6 Dört Gün Sonra

1375 Words
"Azat kim bu kız, nereden? On gün ne alaka?" diye anam merak içinde yüzüme bakarak soruyordu. Yüzümde mutluluktan oluşan gülümsemenin yansımasıyla, "Ana adı Havin, Söğütlü köyünden amcasıyla yaşıyor. Amcasıyla konuştuk, anlaştık. On gün sonra düğünümüz olacak. Sen hazırla işte." der demez çayımdan bir yudum daha aldım. Anam bana şaşkın ifadeyle bakmaya devam etti. Bacılarım anama ve bana bakarak sesli kahkaha atıyorlardı. Anam yanında oturan en küçük kardeşim Hazal'ın koluna çimdik atınca Hazal , "Ahhh ana!" diye yaygarayı kopardı. Kızaran koluna bakıp üfledi. Cemre ve Hazal bir anda sustu. Odada sakinlik oluşmuştu. Anam , "Azat on günde düğün nasıl yetişir? Hem ben daha gelinimi görmedim. Bugün getir tanışalım." derken gözlerinin içi parlıyordu. Yerinde duramıyordu. "Ana ya sen düğün işlerine odaklan. Yakında tanışırsın zaten, " demek durumunda kaldım. Daha Havin bilmezken tanıştıramazdım. Cemre, "Abi nasıl biri anlat bari?" dedi baygın, romantik bakışlarıyla bakarken elleri bir birinde lütfen ibaresi sunuyordu. Düşünceye daldım. "Kömür karası uzun saçları, kahverengi iri gözleri var. Kirpikleri ok gibi upuzun, boyu omzumda, beyaz tenli, hafif balık etli çok güzel. " derken içim gidiyordu. Gözümde hayali canlanırken sesimi bile etkilemişti bu durum. Cemre ve Hazal melül melül bana bakıyordu. Anam sessiz kalmıştı. "Abi çok güzel yani?" dedi Cemre. Cemre, kardeşim yirmi bir yaşında üniversite öğrencisiydi. İstanbul' da mimarlık okuyordu. Hazal bu sene üniversite sınavına girecek kazanırsa da gidecekti. Zaten benim küçüğüm Yaman, yirmi üç yaşında İstanbul'da açtığımız inşaat şirketimizin başında duruyordu. Mardin bölümü bendeydi. "Sence?" dedim göz kırptım. Anamın sözlerimi duydukça iştaha gelmesi kopardığı tandır ekmeğinin içine ortadan koyduğu küflü peynir ve ne bulduysa doldurup sarması ve yemesi çok güzeldi. Kahvaltımıza bizde devam ettik. ***** Havin; Sabahın erken saatleri güneşin yansımasıyla kalktım. Çay suyunu ocağa koydum. Döşeğimi kaldırdım. Tavukların holluğundan yumurta almak için kapıyı açtığımda gizlerime inanamadım. Ayağıma dokunan kasalar ,içerisinde bin bir çeşit erzak paketleri, kahvaltılıklar, meyveler, sebzeler ile dudağım uçuklayacaktı. Ne olduğunu, nereden geldiğini bilmiyordum. Şaşkınlık içinde hemen amcamın yattığı odaya gittim. Amcamı uyandırıp, "Amca kapının önünde bir sürü erzak var! Bi gel hele!" dedim. Amcam uyku mahmurluğu üzerinde yataktan fırladı. Eli yüzüne, gözüne gitti. Ovuşturuyordu. Kapının önüne geldiğinde yüzünde bir aydınlanma oluştu. Hemen kendine gelip kasanın birini hemen iki eliyle tutup mutfağa taşıdı. Bende hafif olan erzak poşetlerinden alıp taşımaya koyuldum. Amcam tekrar dönüp taşımaya devam etti. Merak içindeydim. Dün o adamlar, akşamına abim gitti. Şimdi de erzaklar gelmesi çok şaşırtıcıydı. Amcam hiç bir şey demeden odaya geçti. Bende gelen erzaklardan kahvaltı hazırladım. Diğer kardeşlerim ve kuzenlerim Eşref ve Ali'yle sofraya muşambanın etrafına oturduk. Eşref benden bir yaş büyüktü. Lise mezunuydu. Bende geçen sene bitirmiştim. Eşref ilçede sanayide işe girmişti. Ali, Arif ile aynı yaştaydı. Lise ikiye gidiyorlardı. Dün haftasonu olmasından herkes bir yerdeydi. Bugün sadece ben evde olacaktım. Kahvaltılarını telaş içinde yapıyorlardı. Herkesin yetişmek için bir nedeni vardı. Aceleyle kahvaltısını bitiren yerinden kalkıyordu. Herkes bir bir yaprak dökümü gibi dağıldı. Ben ve bütün işler öylece kala kaldık. ****** Azat; Bir hafta geçmişti. Anam her gün yine başımı şişiriyordu. Konaktan erken saatte, sessiz gitmek zorunda kalıyor gecede geç saatte geliyordum. Yine o sabah odadan çıkıp şirkete gideceğim an, eli belinde çatık kaşları ile beni çıkış kapısında bekliyordu. Hiç bir şey yokmuş gibi çıkarken bu tavrım anamı daha da çileden çıkardı. Anam sesini yükselterek, "Oğul, ne zaman gelecek gelin ? Şurda kaç gün kaldı düğüne? Sen benimle dalga mı geçersin? Eğer o kız yarın bir gelmesin bak bakalım bu konağı başına yıkmıyor muyum?" derken parmağını bana savurarak konuşuyordu. Hiç bir şey diyemeden sadece yutkunup yanından hızla geçtim. Anam da, "La havle vela kuvvete ,la havle vela kuvvete," diyerek konağın içine doğru yöneldi. Bende kendimi konaktan dışarı attım. İlk işim Milan'ı aramak oldu. Telefon ikinci çalmada açılınca, "Milan o Halil'e söyle konuşsun kızla! Yarın anamla tanıştıracağım. Sonra da alış verişe çıkılacak. Artık erteleme yok! Hemen git bu bugün söyle." "Tamam Azat hemen arıyorum." Bütün öfkemi Milan'a aktarınca bir hafifleme oluştu. Arabama binip şirkete gitmek için yola koyuldum. ***** Son bir haftadır kerpiç evin içinde zenginler gibi yaşamaya başladığımız gerçeği bu evde sadece beni mi şaşırtıyordu? Kimsenin sesi soluğu çıkmıyor bu olaya çok hızlı adapte oluyorlardı. Her şeyin olmasına alışık olmadığımız için yadırgamak doğal hakkım diye düşünüyordum. Amcam işe gitmemeye başlamıştı. Her günkü gibi televizyonu açmış karşısına geçmişti. Keyfi yerinde takılıyordu. Bunlar çok manidar gelirken ikimizde şiltede oturduğumuz esnada amcama doğru bakarak, "Amca abim çok mu kazanıyor? " sorduğum soruyla birden bana döndü. Uzandığı şiltede biraz doğrulup oturma pozisyonuna geçti. Televizyonu kumandasından kapatıp yanına kumandayı bıraktı. Tüm dikkatini bana vermişti. Bakışlarındaki anlam veremediğim bir suçluluk göz bebeğini titretti. Neler olduğuna dair düşüncelerim daha fazla artıyordu. Sessizliğimi korudum ve sadece bekledim. "Havin, abin seninle evlenmeyecek!" Daha cümlesi bitmeden yerimden mutluluktan sıçrayacakken kendime hakim olmaya çabaladım. İçimde davul ,zurna çalıp, havai fişekler patlarken sakinliğimi korumayı deniyordum. Kıpır kıpır bedenimi, ruhumu telkin etmeye çalışıyordum. Cümlesinin devamını dört gözle bekledim. "Seni geçen hafta gelen adama verdim." dediğinde hissettiğim en yüksek tepeden aşağı itildiğimdi. En mutlu olduğum an ve en mutsuz olduğum an aynı an olmamalıydı. Kalbim kan ağlıyordu. Yerimden sıçramamak, neden ya neden ? Dememek için kendi irademi zor tutuyordum. Herşeyi yakıp yıkmak istiyor, ama oturduğum yerde sessizliğimi koruyordum. Ömrüm boyunca hep sustuğum şeye, artık tahammülüm kalmamıştı. Dokunsan, oluk oluk akacak göz yaşlarımı içime akıtırken devam eden sözleri, "Dört gün sonra düğünün var. Zaten bugün seninle konuşacaktım. Azat Ağa yarın gelip seni alacak. Önce anası ile tanıştıracakmış. Sonra da alış verişe gidecekmişsiniz." dört gün sözü ile elimi sıkıp yumruk haline getirdim. Bütün tırnaklarım avucumu delip geçiyordu. Artık susacak, yutacak yerim kalmamıştı. Avazım çıkana kadar bağırmak, taş üstünde taş bırakmamak istiyordum. Yeter! Öldürün beni, sizde bende kurtuluyum diye tüm dünyaya haykırmak istiyordum. Ne ölüm çarem oluyor ,ne de sessizliğim... Sussam da ,kalbimi ve ruhumu acıtan bu acıya susamıyordum. Babamın emanetine yaptıkları bunca eziyete sussam da buna susamadım. "Amca neden? Neden bana sormadın?" titreyen sesimle sorduğum soruya amcam kaşlarını çatarak sesini yükselterek cevap verdi. "Ne soracakmışım? Seni ben büyüttüm. Ne dersem kabul edeceksin. Ağa karısı olacaksın, yediğin önünde yemediğin arkanda olacak. Daha ne istersin? Oğluma abim dedin, buna ne diyeceksin de hele?" dediğinde bugüne kadar yaptığı şeyleri yine kafama kakmıştı. Sanki ben istemişim burada onunla kalmayı... Anamı bu evden zorla gönderen onlar değilmiş gibi... Yine suç bastırmıştı. Beni yine susturmuştu. Dört gün sonra evlenecektim. Ama kiminle bilmediğim bir soru daha. Düşündüm o günü sessizce oturduğum yerde. İki adam gelmişti. Gözümde canlandı. Amcama hangisi bile demeyecektim. Sinirimden daha odaya sığamaz olmuştum. Hiç tepki vermeden yerimden kalktım. Odadan hızla çıktım. Evdende. Hiç bir yere sığamıyordum. Ayaklarımın beni götürdüğü yere doğru yürüdüm. İçim kan ağlasa da, dışım kızılcık şerbeti içiyordu. Sakin, düm düz yürüyordum. Beni ayaklarım yine babamın yanına getirdi. Tek gerçeğim. Babama sarılmak istedim. Toprağına dokundum. Akan göz yaşlarım mezarını suluyordu. "Babam yine ben geldim. Neden babam, neden gittin? Beni sahipsiz ,kimsesiz bıraktın. Çok yalnızım baba. Senin tek çocuğun olmak çok zor baba. Sahipsizim... Arif ile Ahmet bile beni korumuyor. Onlar kardeş baba, ben değilim. Ben sadece Havin'im. Senin bana verdigin tek şey Havin. Evleniyormuşum biliyor musun? Bana şimdi söylendi. Gelin oluyormuşum. Neden mutlu değilim o zaman ben? Neden baba?" Hem söyleniyor hem ağlıyordum. Tek nazımın geçtiği babam hep susuyordu. Yine demedi, 'Ağlama kızım ben varım.' Toprağına dokundukça sadece sıcaklığını hissediyordum. Akan göz yaşlarımın onu sulaması gibi. İçimin taşkınlığı akıp giderken nefes almak daha kolay hâle gelmişti. Biraz daha rahatlayıp oturduğum mezar taşının yanından kalktım. Geç saat olmadan köyün yoluna girdim. Karşıma yine deli Zülküf çıkmıştı. "Havin bana varcan mı? Benim olcan mı?" diye etrafımda dolanıp duruyordu. Şeytan o an beni dürtmüştü. Ne abim, ne de o adamla değil de Zülküf ile mi evlensem? Bu düşünce beni ele geçirmeden, "Tövbe tövbe," dedim kendimce. "Zülküf ben evleniyormuşum sen başkasını bul," dedim. O an Zülküf yere ayağımın önüne bir anda eğildi. Ağlamaya başladı. Hıçkırarak ağlıyordu. Onu öyle görmek beni çok üzmüştü. Bende eğildim ve elini tuttum. "Yapma böyle tamam mı? Sen çok iyisin. " dedim. Elini tuttum diye çok mutlu olup yüzüne akan göz yaşını sildi. "Tamam tamam ağlamam, " dedi elime baktı. Ben o an elimi elinden çektim. Yerden kalktım. Zülküf'te kalktı. Tuttuğum eline bakarak gülümseyerek benden uzaklaştı. Koşarak gidiyordu. Bende evime doğru yol aldım. Eve gelince sessizce yemek yapıp, sessizce yemek yemiştim. Konuşmamda bir çare olmayan bu evde sessizliğime boğulmak istedim. Sessizce geçen geceye döşsekleri sererek son verdim. Mutfaktaki yerimi yapıp kül kedisi olarak acının içinde, kor ateş göğsümde yarın kim olduğunu bilmediğim adam ile tekrar karşılaşmanın tedirginliği ile sabaha doğru sızıp kalmıştım.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD