5: Kaçış Yok

1070 Words
Dosyaya göz gezdirdikten sonra stetoskopu boynumdan çıkarıp hastayı muayene etmeye başladım. Göz bebekleri normaldi, reflekslerinde bir sorun yoktu. Zaten tetkiklerinde de endişe verici bir bulgu yoktu. “Her şey yolunda görünüyor,” dedim profesyonel bir sesle. “İsterseniz birkaç saat daha müşahede altında kalabilirsiniz ama bir zorunluluk yok. Taburcu olabilirsiniz.” Aras gözlerini gözlerime dikti. Alaycı bir ifadeyle kaşını hafifçe kaldırdı. “Bu kadar mı?” Kaşlarımı çattım. “Daha ne bekliyordunuz?” Gülümsemesi genişledi. “Belki biraz daha ilgi. En azından bir ‘geçmiş olsun’ bile yok mu?” İç çektim. “Geçmiş olsun,” dedim kısa ve net bir şekilde. Aras başını yana eğip beni izledi. “Beni bu kadar çabuk başından savmak istediğine emin misin, doktor hanım?” Gözlerini üzerimde gezdirirken adeta zihnimi okumaya çalışıyordu. Ama ben, sınırlarımı korumakta kararlıydım. “Elimdeki tek hastanız siz değilsiniz, Aras Bey,” diyerek çelik gibi bir sesle konuştum. Dosyayı kapatıp kolumun altına sıkıştırdım ve odadan çıkmak için döndüm. Tam kapıya yönelmiştim ki arkamdan gelen sesle duraksadım. “Asya.” Adımı bu kadar rahat, bu kadar sahiplenici söylemesi hoşuma gitmemesi gerekiyordu. Ama gitti. Yutkundum ve hiçbir tepki vermeden kapıyı açtım. Bu adamdan uzak durmalıydım. Ama bir şeyler, çok yakında tekrar karşılaşacağımızı söylüyordu. Hastane koridorlarında hızlı adımlarla ilerlerken içimde beliren rahatsız edici hissi bastırmaya çalıştım. Akşam yemeğimi yarım bırakmıştım. Üstelik bu, kendini beğenmiş bir züppe yüzünden olmuştu. İç çektim. Açlık midemi kemiriyordu. Hastanenin kantinine yöneldim, çünkü başka bir seçeneğim yoktu. Artık ailemden bile daha çok gördüğüm kantinci abi, her zamanki gibi tezgâhın arkasında bir şeylerle uğraşıyordu. Beni görünce gülümsedi. “Asya! Yine mi nöbettesin?” Başımı salladım. “Hiç bitmeyen bir döngü gibi.” Gülerek başını iki yana salladı. “Sana demiştim, bu meslek insanın ruhunu emer.” Gülümsedim. “O yüzden senden enerji almaya geldim. Bana özel bir sandviç yapar mısın?” “Sen iste, hemen hazırlarım.” Tezgahın kenarına yaslanıp onun hazırlık yapmasını izlerken içimdeki gerginlik yavaş yavaş azalıyordu. Burası hastanenin en sakin, en güvenli köşelerinden biriydi. Aras’ı ve yaşananları unutmaya çalışarak derin bir nefes aldım. Ama içimde tuhaf bir his vardı. Sanki bu, onunla son karşılaşmam olmayacaktı. Kahvemi ve sandviçimi alıp hastanenin arka bahçesine çıktım. Hava sert ve keskin bir soğuk taşıyordu. Sonbaharın o kendine has kasveti, içime sinmiş yorgunluğu daha da belirginleştiriyordu. Bir yudum kahvemden aldım. Acı, yoğun ve beni biraz olsun ayıltan bir tat… Sandviçin ucundan ısırırken cebimden sigaramı çıkardım. Paketi usulca açıp sigarayı dudaklarıma yerleştirdim, çakmağımı çakıp derin bir nefes çektim. Duman, ciğerlerime dolduktan sonra yavaşça dışarı süzüldü. Tam o an, arkamdan gelen o tanıdık, sinir bozucu ses duyuldu. “Doktorlar sigara içer mi, Asya Hanım?” Ellerim istemsizce sıkıldı. Tanıdık bir alaycılıkla, kendini beğenmiş bir özgüvenle, rahatsız edici derecede umursamaz bir tavırla… Aras. Gözlerimi devirdim. Gerçekten mi? Başımı çevirip ona baktım. Bir elini cebine sokmuş, diğerinde kahvesini tutuyordu. Hafif dağınık saçları, üzerine rastgele ama şık bir şekilde attığı montu ve o umursamaz gülümsemesiyle tam karşımda duruyordu. Sinirlerim gerildi. “Sen ne bok yiyorsun burada?” diye tısladım, sigaramla işaret ederek. “Beni mi takip ediyorsun?” Aras, yüzünde o lanet olası gülümsemeyle bir adım yaklaştı. “Ne takip edeceğim seni, doktor hanım? Hastaneden çıkıyordum, seni gördüm.” Kahvemden sert bir yudum aldım, gözlerimi ona devirmeden önce. “Siktir git o zaman.” Aras kaşlarını kaldırdı, gülümsemesi genişledi. “Ne kadar kibarsın.” “Sana kibar olacağımı mı sandın? Bak, gece sarhoştum, hataydı. Sabah uyandım, kaçtım, mevzu kapandı. Seninle işim olmaz, tamam mı?” O kahvesinden bir yudum aldı, sonra umursamaz bir ifadeyle başını yana eğdi. “Ama hastan oldum.” Sertçe güldüm. “Hastam oldun ve taburcu oldun. Hadi bakalım, yol al.” Aras adımını biraz daha yaklaştırdı, elleri cebinde, yüzünde o sinir bozucu rahatlıkla. “Beni böyle kolayca savuşturabileceğini mi sanıyorsun?” Öfkem patlamaya hazır bir bomba gibiydi. Derin bir nefes aldım, ama hiç işe yaramadı. “Bak, Aras denen bela,” dedim, sesimi alçaltarak. “Ne sikime peşimde dolanıyorsun? Senin gibi zengin piçleri yüzünden zaten yeterince uğraşıyorum. Şu an ihtiyacım olan son şey, boktan karizmatik havalarınla beni rahatsız eden bir gerizekâlı.” O, sanki söylediklerim hiç umurunda değilmiş gibi kahvesinden bir yudum daha aldı. “Karizmatik olduğumu kabul ettiğine sevindim.” “Kahvem bana lazım olmasa şu an suratına fırlatmıştım.” Başını hafifçe yana eğdi, dudaklarında belli belirsiz bir gülümseme vardı. “Bence sen bana fırlatmak yerine başka şeyler yapmak istiyorsun.” Gözlerim fal taşı gibi açıldı. “Ne?!” Güldü. “Beni bu kadar sert reddetmen, aslında ilgini çektiğimi gösteriyor. İnsan sevmediği şeye bu kadar enerji harcamaz, doktor hanım.” Sigarayı yere attım ve üstüne basarak söndürdüm. Bu adamın sinir bozucu bir noktaya ulaşma hızı inanılmazdı. “Bak,” dedim dişlerimi sıkarak. “Sana son kez söylüyorum. Peşimi. Bırak.” Ama o, sanki hiç sözlerimi duymamış gibi gülümsedi. “Bu kadar sinirlenme, güzelliğine yazık.” Sertçe güldüm. “Ananı da al, defol git.” Aras, kahvesini bitirip çöpe attı, sonra yüzüme baktı. “Bir gün bu kadar sinirlendiğine pişman olacaksın, doktor hanım.” Onun o fazla kendine güvenen tavrını görmek bile sinirlerimi alt üst ediyordu. “Siktir git Aras.” Ama içimde bir yerlerde, onu gerçekten bir daha görmeyecek olmamın pek de mümkün olmadığını biliyordum. Aras’ın sinir bozucu gülümsemesi hala aklımdayken, hastaneye geri dönmek için döndüm. İçimde biriken öfkeyle derin bir nefes aldım. Derken, koridorda ilerlerken gözüm hastanenin en belalı isimlerinden birine takıldı. Profesör Vural. Hastanenin en deneyimli beyin cerrahlarından biri olmasının yanı sıra, öğrencilerine cehennem yaşatan bir adamdı. Soğuk, sert ve asla hata affetmeyen biriydi. Onun cerrahi ekibine seçilmek prestijliydi ama aynı zamanda intihar gibiydi. Ve ben… ondan nefret ediyordum. Ama işte şimdi, Profesör Vural’ı bir köşede dikilirken gördüm. Normalde hastane koridorlarında asla eğilip bükülmeyen, kimseye selam bile vermeyen bu adam, Aras’ı gördüğü anda adeta bir kapı görevlisi gibi hızla harekete geçti. “Aras Bey, lütfen buyurun,” dedi, neredeyse ayağına kapanacakmış gibi bir tavırla. Ben? Şok. Hastanenin en katı, en umursamaz cerrahlarından biri, bu herifin önünde ceket ilikliyor muydu gerçekten? Aras, içindeki o kendini beğenmiş gülümsemeyle ağır adımlarla kapıya ilerledi. Vural, kapıyı açarken sanki ülkenin en önemli adamına hizmet ediyormuşçasına dikkatliydi. Tam kapıdan çıkarken Aras başını çevirip bana baktı. Ve göz kırptı. “Orospu çocuğu,” diye fısıldadım kendi kendime, dişlerimi sıkarak. Aras kapıyı arkasından kapatmadan önce, dudaklarını hafifçe aralayıp güldü, sanki "Elimin altındasın" dermiş gibi bana bakmaya devam etti. Ve sonra gitti. Arkamdan Profesör Vural’ın sesi yükseldi. “Ne dikiliyorsun Asya? Git işine!” Öfkemi zor bastırarak iç çektim ve döndüm. İçimde kötü bir his vardı. Aras, peşimi bırakmayacaktı.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD