırdadı. “Ben zaten öyle bir niyet taşımıyorum,” dedim. “Senin dediğin gibi, adını bile anmam bu şekilde.” “İyi,” dedi kısa ve sert bir şekilde. “O zaman bundan sonra gözüm sende olacak. Evin’e karşı mesafeni koru. Gerekirse aynı sofraya bile oturma. Senin iyiliğin için söylüyorum.” Bir süre sessizlik oldu. Lambanın cızırtısı dışında odada hiçbir ses yoktu. Ona bakıyordum ama yüzümde belli etmemeye çalıştığım bir şeyler vardı. “Anladım,” dedim sonunda. Sesim ne yumuşaktı ne sert, tam ortasında. Erdal Ağa başını hafifçe salladı. “İyi o zaman. Benim sözüme kulak ver,” dedi ve kapıya yöneldi. Elini kapı koluna koydu, son kez bana dönüp baktı. “Bu mesele bir daha açılmayacak. Evin çok küçük. Onun kaderi töreyle çizilecek. Senin yolun başka,” dedi. Kapı kapandığında, odada ağır bir sessizlik kaldı. Masaya oturdum, elimdeki tüfeğe baktım ama gözlerim odanın boşluğuna dalmıştı. İçimde, dile getiremediğim bir sızı vardı. O benim kardeşim değildi. Hiçbir zaman da öyle hissetmemiştim. Ama Erdal Ağa’nın karşısında bunu söylemek, başımı ateşe atmak olurdu. Onun gözlerinden saklamaya çalıştığım şey, kalbimin en derininde saklıydı. Elimi yüzüme sürdüm, derin bir nefes aldım. Avludan hafif bir rüzgâr sesi geliyordu. Belki o şu anda mutfakta oturuyor, belki de kendi dünyasında yine bana bakmayı düşünüyordu. Ama artık gözlerimi ondan kaçırmam gerekecekti. Belki de Eda ile nişanlanmalıydım…
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD