Hastane koridorlarında aceleyle yürürken içimdeki yorgunluğu her hücremde hissediyordum. Uykusuzluk, açlık ve bitmek bilmeyen ameliyatlar... Bugün tam anlamıyla cehennem gibiydi.
Sabah nöbete koşarak yetişmiştim. Vardığımda hocaların bakışları üzerime çevrilmişti. Daha "Günaydın" bile demeden, ameliyathaneye sürüklenmiştim.
Ve orada tam altı saat süren zorlu bir beyin ameliyatına girmiştim.
Cerrahi maske altında nefes alıp verirken, terin sırtımdan aşağı süzüldüğünü hissettim. Odaklanmalıydım. Bütün dikkatim ameliyatta olmalıydı ama beynimin bir köşesinde dünden kalan anılar dolaşıp duruyordu.
Aras.
Beni belinden saran sıcak kolları, kahverengi gözlerindeki alaycı bakış, dudaklarındaki hafif kıvrım...
Kafamı dağıtmak için gözlerimi kırpıştırıp konsantrasyonumu topladım.
Ancak her şey bir anda sarpa sardı.
Hoca aniden sesini yükseltti. "Asistan Asya! Ne yapıyorsunuz siz? Damarı zedeleyecektiniz!"
Bıçak gibi keskin sesi, mideme yumruk yemişim gibi hissettirdi.
"Özür dilerim hocam," diyerek hemen toparlandım, ama çok geçti. Tüm ekip bana dönmüştü. Baş cerrah sert bir ifadeyle devam etti:
"Dikkatsizlik ameliyatta affedilmez! Eğer bir milim daha derine girseydiniz, hastayı kaybedebilirdik."
Başımla onaylayıp sessizce geri çekildim. İçimde kaynayan utanç ve öfke karışımı bir duygu vardı. Aslında hata yapmamıştım ama hoca sinirliydi ve birine patlaması gerekiyordu.
Tabii ki en alttaki kişi, yani ben, günah keçisi olmuştum.
Saatler boyunca ameliyatlar sürdü. Yoruldukça gözlerim kapanmaya başladı, ama duramazdım. Bu işin bir molası yoktu.
Ancak gün sonunda, açlığım artık dayanılmaz hale geldi. Midem kazınıyordu.
Dünden beri tek lokma yememiştim.
Bu yüzden kendimi en yakındaki restorana attım.
Sade ama sıcak bir mekandı. Hafif loş ışıklar, ahşap masalar ve mutfaktan gelen yemek kokuları...
Bir köşeye geçip kendime bir tabak yemek söyledim. Önüme gelen dumanı tüten makarnaya aç gözlerle baktım. Hiç vakit kaybetmeden çatalı elime aldım ve hızlıca yemeye başladım.
Her lokmada rahatladığımı hissediyordum. Nihayet, bugün içinde kendime ayırdığım tek an buydu.
Ama yemeğimi yerken, istemeden de olsa aklıma yine Aras düştü.
Beni bir daha görecek miyidi?
Gözlerimi sıkıca kapatıp iç çektim.
Hayır.
Onu unutmalıydım.
Daha yemeğimi bitiremeden telefonum acımasızca çalmaya başladı. Bir acil çağrı.
Kafamı kaldırıp derin bir nefes aldım. Elbette ki rahat bir akşam yemeği bile bana fazla gelirdi. Çatalımı bırakıp hızla çantamı aldım ve hastaneye doğru koşturmaya başladım.
Soğuk gece havası tenime çarparken içimde garip bir his vardı. Bunu sık sık yaşardım—sanki kötü bir şey olacakmış gibi bir huzursuzluk...
Hastaneye vardığımda acil serviste hareketlilik devam ediyordu. Bir hemşire yanıma yaklaşarak bilgi verdi:
"Asya Hanım, VIP odasına alınan hasta için siz görevlendirildiniz. Hafif kafa travması var, araba kazası tetkikler temiz ama gözlem altında tutulacak."
Başımı sallayarak hastanın dosyasını aldım. Gözlerim refleks olarak adı taradı.
Aras Demir.
Bir an duraksadım. Ama hemen kendimi toparladım. Tesadüftür. Sonuçta bu şehirde aynı isimden kaç tane olabilirdi ki?
Derin bir nefes alarak odaya yöneldim. Elimdeki dosyaya göz gezdirirken kapıyı iterek açtım.
Ve karşımda, yatakta oturmuş, hafif dağınık saçları ve alaycı gülümsemesiyle Aras'ı buldum.
Gözlerimin içine bakarak hafifçe elini kaldırdı ve parmaklarını salladı.
"Selam, doktor hanım. Beni özledin mi?"
Gözlerimi devirdim ama içimde bir şeyler tuhaf bir şekilde kıpırdanıyordu.
"Bu kadar kısa sürede tekrar görüşeceğimizi düşünmemiştim," dedim, profesyonelliğimi korumaya çalışarak.
Aras hafifçe kaşlarını kaldırdı, başını yatağın başlığına yasladı ve gülümsemesini genişletti.
"Ben de. Ama kaderin cilvesi diyelim mi?"
İçimden derin bir iç çektim. Kesinlikle kader değil, sadece berbat bir şanssızlık.
Dosyayı elimde sıkıca kavrayarak odanın içine girdim ve muayene eldivenlerimi takarken ona dik dik baktım.
"Peki, Aras Bey. Bakalım ne durumdasınız?"
Aras başını hafifçe yana eğerek bana baktı.
"Sanırım bunu öğrenmek için tek bir yol var, değil mi doktor hanım?"
Sesindeki eğlenceli ton, içimde bir kıvılcım gibi çaktı. Onu görmezden gelip muayeneye odaklanmaya çalıştım. Ama Aras’ın gözleri, üzerimde bir gölge gibi hissediliyordu.
Ve ben, bu gecenin nasıl biteceğini hiç bilmiyordum.
Kalan dosyaları almak için acil odasına gittim. Kapıyı açtığım anda odayı dolduran baskın enerji yüzüme çarptı.
Ve ardından gelen, tehditkâr bir sessizlik.
Aras’ın yatağının çevresini sarmış, takım elbiseli, iri yarı dört adam gözlerini bana dikmişti. Ellerini önlerinde kenetlemişlerdi ama bu, tehlikeli olmadıkları anlamına gelmiyordu. Aksine, beden dilleri tek bir emirle harekete geçeceklerini gösteriyordu.
Bir anlığına duraksadım ama hemen toparlandım.
Sakin ol, Asya.
Aras ise yatakta rahat bir şekilde oturuyor, bu sahneyi bir tiyatro izler gibi keyifle izliyordu. Gözleri, ifademde bir korku arıyor gibiydi. Ama hayal kırıklığına uğrayacaktı.
İçimde hafif bir sinirle derin bir nefes aldım ve gözlerimi onun üzerinde sabitledim.
“Burası hastane. Orduyla gezecek durumda değilsiniz,” dedim sert bir sesle.
Aras keyifle gülümsedi. “Beni sevenler korumayı biraz abartıyor olabilir.”
Kollarımı göğsümde kavuşturup başımı iki yana salladım. "Korunmaya ihtiyacınız var mı gerçekten?"
Aras başını hafifçe yana eğdi. "Bence esas soru şu: Benden mi korkuyorsun, yoksa adamlarımdan mı?"
Gözlerimi devirdim ve dosyayı açarak soğuk bir ifadeyle konuşmaya başladım. “Açıkçası, şu an en büyük korkum uykusuz kalmak.”
Odayı dolduran gerilim bir anlığına dağıldı. Aras hafifçe güldü.
“Elbette, doktor hanım.” Yavaşça doğrulup bana doğru eğildi. “Ama merak ediyorum… Gerçekten o kadar kayıtsız mısın?”
Sorusuna karşılık vermeden dosyaya göz attım ve değerleri kontrol ettim. Hafif kafa travması, kırık veya iç kanama yok. Tetkikler temizdi ama bu onun için yeterli değildi.
Tam muayeneye geçecekken Aras’ın sesi tekrar yükseldi.
"Öyleyse bir soru daha: Bir daha görüşmek istemediğini söylemiştin. Buna hâlâ sadık mısın, doktor hanım?"
Başımı kaldırıp ona baktım.
Gözleri, tıpkı o gece gibi… Tehlikeli, cezbedici ve fazlasıyla meydan okuyucuydu.
İçimde bir yerlerde bir şeyler kıpırdanıyordu. Ama ben, bu oyunu oynamaya niyetli değildim.
Ya da en azından öyle sanıyordum.