KIRILAN MASKE

1336 Words
Hafta sonu, Asya için artık takvimdeki boş ve gri bir kutucuktan ibaretti. Cumartesi sabahı gözlerini açtığında, odadaki sessizlikte üzerine çöken o tanıdık ağırlığı hissettisanki görünmez eller boğazını sıkıyordu. Telefonu komodinin üzerinde titrediğinde, ekranda gördüğü isim onu bir anlığına yıllar öncesine, hayatın henüz bu kadar düğümlenmediği, gökyüzünün daha mavi olduğu zamanlara götürdü. Mert. Üniversite yıllarının o gürültülü ama samimi anılarından kalan tek temiz sayfaydı. “Asya geri döndüm.. Seni gördüm gibi oldu geçen gün. Eğer hâlâ kahve içiyorsan ve hâlâ aynı Asya’ysan, görüşelim mi?” Asya mesajı birkaç saniye boyunca, sanki bir serapmış gibi izledi. Kalbi büyük bir aşkla çarpmadı ama içindeki bir yer hafifçe gevşedi aylardır gergin duran bir yayın serbest kalması gibiydi bu. Mert hiçbir şeyi zorlamayan, bir şeyler talep etmeyen, sadece olduğu gibi duran bir simaydı. Bir kahve, diye fısıldadı boş odaya. "Sadece eski bir dostla iki kelam." Asya mesaja yanıt vermiş ve görüşmek istediğini belirtmişti. Yataktan ayaklarını uyuşukça sarkıtıp banyoya doğru yöneldi suyu açarak ısınmasını bekledi. İstediği seviyeye geldiğinde kendini suyun akışına bıraktı. Suyun verdiği rahatlıkla dudaklarına memnun bir tebessüm yerleştirdi. İşi bittiğinde bornozuna uzanarak bedenini kapattı. Dolabın kabağını açıp iç çamaşırlarını ve kıyafetlerini çıkartıp hazırlanmaya başladı. Saçlarını kurulayarak şekil verdi hafif makyaj yaparak baltosunu ve çantasını eline almıştı. Odadan çıktığında Meryem babasına kahvaltı yaptırıyordu. Yanına yaklaşıp babasının yanaklarına tatlı birer öpücük kondurdu. '' Canımın içi ben bir arkadaşımla görüşeceğim uzun sürmez geldiğimde beraber vakit geçiririz olur mu?'' Babası Asya'ya gülen gözleriyle baktı. Bu onun kendi çabasıyla verdiği onaylama şekliydi. Asya Meryem ablasınında yanaklarına birer öpücük bırakmış. '' Seni unuttum sanma Meryem sultan'' Meryem gülümsemiş Asyanın ağzına sürdüğü ballı ekmeği uzatmıştı. ''Deli kız ye şunu aç açına kaçıyorsun evden'' Asya dolu ağzıyla gülüşlerinin arasın da botlarını giyerek evden çıkmıştı. Kafeye ulaştığında şehir, hafta sonuna yakışır şekilde daha yumuşak nefes alıyordu. Asya, üzerindeki ağır paltodan kurtulup sandalyeye oturduğunda, masadaki o ahşap kokusu bile ona huzur verdi. Bakışlarını dışarı çevirmiş esen rüzgarın ağaç dallarıyla yaptığı dansı izliyordu. O sırada cafenin kapısı açılarak içeri Mert giriş yaptı. Mert geldiğinde ona içtenlikle gülümsedi. Bu, son zamanlarda Akın’ın o buz gibi, her an denetleyen varlığının yanında takındığı ölçülü maskeden çok uzaktı. Asya ayağa kalkarak Mert'in sarılmak için uzanan kollarına karşılık verdi. Bu geçmiş bir aşktan çok iki dostun sarılmasıydı. "Değişmemişsin," dedi Mert, gözlerini ondan ayırmadan. "Biraz daha sessizleşmişsin belki ama bakışlarındaki o hüzünlü ışık aynı." Asya Mert'in tatlıca onunla uğraşmasına gülümseyerek karşılık versin masaya oturması için eliyle sandelyeyi göstermişti. Asya başını hafifçe yana eğdi, dudaklarında buruk bir tebessüm belirdi. "Zaman geçiyor Mert, hepimiz bir şekilde büyüyoruz ama bazen büyümek sadece daha ağır yükler taşımayı öğrenmek oluyor," Mert gözlerindeki derin sevgiyle Asyaya bakmış daha sonra sipariş vermek için garsonu çağırmıştı. Kahvelerini isteyerek sohbet etmeye devam etmişlerdi. Masaya gelen kahvelerin üzerinden ki yükselen dumanları arasında eski günlerden, ortak tanıdıklardan ve hayatın onları nasıl farklı uçurumlara savurduğundan konuştular. Asya, uzun zamandır ilk kez bu kadar sıradan, tehlikesiz ve insani bir sohbetin içindeydi. Ancak bu huzur, sokağın başında pusuya yatmış siyah bir gölgenin içinden onları izleyen gözlerden habersizdi. Akın’ın Cihan'a talimatı çelik kadar sert ve netti “Nereye giderse gitsin, kimle nefes alırsa alsın, bana bildirin.” Sokağın başında, siyah camların ardında pusuya yatmış olan Cihan, elindeki telefonu kulağına götürdü. Sesi, ruhsuz bir metalin sürtünmesi gibiydi. "Abi," dedi Cihan. "Yalnız değil. Yanında bir erkek var. Bayağı rahat görünüyor, gülüyor falan. Keyfi yerinde yani." O sırada Akın, geniş salonunun ortasında, elinde yarım kalmış bir viski kadehiyle bir aşağı bir yukarı yürüyordu. Cihan’ın gülüyor kelimesi, kulağına dökülen kızgın bir yağ gibiydi. Yüzünde aşağılayıcı, zehirli bir gülümseme belirdi. "Gülüyor demek?" dedi Akın, sesi viski kadar yakıcı ve keskindi. "Demek benim olan bir şey, benden uzakta, ben izin vermeden mutlu olabileceğini sanıyor." Akın elindeki viski kadehinde kalan son keskin yudumuna boğazının yanmasına izin vererek içti. İçinde viski kalmamış kadehi masaya öyle bir şiddetle bıraktı ki, kristalden gelen ince çatırtı sessizliği böldü. Cebinden sigara paketini çıkartarak dudaklarına bir dal bıraktı çakmağını alıp sigarayı yaktı, dumanı ciğerlerine değil, doğrudan damarlarındaki öfkeye pompaladı. Hissettiği şey basit bir kıskançlık değildi bu, bir mülkiyetin kontrol dışı kalmasından duyulan narsist bir cinnet haliydi. Ceketini bile almadan, ağzındaki sigarayla fırtına gibi evden fırladı. Dışardaki korumlar sesin geldiği yöne bakarak hızlıca büyük çelik kapıyı açmak için koştular. Akın siyah arabasına atlayarak sinirin verdiği kontrolsüzlükle gaza bastı. Akın'ın gidişinden geriye kalan tek şey tekerlerden çıkan duman ve etrafa yaydığı tiz sesin yanık kokusu olmuştu. Kafenin ağır cam kapısı gürültüyle savrulduğunda, içerideki huzur bir anda parçalandı. Asya başını çevirdiğinde asla görmek istemediği ama gördüğü manzara karşısında kanı çekildi. İçeri giren Akın’ın üzerinde ağır bir alkol kokusu ve etrafındaki her şeyi yakıp yıkmaya hazır vahşi bir enerji vardı. Akın, hiçbir nezaket kuralını tanımadan masaya ulaştı sandalyeyi zemini tırmalayan o korkunç sesle çekip Asya’nın tam dibine, mahremiyetini ihlal ederek oturdu. "Vay be," dedi Akın, sesi her zerresine zehir bulaşmış gibiydi. "Benim haberim yok, dışarı çıkmalar, elin adamlarıyla masalarda kahkahalar... Kim ulan bu hadsiz? Kimden aldın sen bu cüreti?" Asya şaşkınlıktan ve dehşetten donakalmış kocaman olan gözleriyle Akın'a bakıyordu. Asya'nın içindeki öfke de yavaş yavaş titremeye başlamıştı. "Akın Bey? Ne yapıyorsunuz siz?" dedi Asya, sesi şaşkınlık ve hayal kırıklığıyla yükselerek. "Bu ne hal? Leş gibi içki kokuyorsunuz! Mert benim üniversiteden arkadaşım, ne hakla masama bu şekilde dalarsınız? Ayrıca siz benim burda olduğumu nereden öğrendiniz?" Asya hırsla peş peşe sorularını Akın'a ynlendiriyor cevap almak için gözlerine bakıyordu. Mert, Asya’nın bu savunmasından cesaret alarak, kaşlarını çatıp araya girmeye çalıştı. "Bakın beyefendi, kim olduğunuzu bilmiyorum ama bir hanımefendiyle bu şekilde konuşamazsınız, nazik olsanız iyi olur..." Akın başını yavaşça, sanki bir avcı avına bakıyormuş gibi Mert’e çevirdi. "Bak bana " dedi Akın, gözlerindeki o zifiri karanlık Mert’in sözlerini boğazına tıkadı. "Benim sabrımı zorlama. O kahveni sessizce iç ve siktir git buradan. Yoksa bu masa senin mezarın olur." Akın hırsla cebinden bir deste buruşuk parayı çıkarıp, büyük bir aşağılamayla Mert’in yüzüne doğru fırlattı. Paralar masaya ve yere saçılırken ortamdaki gerginlik artık elle tutulur hale gelmişti. ''Kahveni de ben ısmarlıyorum hadi yine iyisin.'' Asya artık kendine hâkim olamıyordu. Akın’ın bu arsızlığı, dünyadaki her ruhun sahibiymiş gibi davranan tanrı kompleksi tüm sinir uçlarını patlatmıştı. "Siz iyice delirdiniz! Kendinizi ne sanıyorsunuz?" diyerek ayağa fırladı. Akın da aynı hızla ayağa kalkıp Asya’nın kolunu bir pençe gibi kavrayınca, Asya daha fazla düşünmedi. Tüm kırgınlığını, tutsaklığını ve öfkesini sağ eline topladı. Elini hızla havaya kaldırdı ve Akın’ın yüzünde yankılanan sert bir tokat patlattı. Sessizlik... Kafedeki her şey, zamanın kendisi bile durdu. Akın’ın başı darbenin şiddetiyle yana düştü. Birkaç saniye öylece kaldı sadece nefes alıp verişi duyuluyordu. Ardından yavaşça, çok yavaşça başını çevirip Asya’ya baktı. Gözlerinden artık sadece öfke değil, adeta saf bir cehennem ateşi fışkırıyordu. O narsist, acı çektirmekten zevk alan karanlık yüzü, maskesini tamamen düşürmüştü. Akın, Asya’nın kolunu bu sefer kemiklerini sızlatacak bir hırsla sıktı ve onu kapıya doğru sürüklemeye başladı. Asya, "Bırakın beni! Canımı yakıyorsunuz!" diye bağırırken, arkadan Mert’in sesi yükseldi "Bıraksana kızı, ne yaptığını sanıyorsun!" Mert, Akın’ın omzuna dokunmaya kalktığı an, Akın sanki bu müdahaleyi bir kurban ararcasına bekliyormuş gibi aniden döndü. Öyle sert, öyle profesyonel bir yumruk savurdu ki, Mert masanın üzerine devrildi porselen fincanlar tuzla buz olurken Mert’in kaşından sızan kan masaya damladı. Akın, yerde acı çeken adama bakmadan tekrar Asya’ya döndü. "Bir daha," dedi dişlerinin arasından, sesi bir canavarın hırıltısı gibiydi, "Bir daha başkalarının senin için kahramanlık yapmasına izin verirsen, o herifi burada gebertirim. Anladın mı beni?" Dışarı çıktıklarında soğuk hava yüzlerine çarptı ama Akın’ın harareti sönmüyordu. Asya’yı arabanın kapısına sertçe savurdu. Yüzüne o kadar yaklaştı ki, Asya onun alkol ve nefret kokan nefesiyle boğulacağını sandı. "Benim olan bir şey, bana el kaldıramaz Asya," Sesi fısıltı kadar alçak ama bir o kadar tehditkârdı. "Şimdi o arabaya biniyorsun. Eve gidiyoruz. Ve seninle orada çok farklı bir hesaplaşmamız olacak. Yalvarmaya hazırlansan iyi edersin." Asya, Akın’ın o anki gözlerindeki ifadeden, karşısındaki adamın sadece bir iş insanı ya da öfkeli bir insan değil, her an her şeyi yapabilecek kontrolsüz bir canavar olduğunu ilk kez bu kadar derinden hissetti. Akın onu zorla koltuğa itip kapıyı üzerine kilitledi. Şoför koltuğuna geçtiğinde direksiyonu yumruklayarak gaza sonuna kadar bastı. İstanbul’un ortasında, lastiklerin asfaltı yırtan sesi Asya’nın bastırılmış hıçkırıklarına karışıyordu. Şehrin sokaklarında yankılanan o öfkeli motor sesi, Akın’ın ruhundaki karanlığın dışarı taşmış çığlığıydı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD