Zinar’ı Bul

1006 Words
Delal… Herkes dağıldıktan sonra, bir cüzzamlıymışım gibi bakıyorlardı bana. Kimse dokunmaya cesaret edemiyordu. Kardeşim Rojhat, kolumdan tutup beni köy meydanından eve doğru götürürken, "Abla, sana tuzak kurduklarını biliyorum ama elimden bir şey gelmiyor," dedi. "Benim için ses çıkaran tek sen oldun kardeşim," diye fısıldadım. Onu kollarıma alıp, ilk defa ağladım. İlk defa çaresiz hissettim kendimi. "Gönlünü ferah tut," dedim, saçlarını okşayarak. "Senin ablan ne başını yere eğecek ne de kendine el sürdürecek." "Vuracağım onları!" dedi birden, sesi öfkeden titreyerek. "Bana bir de böyle bir acı yaşatma," diye karşılık verdim, yüzünü avuçlarıma alıp. "Bir şey yapmadan durmak istemiyorum!" "Bir şey yapmanı isteyeceğim ama nasıl diyeceğimi bilmiyorum," dedim. İlk defa ailemden birine Zinar'ı anlatacaktım. Rojhat, görev almış bir asker gibi dikleşti. "Ne istersen, sana yardım etmeye hazırım." "Sana güveneceğimi biliyorum." Ahırda, saman kokusu içinde baş başa kaldığımızda, "Zinar'ı bilir misin?" diye sordum. "Zinar abiyi bilirim," dedi Rojhat. "Yıllar önce gitti, bir daha geri gelmedi. Herkes onun ismini bile anmaktan korkuyor. Bir gün Ağrı'nın zirvesine çıkmış - hani gidenin bir daha dönmeyeceği o yerlere. O da gitmiş, bir daha gelmemiş. Kimi öldü diyor, kimi buraları terk etti diyor." Rojhat bunları anlatırken, Zinar'ı düşündüm. O gülüşünü, gözlerindeki o deli cesareti... "Hayır Rojhat, o ölmedi," dedim. "Sen nereden biliyorsun ki?" Yüzünde hem gurur hem merak parlıyordu. "O bana kimsenin görmediği, adını dahi duymadığı bir çiçek getirmek için çıktı Ağrı'ya." Rojhat gülümsedi. "Utanmana gerek yok abla. Küçükken ikinizi gizli gizli bakışırken görürdüm." Rojhat "utanmana gerek yok" dese de, yüzüm ateş gibi yanıyordu. Yırtılan, kire bulanan eteğimi kucağımda toplarken, titreyen sesimle; "Zinar'a ulaşmanı istiyorum." "Abla, annesinden başka kimsesi yok. Ondan da yıllardır haber alan olmadı. Sanki ikisi birden yer yarıldı, dibine girdi." "Hatun teyzenin Iğdır'da bir akrabası var. Annemle konuşurlarken duymuştum. Zinar da bahsetmişti bir keresinde." Gözlerime dolan yaşları silmeden devam ettim: "Iğdır'a gidip Zinar'dan bir iz, bir işaret almanı istiyorum." "Abla, bu çok zor, biliyorsun değil mi?" Yerimden doğruldum. Ellerini sıkıca tuttum, gözlerinin içine bakarak: "Çok zor olduğunu biliyorum. Belki imkansızı istiyorum. Ama başka çarem yok. Zinar'dan bir haber almadan kendime kıymak da istemiyorum." Rojhat kaşlarını çattı. Ellerimi öyle bir sıktı ki acıdı: "Abla, sakın öyle bir şeyi aklından bile geçirme! Bu gece yola çıkarım, yarın orada olurum. Ben dönmeden sakın bir şey yapma. Ne yapar eder, sana bir haber getiririm." Sırtımı bağlı olduğum direğe dayadım. Duvarda sallanan mumun cılız ışığı, ahırın loş köşelerinde titriyordu. "Rojhat, kardeşim..." Yutkundum. "Kendine dikkat et. Çaresiz olmasam, senden böyle bir şeyi asla istemezdim." Rojhat, "Abla..." diyerek dizlerinin üzerine çöktü. Söyleyeceği şey dilinin ucundaydı, ama benim hislerimden çekiniyor gibiydi. Gözlerini yakalamaya çalıştım: "Söyle kardeşim, seni sıkan ne? Aklına düşüp de dilinden dökülmeyen ne?" İçimi kemiren bir şey söyleyeceğini biliyordum. Yıllardır kendime bile itiraf edemediğim o karanlık şüphe... "Üzülmeni istemiyorum," dedi Rojhat, sesi titreyerek. "Fazla bel bağlama diyeceğim. Kendini en kötüsüne hazırla ki, duyduğunda yıkılmayasın... Kendine kıymayasın diye söylüyorum." Nefesimi tuttum. Ne diyeceğini tahmin ediyordum, yine de başkasından duyma cesaretini gösterdim. "Ya Zinar evlenmişse? Çoluk çocuğa karışmışsa?" Ahırın loşluğunda, mumun titrek ışığı yüzümüzde oynadı. Rojhat'in sözleri havada asılı kaldı, sanki her kelime bir bıçak gibi saplanıyordu. "O zaman hiçbir şey yapmadan, kimseye bir şey demeden geri gel," dedim, sesim ahırın nemli duvarlarında yankılandı. Yıllardır kaçtığım o şüphe, şimdi kardeşimin dudaklarından dökülmüştü. Zinar'ın beni unuttuğu, başka bir hayat kurduğu düşüncesi, ciğerlerime saplanan bir bıçak gibiydi. Kulaklarımda bir fısıltı bunu sürekli çınlatsa da, kalbim direniyordu: -O asla böyle bir şey yapmaz- Nasıl ki ben onu unutmadıysam, o da beni unutmamıştı. Ama en acısı şuydu: "Sen yıllardır onun yolunu gözlüyorsun da, o neden hiçbir şey demeden ortadan kayboldu?" Buna cevabım yoktu. Rojhat vakit kaybetmeden yola koyuldu. Beni, ahırın içinde titrek bir mum aleviyle baş başa bıraktı. Mumun ışığı giderek zayıfladı, sonra bir iç çekişle söndü. Karanlık her yanı sardı. Duvarın dibine kıvrıldım, ayaklarımı karnıma çektim. Soğuk taşlara sırtımı dayayıp, "Neden gittin?" diye sordum, sanki karşımdaymış gibi. Sorularım boşluğa karışıp gitti. Ama biliyordum ki onu gördüğümde, yılların birikmiş bütün sorularını tek tek soracaktım. * Sabah, babamın sert tekmeleriyle uyandım. Bir hayvan bile bu şekilde uyandırılmazdı. Onun gözünde artık namusunu kirletmiş, iffetsiz bir sürtüktüm. Kimse sormuyordu: -"Bu kız madem Reber'e donlarını vermiş, neden şimdi karısı olmayı reddediyor?"- -"Çocukluğundan beri onun için yanıyorsa, neden bu fırsatı değerlendirmiyor?"- Acaba bir tanesi bile kendine bu soruyu sordu mu? Çoban Süleyman'ın kızı Delal kimdi ki, Cemşid Ağa'nın oğlu Reber'e karşı gelebilsin? Sorguya çekerlerken bile, samimiyetleri bana hitap edişleri kadardı. "Kalk!" diye tekmelemeye devam ediyordu. "Kalk da o zehirli dilinle Rojhat'i nereye gönderdiğini söyle!" Sesi, uzak dağlardan kopup gelen bir çığ gibiydi. Gözlerimi bile açamıyordum. Hayvan dışkısına bulanmış alnımda kuruyan kanla toparlanmaya çalıştım. Bedenim taş kesilmişti. Babamın dediklerinden sadece "Rojhat" ismini duyabildim. "Geldi mi?" diye mırıldandım, sesim kısık ve titrek. Dünden beri bir şey yememiş, su içmemiştim. Ağzımın içi kupkuru, midem kazınıyordu. Babamın gölgesi üzerime düşerken, bir an için kendimi avlunun taşlarında ezilmiş bir böcek gibi hissettim. "Rojhat nerede?" Babamın sesi bu kez daha da yükseldi. Konuşmuyor, adeta tükürüyordu her kelimeyi. "Beni ne hale getirdin?" diye hırladığında, ağzından sıçrayan salya yüzüme düştü. Başımı zorlukla çevirip yüzüne baktım - benden daha kötü görünüyordu. Gözleri kan çanağına dönmüş, yüzünde derin çizgiler belirmişti. "Baba, neden inanmazsın? Yemin ederim öyle bir şey yapmadım," dedim, sesim bir çocuk fısıltısı kadar zayıf çıktı. Çömeldi karşıma. Nefretle dolu bakışlarını üzerimde gezdirdi: "Delal, senin donların Reber'in elinde. Sen çıkarıp vermediysen, zorla mı aldı?" Sorusunda bir çıkış yolu arıyor gibiydi. "Yanıma bile yaklaşmadı," diye mırıldandım. "Öyleyse nasıl eline geçti?" Sesindeki kırılma dikkatimi çekti. Tutunacak bir dal arıyordu. "Bilmiyorum." "İyi düşün Delal! Bir tane bile şahidin yok!" "Hepsi satılmış baba. Bunları bilmez misin?" Aniden sordu: "Delal, Reber'de gönlün var mı?" "Baba, düşünmez misin? Madem ona karşı içimde bir şey varsa, neden evlilik teklifini kabul etmiyorum?" Babamın gözleri yaşardı, ama kendini zorla tuttu: "Yıllar önce de hakkınızda dedikodu çıkmıştı." "Reber yıllardır beni rahatsız eder baba. Sarkıntılık yapar durur. Ama bir defa bile ona yüz vermedim." "Sana inanmamı bekleme Delal." Gözlerimi kısıp kulaklarımı kabarttım. "Yıllar önce onun atına binerken de seni görmüşler." Sonra yüzüme bakmadan döndü, kapıyı çarparak çıkıp gitti. Kendi kendime mırıldandım, “Yıllar önce mi?” “ Ne olmuştu ki yıllar önce?” Her şey bunun cevabında gizliydi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD