Bölüm|9

2436 Words
‘‘E, daha daha nasılsınız?’’ cümlesi ortamdaki sessizliğe bomba gibi düştü. Tüm başlar Vatan’a çevrilirken genç adam elindeki not defterinin karalanmış sayfalarından birini açıp ‘‘Sağlığınız yerindedir inşallah,’’ diyerek konuşmasına devam etti. Ardından defterdeki bir başka satıra geçip ‘‘Bizler de iyiyiz çok şükür. Kahveleri de içtiğimize göre sebebi ziyaretimize geçebiliriz,’’ deyip yüzünü buruşturdu. ‘‘Pardon yanlış yeri okudum. E, ııı, ha! Oğlumuz ne işle meşguller?’’ Herkesin pür dikkat onu izlediğini görünce gözlüklerini burnuna doğru ittirip, dar geliyormuş hissi veren tişörtünün yakasını çekiştirdi. Ona bakılmasına dayanamayarak ‘‘Ne? Birinin bunları sormaya başlaması gerekiyordu,’’ diyerek kendini savunmaya geçti. Nilüfer, yıllardır pişirdiği Türk kahvesinin nasıl yapıldığını düşündüğünden hayali kahveler yapıp duruyordu. Bu yüzden Vatan’ın cümlelerinin ve ailesinin sessizliğinin farkında değildi. Ali ise her şeyin farkındaydı. Bu yüzden ‘‘Allah’ım şu günü hayırlısıyla atlatalım kızım olursa damat adayına çok zorluk çıkartmayacağım,’’ diye mırıldandı kendi kendine. İçinden de ‘Biraz döver, biraz da tehdit edersem basar gider zaten,’ diye geçirmeyi ihmal etmedi. Vatan’a ilk tepki Aleksis’ten geldi. Genç adam önce gülmeye ardından kahkaha atmaya başladı. Roza oğlunun bu halini görünce, endişeyle dudaklarını birbirine bastırırken Mehmet sinsice sırıtmakla yetindi. Çünkü sürekli gülümseyen oğlunun kahkaha atmaya başladı mı dakikalarca güldüğünü hatta bazen nefessiz kalma noktasına geldiğini çok iyi biliyordu. Tabii bunu tüm aile fertleri bilirdi Nilüfer dâhil. Genç kadın kulaklarında patlayan kahkaha ile irkilip başını televizyon ekranına çevirdi ve oturduğu koltuğa yayılmış, deli gibi kahkaha atan kardeşiyle karşılaştı. Hırsla ayağa kalkıp, ‘‘Aleksis!’’ diye bağırdı. Misafirlerinin olduğunu hatırlayınca da daha düşük bir ses tonuyla ‘‘Kardeşim, sakin ablam. Bir şey olacak sana,’’ diye bitirdi cümlesini. Aleksis’in daha şiddetli gülmeye başlamasıyla dişlerini gıcırdatıp ‘‘Anne bir şeyler yap,’’ diyerek annesine yalvardı. Yaşlı kadın şaşkınca bir kızına bir de oğluna bakarken gözleri kocasıyla kesişti. Kocasının sakin halinden işkillenip ayağa kalktı ve daha rahat olmak için dizüstü bilgisayardaki programdan devam ettikleri görüşmeyi ‘‘İzninizle,’’ diyerek sonlandırdı. Herkes şaşkınca birbirine bakarken ‘‘Havalarda çok sıcak,’’ diyen Vatan bu kez haklı mırıltılarla karşılandı. Yaklaşık beş dakika süren hava durumu ve ülke genelindeki etkisi üzerine gerçekleşen konuşmanın sonuna geldiklerinde yeniden arama başlatan ailesinin görüntülü çağrısını hemen yanıtladı Nilüfer. Ailesi ekrana yansıdığı gibi rahatladığını hissetti genç kadın. Aleksis başına tuttuğu buz torbasıyla üçlü koltuğun bir ucunda otururken annesi keyifle yanında oturuyordu. Babası ise kollarını göğsünde bağlamış, oturduğu yerden keyifsiz bir şekilde yerdeki halının desenlerini inceliyordu. Roza’nın ‘‘Kızım misafirlerimize neden kahve yapmadın?’’ diye sormasıyla aklı başına gelen Nilüfer, koşar adım salondan çıkarken Gülce de halasının peşinden ilerledi. ‘‘Kahveler de geleceğine göre oğlumuz ne iş yapıyordu?’’ diye soran Vatan’ı herkes duymazlıktan gelirken Halil, Mehmet’e döndü ve yaşlı adamı teselli etmeye girişti. ‘‘Ya arkadaş duyanda kızın ipsiz sapsız bir adam getirdi sanır karşına. Tamam, bizimkisi biraz saptır ama maksat o sapı kırmak, çoğaltmak değil mi? Anlıyorum seni, benim de kızım var. Üstelik aklı da beş karış havada ama kendi ailesini kurmak istediğinde mutlu olsun diye çabalayacağız. Değil mi Adalet?’’ Adalet kocasına başını sallayarak onay verip, ardından ‘‘Doğru söylüyorsun Halil’im,’’ dedi ve ekledi: ‘‘İkisi de genç ve belli ki birbirlerini istiyorlar. Nefislerine eziyet etmeyelim derim ben.’’ ‘‘Nef kim ki babacığım, biz ona nasıl eziyet ediyoruz? Yoksa o da mı anne? Ay çocukları yaramazlık yapıp üzüyor mu onu yoksa?’’ Mert, Çiçek’in sorusuyla başını kucağındaki kızına çevirdi. Cevap vermeye kalmadan, koltuğa oturdukları gibi Sevda’nın kucağına yerleşen Can ‘‘Üzülme Rapunzel’im biz onlar gibi değiliz. Sana eziyet etmeyiz,’’ dedi. İkizinin cümlesine ‘‘Oy, ne güzel konuştun ikizcanım!’’ diyerek katılan Çiçek, kollarını kaldırıp kardeşine sıkıca sarıldı. Bu sarılma Mert’in sağa Sevda’nın da sola eğilmesine neden olduğundan deminden beri sadece kolları birbirine değen ikilinin artık nefesleri de birbirine karışıyordu. Sevda, dünyada başka bir şey yokmuş gibi Mert’in buz mavisi gözlerine bakarken Mert de genç kadının menekşe mavisi rengindeki gözlerinden kendini alamıyordu. Çiçek, babasının Sevda’ya baktığını fark edince ikizinden ayrılıp dizlerinin üstünde yükseldi ve Mert ile Sevda’nın arasına girerek genç adamın yüzünü küçük avuçlarının arasına aldı. ‘‘Bana da bak biriciğim babacığım, gözlerin beni özler,’’ diyen kızına kocaman gülümseyip Çiçek’in saçlarını okşadı ve kızını göğsüne bastırdı. Can her ne kadar kardeşini kıskansa da Sevda’yı da bırakmak istemiyordu. Buna çözümü ise Sevda getirdi. Küçük çocuğu başının tepesinden öpüp iyice kendine çekti. Aklına gelen Mehmet’le başını biraz eğdiğinde onun çoktan babasının kolunun altına girdiğini görünce rahatladı genç kadın. İzlenildiği hissiyle başını üçlü koltuğa çevirdiğinde Ali’nin buruk bir tebessümle ona baktığını fark etti. Ona beden diliyle güzel göründüklerini işaret eden adama gülümseyerek karşılık verdi. Gülümsemesini bozan mutfaktan gelen kırılma sesleriydi. Vatan duyduğu sesle ‘‘Kızımız da oldukça heyecanlı,’’ derken Aleksis ‘‘Biz ona halk arasında beceriksiz diyoruz,’’ dedi. Babası da ‘‘Görünen köy kılavuz istemez,’’ diye mırıldanıp eski suskun haline geri döndü. Gurur’un ayağa kalkmasıyla ayaklanan Sevda, genç kızın peşi sıra mutfağa girdiğinde yutkunmadan edemedi ‘‘Oha! O yerdekiler kahve fincanları mı?’’ Gurur’un sorusuna ‘‘Kahve fincanlarıydı. Artık sadece çöpler,’’ diyerek karşılık verdi Gülce. Nilüfer sinirle inlerken Sevda da yerdeki kırıkları toplamaya girişti. ‘‘Gülce şarjlı süpürgeyi getirir misin?’’ sorusana cevap alamadan küçük aletin çalışma sesini duydu Sevda. Kısa bir sürede zemin temizlenince fincanların olduğu dolaba yöneldi. Oturduğu sandalyeden ‘‘Boşuna bakma başka fincan yok,’’ diye seslenen Nilüfer ile başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hissetti genç kadın. ‘‘E, şimdi ne yapacağız?’’ ‘‘Çay bardağında kahve ikram edemeyeceğimize göre çay demleyeceğiz.’’ Sevda, Nilüfer’in önerisine dudak büktü ve arkasını dönüp mutfaktaki tüm dolap ve raflara tek tek bakmaya başladı. Sandalye yardımıyla baktığı en üst rafta gördüğü fincanlarla ‘‘Buldum!’’ diye bağırıp 2 fincanı dikkatlice eline aldı. Gurur ve Gülce derin bir ‘‘Oh!’’ çekerken Nilüfer de rahat bir nefes aldığını hissetti. Ayağa kalkıp Sevda’nın uzattığı fincanları eline alacaktı ki gördüğü fincanlarla donakaldı. ‘‘Ne oldu Nilüfer? Alsana fincanları hadi kahve bekliyorlar,’’ deyince gözlerini fincanlardan ayırıp ona çeviren genç kadın ‘‘Aldığın yere geri koy. Bu fincanları kullanamayız,’’ dedi. Kızlar halalarına tam itiraz edeceklerdi ki Sevda’nın sandalyeden inmesiyle elindeki fincanları gördüler. ‘‘Aaa! Ama... Of ya!’’ diyen Gülce’ye ‘‘Of!’’ çekerek eşlik etti Gurur da. ‘‘Biri bana ne olduğunu söyleyecek mi?’’ ‘‘Bunları kullanamayız Sevda. Bu yeterli bir açıklama bence.’’ ‘‘İyi de neden?’’ diye ısrar eden genç kadına ‘‘Çünkü bunlar Müjde’den kalma ve abimin bu fincanlarla kahve servis edilmesini hoş karşılayacağını sanmıyorum,’’ karşılığını verdi Nilüfer. Tuttuğu fincanların parmaklarını yaktığını hissediyordu Sevda. Boğazına oturan yumruyla yutkunamazken ne söyleyeceğini de bilmiyordu. Yine de bu fincanları kullanmaları gerektiğine emindi. Nilüfer’in çay bardaklarını çıkardığını görünce sonuçlarını kestiremediği halde genç kadına ‘‘Eminim Mert anlayış gösterecektir,’’ deyip fincanları tezgâha bıraktı ve öteki fincanları almak için sandalyeye tekrardan çıktı. Gülce, Sevda’ya içten içe hak verirken Gurur ‘‘Babamın anlayış göstereceğini sanmıyorum,’’ diye mırıldandı. Nilüfer ise bir çay bardaklarına bir de Sevda’nın çıkardığı fincanlara bakıyordu. ‘‘Ben vazgeçmeden kahveleri yap!’’ cümlesiyle Sevda, Nilüfer’e başını sallayarak onay verdi ve tezgâha çıkardığı fincanları yıkamaya girişti. Kafasına dank eden şeyle Nilüfer’e dönüp ‘‘Kahvelerini nasıl içeceklerini sormadık!’’ dedi. Nilüfer’in gözleri büyürken dudakları da aralandı. Ardından başını olumsuz anlamda sallayıp alnını mutfak masasına dayadı. Seri hareketlerle başını mutfak masasına vururken ‘‘Bu sahnenin evlendikten sonra yaşanması gerekiyordu Nilüferciğim,’’ diyen Ali ile başını kaldırdı. ‘‘Ne işin var senin burada?’’ deyip ayağa kalktı genç kadın ve mutfak kapısının önünde duran müstakbel nişanlısının yanına kadar geldi. ‘‘Gardiyanımla çiş molasına çıktık,’’ deyip arkasında sıkılmış bir vaziyette dikilen Mehmet’i gösterdi. Nilüfer yeğenini mutfağa çekip Ali’yi de kolundan tuttuğu gibi ağabeyinin odasına sürükledi. Kapıyı arkalarından kapatan Nilüfer’e yaklaşıp ‘‘Önce bir isteseydik seni yavrum,’’ dedi Ali. ‘‘Başlatma istemesine!’’ deyip Ali’nin omzuna vurdu Nilüfer. ‘‘Ben sana isteme olmasın demiştim! Babam sana günahını bile vermez!’’ ‘‘Çok mu gerginsin yavrum?’’ diye soran Ali yüzünden sinirle inledi. ‘‘Gergin, öfkeli, mutsuz...’’ Daha sayacağı belli olan kadını kendine çektiği gibi öpmeye başladı Ali. Nilüfer’in gergin bedeninin an be an kollarının arasında yumuşadığını hissederken elleriyle genç kadının bedenini okşamaya başladı. Dudaklarının arasında ezilen, kaybolan dudakların yarattığı keyifle inledi. Nefes almak için uzaklaştığı sırada ‘‘Şu an neye ihtiyacım var biliyor musun?’’ diye mırıldanıp Nilüfer’in sırtını kapalı kapıya yasladı ve genç kadını öpmeye kaldığı yerden devam etti. Nilüfer karşı koyamadığı duygulara yenik düşmüş, yapabildiği en iyi şekilde Ali’ye karşılık verirken genç adam dudaklarını onun dudaklarından ayırıp ‘‘Zamanın durmasına,’’ dedi. Nilüfer önceki cümleyi duymadığı için bu cümleye anlam veremedi. Ta ki Ali onu iyice kendine bastırıp her hücresiyle ona sahip olmak istediğini belli edinceye kadar. Bedenini saran titremeye inat bir elini Ali’nin ensesine yerleştirip genç adamı kendisine doğru çekti ve dudaklarını onun dudaklarına bastırdı uzunca. Ardından geri çekilip ‘‘Cuma hiç bitmez o halde,’’ dedi ve onu tekrardan öpmeye yeltenen adamı, ellerini Ali’nin sert göğsüne koyarak engelledi. ‘‘Kahvelerinizi nasıl içersiniz?’’ ‘‘Ha?’’ Nilüfer yüzüne şaşkınca bakan adama ‘‘Kahve diyorum, nasıl içersiniz?’’ diyerek sorusunu yineledi. Ali’nin hâlâ suratına baktığını görünce ‘‘Bakma öyle daha cumaya 4 gün var,’’ dedi. Gözlerini kapatıp derin bir nefes aldı genç adam. ‘‘Of ulan of! Taş olsa çatlar be kızım!’’ ‘‘Peki, canım kahveler nasıl olsun?’’ Ali hiç takılmadığını fark edince gözlerini açıp Nilüfer’in eğlenir bakışlarına astığı yüzüyle karşılık verdi. Genç kadının yaslandığı kapıyı öne tökezlemesine neden olacak şekilde açtı. Odadan çıkıp kapıyı kapatmadan önce de söylediği cümleyle Nilüfer’in bugün ilk defa kendini iyi hissetmesine neden oldu. ‘‘Annemle babam orta şekerli içer, bende bol tuzlu yavrum.’’ *** Lavaboya diye kalkan Ali’nin peşine verdikleri Mehmet’in salona tek dönmesiyle huzursuzlandı Mert. Babasının da torununun salona tek girdiğini görünce kaşlarını çatmasıyla daha fazla yerinde duramayacağına karar verdi. Kucağındaki çocuklarını koltuğa bırakıp sessizce ayaklandı. ‘‘İzninizle,’’ diyerek salondan çıktığında Ali ile karşılaştı. Genç adamın yüzündeki sırıtmaya anlam veremese de heyecanına yorup, ona bir şey demeden mutfağa girdi. Sevda ve ikizler yıkadıkları kahve fincanlarını peçete yardımıyla kurularken ‘‘Kolay gelsin,’’ diyen Mert’in sesiyle irkildiler. Kendini suçüstü yakalanmış gibi hisseden Sevda, anlık korkuyla elindeki kahve fincanını tezgâha düşürdü. Tezgâhta seken fincan ilk çarpışında kulpunu bırakmıştı. Genç kadın şaşkınlıkla önündeki kırık kulpa ve fincanın geri kalanına bakarken Gülce’nin ‘‘Bittik biz,’’ diye mırıldandığını duydu. Korku ve pişmanlıkla başını yerden kaldıramazken Mert’in sesini duydu. ‘‘Korkuttum Sevda özür dilerim. Babacığım siz salona geçin biz Sevda ablanızla hallederiz.’’ Ona üzgün gözlerle bakan kızlar mutfaktan çıktıktan sonra Mert’in varlığını yanında hissedebildi genç kadın. Mert, mutfak kapısından fark edemediği ayrıntıyı Sevda’nın yanına gelince fark edebildi. Sevda’nın düşürdüğü ve hatta kırdığı fincan Müjde’den kalmaydı. Avuç içlerini tezgâhın kenarlarına dayayıp var gücüyle sıktı tezgâhı. Yanlış bir şey söylememek için de dudaklarını birbirine bastırdı. Kulpu kırılmış fincandan gözlerini ayırabilse Sevda’nın solan yüzünü görebilirdi ama an itibariyle Sevda’ya bakmak bile istemiyordu. Boğazına oturan yumru her saniye işini daha da zorlaştırdığından derin bir nefes aldı ve kırık fincana uzandı. Aynı anda fincana uzanan Sevda ile elleri birbirine değince ateşe yaklaşmış gibi elini geri çekti. ‘‘İzninle Hanımefendi,’’ deyip önce kırılan kulpu ardından fincanı eline aldı. O esnada mutfağa giren Nilüfer’in ‘‘Abi,’’ diye seslenmesini bile umursamadı. ‘‘Misafirler kahve bekliyor,’’ deyip mutfaktan çıktı ve elinde sıkı sıkıya tuttuğu parçalarla odasına yöneldi. Yatak odasına girdiği gibi kapıyı arkasından kapatıp sırtını da kapıya yasladı. Kendiyle yeniden hesaplaşıyordu Mert. Sevda’ya olan ilgisinin nelere sebep olacağını bir kez daha sorguluyordu içinde. ‘‘ Müjde’m ne olur beni affet,’’ diye mırıldandı. Ardından yaslandığı yerden uzaklaşıp yatağa yöneldi ve bedenini yatağa bıraktı. Müjde’nin komodinin üzerinde duran fotoğrafına uzanıp onu eline aldı. Artık bir elinde fincanın kırılan parçaları diğer elinde Müjde’nin fotoğrafı vardı. ‘‘Müjde’m çok üzgünüm,’’ derken fotoğraf bile olsa gözlerini ölmüş karısının gözlerinden kaçırmıştı. ‘‘Biliyorum sen önem vermezsin böyle şeylere ama sana ait bir şeyi kırık görmek… Of! O sana ait ne varsa kırıyor, kıracak...’’ Başını olumsuz anlamda sallayıp doğruldu. Çerçeveyi ve fincanın parçalarını komodinin üzerine bırakıp yatağın altına eğildi ve küçük bir kutu çıkardı ortaya. Makara, makas derken eline aldığı sıvı yapıştırıcıyla hafifçe tebessüm etti. ‘‘Sen üzülme Müjde’m ben şimdi yapıştıracağım kulpu.’’ Sıvı yapıştırıcının kapağını açıp eline aldığı kulpa yedirmeye çalışırken yapıştırıcının donmuş olduğunu ve işlevini kaybettiğini fark etti Mert. Derin bir iç çekip yapıştırıcıyı yere doğru fırlattı. Elindeki kulpu komodinin üstüne geri bırakıp başını ellerinin arasına alarak dirseklerini de dizlerine yasladı. Bir kere tıklatıldıktan sonra açılan kapıya başını kaldırıp bakma zahmetinde bile bulunmadı. ‘‘Birazdan salona geleceğim,’’ diyerek yalnız kalmak istediğini belli etti. Kapının kapanma sesini duyduğunda rahat bir nefes alırken bileklerinden tutan ellerle irkildi genç adam. Kendini geri çekip başını kaldırdığında ona mahcupça bakan Sevda ile karşılaştı. Genç kadının menekşe mavisi gözlerinden gözlerini kaçırıp ‘‘Birazdan geleceğim demiştim Hanımefendi,’’ dedi. ‘‘Mert özür dilerim.’’ Genç adamın bir şey söylemek yerine yere bakması üzerine Mert’in yüzüne dokundu Sevda. Bu dokunuşla geri çekilen adam onda ağlama isteği yaratırken vazgeçmek yerine Mert’in yüzüne tekrar uzandı. ‘‘Dokunma, lütfen,’’ diyen adamla gözleri dolarken ‘‘Mert çok üzgünüm isteyerek Müjde’nin hatırasına zarar veremem ben. Yemin ederim kazara oldu,’’ diye açıklamasını sürdürdü. Genç kadının solan yüzünün, dolan gözlerinin farkındaydı Mert ama içinden bir şey yapmak gelmiyordu. Sevda’nın, kalbindeki Müjde’yi de kırmasından, onu unutturmasından korkuyordu. Bu düşüncesini de doğrudan söyledi önünde diz çökmüş kadına. ‘‘Müjde’mi unutmak istemiyorum.’’ ‘‘Unutma.’’ ‘‘Onun artık olmaması ona olan duygularımın da yok olduğu anlamına gelmez.’’ ‘‘Biliyorum.’’ ‘‘Ben karımı seviyorum.’’ ‘‘Ben de kocamı seviyorum.’’ ‘‘Şanslı adammış.’’ ‘‘Şanslı kadınmış.’’ ‘‘İyi!’’ ‘‘İyi!’’ ‘‘Öyleyse biz…’’ ‘‘Biz birbirine yaslanan iki kişiyiz. Sen bana acımı unutturuyorsun. Bense… Sahi Mert ben sana ne yapıyorum?’’ Sevda’nın sorusuyla ikilinin bakışları kesişti. Cevabı biliyordu Mert ve tereddütsüz söyledi: ‘‘Sen bana neler yapmıyorsun ki Sevda. Ben senden önce sadece nefes alıyordum artık yaşıyorum. Sebebi sensin.’’ ‘‘Öyleyse affet beni,’’deyip avuçlarını Mert’in yüzüne yasladı Sevda. Mert gözlerini kaçırmak istese de izin vermiyordu Sevda’nın elleri. Bu esnada gözü bileğindeki ince bilekliğe takılan genç kadın ellerini çekip bileğindeki bilekliği tek çekişte kopardı. Yaptığı hareketle gözlerinden akan yaşlara engel olamazken Mert’in şaşkın bakışları arasında avucunun içinde sıktığı bilekliği komodinin üstündeki fincan parçalarının yanına bıraktı. ‘‘Fatih’in bana ilk hediyesiydi. Şimdi eşitiz. Beni affetmekten başka çaren yok,’’ dedi. Ardından yüzündeki yaşları silip ayağa kalktı ve onu izleyen adama yaklaşıp Mert’in şakağına bir öpücük kondurdu. ‘‘Senden, sizden vazgeçmem mümkün değil,’’ diye mırıldanıp odadan çıktı. Karmakarışık duygularla kapalı kapıya bakakalan Mert, şaşkınlığını üstünden atınca fincan parçalarını komodinin üst çekmecesine koyup çekmeceyi kapattı. Sevda’nın kopardığı bilekliği de cebine koyup odadan çıktı. Salona girdiğinde Can ve Çiçek’in, Sevda’nın kucağında olduğunu gördü. Genç kadın ne kadar bu aileden vazgeçmeyeceğini söylese de gerçeğin farkındaydı Mert. ‘Asıl biz senden vazgeçemeyiz,’ diye içinden geçirip Sevda’nın yanına hiçbir şey olmamış gibi oturdu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD