Şantiye sabahı, betonun soğuğu ve demirin paslı kokusuyla başladı. Asya, gece boyunca omzundaki o yanma hissiyle ve Akın'ın kulağına fısıldadığı o tekinsiz sözlerin yankısıyla boğuşmuştu.
"Yarın her şeyin çok daha temiz olacağından emin olabilirsin..."
Bu cümle zihninde bir saatli bomba gibi tik tak ediyordu.
Aynada omzuna baktığında gördüğü o tahriş olmuş kızarıklık, Akın’ın üzerindeki kontrolünün fiziksel bir kanıtı gibiydi. Canı sıkkındı, içinde anlamlandıramadığı bir öfke ve huzursuzluk vardı. Akın'ın bu narsist ve baskıcı tavırlarına bir dur demesi gerektiğini biliyordu ama adamın her hamlesi o kadar sinsiydi ki, karşı koyacak somut bir açık vermiyordu.
Şantiyeye adım attığında, her zamanki iş disipliniyle kendini projeye vermeye çalıştı. Ancak sahadaki hava her zamankinden farklıydı. İşçiler gruplar halinde toplanmış, alçak sesle bir şeyler konuşuyorlardı. Asya yanlarından geçerken konuşmalar bıçak gibi kesiliyor, yerini garip bir sessizliğe bırakıyordu.
Tam o sırada, Akın’ın siyah zırhlı aracı şantiyeye girdi. Akın araçtan indiğinde, üzerinde her zamanki gibi kusursuz, jilet gibi siyah bir takım elbise vardı. Yüzünde ne bir gülümseme ne de bir öfke kırıntısı...
Sadece o pskopatça durağanlık ve etrafındaki her şeyi mülkü gibi gören o ağır duruş.
Akın, doğrudan Asya’nın olduğu yöne doğru yürümeye başladı. Adımları kendinden emin ve yavaştı. Asya, dün gecenin hırsıyla dudaklarını ısırdı, kalbinin hızlandığını hissetti ama geri adım atmadı. Akın, aralarında sadece birkaç santim kalana kadar durmadı. O ağır, maskülen parfümü Asya'nın ciğerlerine dolarken, Akın’ın bakışları Asya’nın gözlerinin içine, ruhunun derinliklerine ulaşmak ister gibi odaklandı.
Tek bir kelime etmedi. Sadece o pis, sahiplenici bakışlarıyla Asya'yı süzdü. Bakışları bir an için Asya'nın kapalı olan ceketinin üzerinden, dün gece mühürlediği omuz bölgesine kaydı. Orada ne olduğunu, teninin nasıl kızardığını çok iyi biliyormuş gibi sinsi bir memnuniyet geçti gözlerinden.
"Günaydın Asya Hanım,"
Akın’nın sesi pürüzsüz ve mesafeliydi.
“Dün geceki davetten sonra bugün seni biraz gergin gördüm. Umarım şantiyedeki bu boş dedikodular senin gibi profesyonel birinin konsantrasyonunu bozmuyordur."
Asya kaşlarını çattı.
"Ne dedikodusu?" diye sordu, sesi titremesin diye kendini sıkarak.
Akın hafifçe yaklaştı, aradaki mesafeyi tamamen yok etti.
"Selim Bey..." dedi, ismi sanki bir suçtan bahseder gibi yavaşça telaffuz ederek.
"Dün gece çok talihsiz bir kaza geçirmiş. Elleri bir daha asla eskisi gibi olmayacakmış. İnsanlar bunun bir saldırı olduğunu konuşuyor ama polis kaza diyor."
Asya’nın kanı dondu. Dün gece o depoda yaşananlardan habersiz olsa da, dün gece en son Baran’la beraber çıkmışlardı. Akın’ın bu haberi verirken gözlerinde çakan o vahşi ve pskopatça haz, genç kadının iliklerine kadar üşümesine yetti. Akın, Asya’nın bu donup kalmış halini izlerken, parmak uçlarını yavaşça Asya'nın ceketinin kolunda gezdirdi. Dokunuşu tüy kadar hafifti ama Asya için bir kırbaç kadar yakıcıydı.
Akın’ın sesindeki o buz gibi sakinlik ve Selim’in parçalanmış ellerinden bahsederken gözlerinde beliren o tarif edilemez karanlık Asya’nın tüm savunma mekanizmalarını harekete geçirdi. Bu adamda bir terslik vardı sadece bir patron değil, pusuya yatmış bir kötülük vardı onda.
"Korkunç bir kaza," dedi Asya, sesini buz gibi bir soğukluğa büründürerek. Akın’ın gözlerinin içine değil, ceketinin düğmesine bakıyordu.
"Ama benim ilgilenmem gereken çok daha gerçek meseleler var. Beton dökümü başlamak üzere, izninizle."
Akın’ın cevap vermesini beklemeden, hatta onun o sahiplenici bakışlarının altında daha fazla ezilmemek için arkasını dönüp hızla uzaklaştı. Akın’ın o ağır parfüm kokusundan ve pskolojik baskısından kurtulmak istercesine adımlarını sıklaştırdı.
Gün boyunca Asya, adeta bir hayalet gibi hareket etti. Akın’ın şantiyenin hangi bölgesinde olduğunu önceden kestirip ters yöne gitti. Mühendislerle olan toplantıları ayaküstü ve kısa tuttu. Akın’ın odasının önünden geçmesi gerektiğinde yolu uzatıp şantiyenin tozlu ve gürültülü diğer ucundan dolaştı. Akın’ın varlığını hissettiği her an, sanki biri ensesine soğuk bir metal dayıyormuş gibi irkiliyordu.
Kendi konteyner ofisine kapandığında, kapıyı içeriden kilitlediğini fark edince duraksadı. Kendinden bile gizlediği bir korkunun içine hapsolmuştu.
“Sadece bir patron Asya, abartıyorsun," diye fısıldadı kendine. Ama aynadaki yansımasında, hala kızarık olan omzuna dokunduğunda o rahatsız edici his geri geldi. Akın, ona dokunmasa bile bakışlarıyla onu bir kafese kapatmıştı.
Öğleden sonra Baran, ofisinin kapısını çaldığında Asya istifini bozmadan projelerine bakmaya devam etti.
"Akın Bey projelerin son halini odasında incelemek istiyor Asya Hanım,"
Asya başını kaldırmadan cevap verdi. "Dosyaları buluta yükledim, oradan inceleyebilir. Şu an sahada olmam gereken bir teknik aksaklık var, odasına gelemem."
Bu bir kaçıştı, biliyordu. Akın ile aynı kapalı alanda kalma fikri bile artık midesini bulandırıyordu. Muhatap olmayacak, göz göze gelmeyecek ve sadece işini yapıp bu projeden sağ salim kurtulacaktı. Ama Akın’ın bu sessiz direnişi cevapsız bırakmayacağını, avının kaçma çabasını izlemekten pskopatça bir zevk alacağını henüz kestiremiyordu.
Baran Akın’a olanları anlattığında yüz hatları gerildi. Gözleri koyulaşmış ardında küçük kıvılcımlar parındırıyordu.
Asya’yı ayağına getirmek için en etkili silahını kullandı.
İş disiplini Şantiye telsizinden yayılan o buz gibi ses, tüm çalışanları titretti.
"Beton dökümündeki teknik aksaklık için sahada değil, ofisimde çözüm bekliyorum Asya Hanım. Beş dakika içinde."
Asya, kaçışının bittiğini anlayarak dişlerini sıktı. Akın’ın odasına girdiğinde, adam masasında değil, camın önünde arkası dönük duruyordu.
Asya dosyayı masaya bıraktığında ellerinin titremesini engellemeye çalışıyordu. Akın yavaşça döndü. Yüzünde hiçbir ifade yoktu, sadece o rahatsız edici ciddiyetle Asya’yı süzdü.
"Emirlerimi ikiletme Asya,"
Akın’ın sesi odadaki ağır sessizliği bıçak gibi kestmişti.
“Bu mesafeyi iş akışını bozmak için bir kalkan olarak kullanmaya kalkarsan, o kalkanın altında ilk ezilen sen olursun. Bir dahaki sefere dosyayı buluta yüklemekle yetinme bizzat getir ve açıklamanı yap. Şimdi çıkabilirsin."
Asya Akın’ın keskin cümleleriyle ağzını açıp bir şey söyleyecek gibi olsada derin bir nefes alıp sakin olması gerektiğini düşünerek kovulduğu odadan ayaklarını vura vura çıkmıştı. Ancak bu kadar sakin olabiliyordu.
Asya, Akın’ın odasından çıktığında bacaklarının titrediğini hissetti. Şantiyenin gürültüsü, makinelerin uğultusu artık ona katlanılmaz geliyordu. Hızla arabasına bindi elleri direksiyonda bir süre öylece kaldı. Akın’ın o boğucu varlığını dikiz aynasında görmekten korkarak gaza bastı. Şehir trafiğinin karmaşası içinde ilerlerken, tek amacı Akın’ın mülkü gibi hissettiren o dünyadan kaçıp, kendine ait olan tek sığınağa varmaktı. Yol boyunca Akın’ın sesi kulaklarında yankılandı, omzundaki o sızı her vites değişiminde kendini hatırlattı.
Evinin kapısını açtığında, içeriye sızan o tanıdık ve huzurlu kokuyla derin bir nefes aldı. Çantasını bir kenara fırlatıp sessizce üst kata yöneldi. Koridorun sonundaki odanın kapısını araladı. İçeride, dış dünyadaki tüm o kirden ve Akın'ın karanlığından uzak, babası yatıyordu.
Doğruca babasının yanına geçti. Babasının zayıflamış elini avuçlarının arasına aldı.
"Bugün çok zordu baba," diye fısıldadı, başını yatağın kenarına yaslayarak.
Babası konuşamıyordu ama gözlerindeki o şefkatli bakış, Asya’nın ruhundaki yaralara pansuman oluyordu. Akın’ın o pskopatça gölgesinden uzakta, sadece babasının düzenli nefes alışını dinleyerek huzur bulmaya çalıştı. Ancak bu sessizliğin bile Akın'ın gözleri tarafından izlendiğinden habersizdi.
Gece yarısı çöktüğünde, Asya babasının yanında yorgunluktan uyuyakalmıştı. Şehrin diğer ucunda, bu masum sessizliğe taban tabana zıt bir gürültü yükseliyordu. Kulübün VIP locasında hava ağır tütün ve içki kokusuyla yoğrulmuştu. Akın, koltuğunda bir heykel gibi tepkisizce otururken, yanına Melis yaklaştı. Melis, kulübün en arsız, yırtık kadınlarından biriydi.
Akın’ın zihnindeki karanlık, gece ilerledikçe daha koyu bir renge bürünüyordu. Kulübün alt katındaki "The Red Room" kısmında, bas sesleri duvarları titretiyor, ter ve alkol kokusu havada asılı kalıyordu. Akın, loca koltuğunda bacak bacak üstüne atmış, elindeki kehribar renkli içkiyi ağır ağır yudumlarken gözleri tek bir noktaya, telefonun ekranındaki o masum görüntüye odaklanmıştı Asya, babasının yanı başında, savunmasızca uyuyordu.
Melis, o arsız ve doymak bilmez tavrıyla Akın’ın yanına sokuldu. Elini Akın’ın bacağına koyup kasıklarına doğru yavaşça kaydırdı. "Bu gece çok sessizsin Akın," diye fısıldadı kulağına doğru, sıcak nefesiyle.
Melis Akın’ın dikkatini çekmek için boynuna küçük öpücükler bırakmaya başladı.
Akın, kadının varlığını bir sinek vızıltısı gibi hissetti ama içindeki o hırsı, omuzundaki o kızarıklığı hırsla oyan Asya’da yapamadığı her şeyi bir yerde kusması gerekiyordu.
"Odaya geç," dedi Akın, sesi kulübün gürültüsünü bıçak gibi kesti.
Melis Akın'ın sözleriyle ayağa kalkmış kalçalarını kıvırta kıvırta odaya doğru yönelmişti.
Akın arkasından girerek kapıyı örttü. Melise dönerek yüzünde pis bir gülümseme yaydı. Melis’in gözlerinde şaşkınlık yer edinse de çabucak geçti Akın’ın gözlerindeki o kapkara, vahşi boşluğu görünce bir anlığına dondu ama geri çekilmedi.
"Duyalım bakalım o çok övündüğün hünerlerini," dedi Akın, sesi bir cellat kadar duygusuzdu.
Kulübün dışarıdaki tüm o gürültüsü, bas sesleri ve kalabalığı kapının ardında kalmış, Akın’ın pskopatça arzuları için izole bir alan oluşmuştu. Melis, her zamanki arsızlığıyla Akın’ın boynuna atılmaya yeltense de Akın, kadının bu yüzsüz sokuluşunu tek bir hamlede, bir çöpü kenara fırlatır gibi kesti. Melis’in kolunu arkasına büküp onu duvara sertçe çarptığında, kadının sırtından gelen o kemik sesi Akın’ın ruhundaki vahşi iştahı tetikledi.
Akın, bir elini Melis’in boğazına bir pençe gibi dolayıp parmaklarını gırtlağına gömerken, diğer eliyle kadının deri elbisesini yakasından kavradı. Tek bir hırslı çekişle kumaşı yukarıdan aşağıya kadar, feryat eden bir sesle yırttı. Akın, hiçbir hazırlığa veya nezakete yer bırakmadan kemerini çözdü. Saçlarını bir dizgin gibi kavradığı Melis'i sertçe dizlerinin üzerine, soğuk zemine çöktürdü. O devasa, damarları hırsla zonklayan sertliğini kadının ağzına, gırtlağına kadar bir silah gibi itti. Melis’in nefesi anında kesildi, gözleri yuvalarından fırlayacak gibi oldu. Akın, kadının saçlarını bırakmadan başını sertçe ileri geri sarsıyor, gırtlağının en derin noktasına kadar zorluyordu. Melis’in boğazından gelen o çaresiz hırıltılar, öğürme refleksinin yarattığı o boğulma hissi Akın’ın ruhundaki karanlığı besliyordu. Kadının yüzü havasızlıktan morarmaya başladığında bile durmadı birinin nefessiz kalarak onun içinde boğuluyormuşçasına çırpınışını izlemek, Akın için en büyük hazdı.
Onu üzerinden bir eşya gibi itip yatağa yüzüstü fırlattığında Melis hala öksürerek nefes almaya çalışıyordu.
Cebinden telefonunu çıkardı Asyanın evine gizlice kamera taktırmış onu izliyordu. Ekranda Asya hala uykusunda masumca dönüyordu. Bakışlarını ekrandan çekmeden kadının üzerine bir yırtıcı gibi çıktı. Melis’i domaltıp belini elleriyle bir mengene gibi kavradı parmaklarını kadının etine öyle bir hırsla geçirdi ki, morartırcasına sıktığı yerlerde tırnak izleri kaldı. O kalın ve zonklayan sertliğini, hiçbir yumuşatma yapmadan kadına en vahşi haliyle sonuna kadar sapladı. Melis’in bedeni bu ani ve acı dolu girişle sarsıldı, yastığa gömülü ağzından boğuk bir çığlık yükseldi. Akın, onu dur durak bilmez, hayvanı bir tempoyla pompalamaya başladı. Her darbesinde yatak gıcırdıyor, etin ete vuruş sesi odada bir kırbaç gibi şaklıyordu. Akın gözlerini kapattığında karşısında Melis değil, şantiyede ondan kaçan o asil Asya vardı sanki her darbesinde o asil duruşunu, bu arsız kadının acı çeken bedeni üzerinden hayal ederek parçalıyordu. Melis’in sırtına, kalçalarına inen sert darbeler vücunun kanamasına ve kızarmasına sebeb oluyordu kadının çığlıkları Akın için sadece birer gürültüydü o, zihnindeki Asya’yı diz çöktürüyor kendi karanlığına köle ediyordu.
Zirveye yaklaştığını hissettiğinde, Akın’ın gözleri pskopatça bir hazla parladı. Kadını saçlarından tutup sertçe kendine geri çekti ve tekrar dizlerinin üzerine, bir köle gibi önüne çöktürdü.
Akın masanın üstündeki viskisinden büyük bir yudum aldı be yuttu gırtlağını yakarak inmesine izin vermişti.
Melis’in başını geriye doğru zorlayarak, o devasa erkekliğini kadının ağzına tekrar gırtlağına kadar itti. Melis’in boğazı bu baskıyla genişlerken, nefesi tamamen tıkandı ve çırpınmaya başladı. Akın, kadının bu ölüm kalım savaşını, boğazındaki o doluluk hissiyle gelen hırıltıları büyük bir hazla izleyerek o yoğun, yakıcı ve sıcak sıvısını Melis’in genizlerine kadar büyük bir hırsla akıttı. Melis, ağzına dolan o sıcaklıkla sarsılıp boğulurcasına öksürürken, Akın onu bir kenara, yere doğru itti.
Akın, tek bir ter damlası dökmeden pantolonunu çekti, kemerini ilikledi. Yerde perişan halde yatan ve ağzındakileri yutmaya çalışan Melis’e bakmadı bile.
Gömleğini giyip düğmelerini ilikledi, Melis’e bakmadan, komodinin üzerine bir miktar para fırlattı.
"Temizlen ve çık," dedi buz gibi bir sesle.
"Gözüme gözükme bir daha."
Melis aceleci tavırla hemen çıkmak için yırtılan elbisesini alarak bedenini kapatmaya çalıştı. Sendeleyerek çıkmıştı odadan.
Akın, elindeki kan ve sperm kokusuna rağmen, ekrandaki o temizliğe bakarken sinsi bir keyifle fısıldadı
"Senin o temizliğini de böyle kirleteceğim Asya. Kendi rızanla bu karanlıkta boğulacaksın."