3. bölüm

626 Words
--- Dilan’ın “Her gün ölmek için dua edeceksin,” sözleri, kapının ardında çınladığı gibi kaldı. Taş duvarlar onu bana geri fırlattı: ...dua edeceksin... edeceksin... Göz yaşlarımın aktığını hissetmiyordum artık. Yüzümde kuruyan tuzlu izlerden anlıyordum sadece. Soğuk taş zemin, vücudumun her yerine işliyor, içimdeki donukluğu besliyordu. Kalkacak gücüm yoktu. Kalkıp da ne yapacaktım? Bu odanın, bu hayatın içinde gidecek bir yerim yoktu. Gözlerimi kapattım. Ve ateşimi yaktım. İçimde, derinde, bir köz parçası hâlâ sıcaktı. Adım Arîn’di. Ateş. Bu ismi bana, annem vermişti ve bana " sen doğduğunda yüreğime Ateş düştü bu yüzden senin adını Arin koydum" demişti. Anlamıyordum küçüktüm o zamanlar Ama ismim, şimdi anlıyrdum . Ben ateşim. Ve ateş, en soğuk mağaralarda bile sönmez. Yavaşlar, kor halini alır, bekler. Yavaşça doğruldum. Sırtımı buz gibi taşa dayadım. Odanın karanlığına baktım. Küçücük bir pencere, yukarıda, tavana yakın bir yerde. Demir parmaklıklı. İçeri sızan tek şey, soluk bir ay ışığıydı. Onunla, odanın nefes aldığını gördüm: Bir divan, üzerinde kilimsiz. Bir komodin. Boş bir dolap. Ve bir kapı. Hepsi bu. Ayaklarımdaki yaralar zonkluyordu. Eteğimin eşiğini yırtıp, sarıncaya kadar sıktım. İlk yardımım buydu. Kendime yapabildiğim tek iyilik. Sonra sesleri duymaya başladım. Konak ölü gibi değildi. Tersine, taşların arasından sızan bir hayat vardı. Uzaklardan gelen bir kadının ağlama sesleri, ayak sesleri. Bir kapının gıcırtısı. Her ses, benim yalnızlığımın tuğlasını örüyordu. Burası bir ev değil, bir kale. Ve ben, en derin zindanındaydım. Ne kadar zaman geçti bilmiyorum. Belki bir saat, belki daha fazla. Aç değildim. Susuz değildim. Sadece boştum. Kapının kilidi döndüğünde, hiç tepki vermedim. Belki Dilan geri gelmişti, bir başka hakaretle. Belki yiyecek getiriyorlardı. Umursamadım. Ama gelen o değildi. Kapı gıcırdayarak açıldı. Ayakta duran gölge, odanın eşiğini doldurdu. Tek bir mum ışığı, onun çenesinin sert hatlarını, gölgeler içindeki gözlerini aydınlatıyordu. Baran. İçeri adım attı. Kapıyı arkasından iterek kapattı, ama kilitlemedi. Bu küçük ayrıntıyı kaydettim zihnime. Elinde bir şey vardı: Küçük bir bakır leğen ve bir havlu. Sessizce yere, birkaç adım önüme bıraktı. Leğenin içinde ılık suyun buğusu tütüyordu. Havlu, temiz, katlanmış duruyordu. Konuşmadı. Sadece orada durdu ve baktı. Bakışı, salondaki öfkeden, avludaki gaddarlıktan farklıydı. Burada, bu taş odada, ince bir gözlem, katı bir merak vardı. Beni, yaralı, köşeye sıkışmış bir hayvan gibi inceliyordu. Yoksa... bir insan gibi mi? İçimdeki her şey ona bağırıyordu: Defol git! Zalim! Ama dudaklarım kıpırdamadı.Ben de ona baktım. Gözlerini kaçırmadım. Bu, şu ana kadar yaptığım en büyük meydan okumaydı. Sessiz, hareketsiz bir meydan okuma. O da bekledi. Belki bir itiraz, bir yalvarış bekliyordu. Onu bulamayınca, yüzündeki kaslar gerildi. Sanki benim sessizliğim, onun öfkesinden daha şaşırtıcıydı. Sonra, tek kelime etmeden, leğeni ve havluyu işaret etti. Anlamamı bekliyordu. Yaralarını temizle. Bu bir nezaket miydi? Asla. Bu, bir mal sahibinin, hasar görmüş mülküne yaptığı ilk müdahaleydi. Ya da... belki de bu konakta, kimsenin bilmediği, gösteremediği başka bir şeyin ilk kırıntısıydı. Başımı çevirdim. Suyu reddettim. O an, Baran’ın gözlerinde bir şey kıpırdadı. Hayal kırıklığı mı, saygı mı, daha derin bir öfke mi? Anlayamadım. Derin, hırıltılı bir nefes aldı. Sonra, beklediğim gibi, öfkeyle dönüp kapıya yürümedi. Yavaşça çömeldi. Benim seviyeme indi. Yaklaştı. Kokusu – tütün, deri ve soğuk gece – odayı, o buğulu suyun kokusundan daha çok doldurdu. “İnat etme,” dedi. Sesi, odanın taşları kadar kaba ve pütürlüydü. Ama bağırmıyordu. Bu bir emirdi, fısıltıyla verilmiş. “Kirli kan, iltihap yapar. Ölürsün.” Sonra korkutucu bir şekilde güldü. Sen ölmeyeceksin ama her gün ölmek için yalvarcaksın. Cümle, bir tehdit gibi başlayıp, buz gibi bir gerçeğe dönüşmüştü. Benim ölümüm, onun için bir kayıp değil, belki bir son olurdu. Ölürsem öfkesini kusacak kimse kalmayacaktı belli'ki. Gözlerimle onu süzdüm. Sonra, yavaşça, elimi uzattım ve suyu yere döktüm. Baran ağa öfkeyle ayağa kalktı "tamda düşündüğüm gibisin ve sen başına gelen her şeyi hak ediyorsun" diyerek odadan çıktı. O gece, divana uzandığımda, gözlerimi tavandaki o küçük, parmaklıklı pencereye diktim. İçimdeki köz, artık beni daha çok yakıyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD