Aurora, ormanın derinliklerindeki o karanlık boşlukta dururken, havadaki nemli toprak kokusu burnuna doluyordu. Gece, yaprakların arasından sızan ay ışığıyla aydınlanmıştı; her bir dal, rüzgarın hafif esintisiyle titriyordu. Eldric’in gözlerindeki kırmızı alev, sanki cehennemden fırlamış bir kor gibi parlıyordu. Aurora’nın nefesi kesilmiş gibiydi; kalbi göğsünde deli gibi atıyordu, ama içindeki kararlılık, çelikten bir kalkan gibi sarsılmazdı. Elindeki kılıcı daha sıkı kavradı, parmakları kabzanın soğuk metaline gömülürken, üç ay boyunca geçirdiği yoğun antrenmanların hatırası zihninde canlandı. Her sabahın erken saatlerinde, ormanın ıssız bir köşesinde Viktor’la yaptığı düellolar; Mikhail’in okçuluk dersleri sırasında hissettiği rüzgarın yüzünü yalayan serinliği; Adrian’ın müziğinin ritmiyle dans eder gibi hareket ettiği o geceler... Bütün bunlar, şimdi burada, bu ölümcül dansın ortasında, ona güç veriyordu.
Eldric, vampir doğasının verdiği o doğaüstü hızla öne atıldı. Pençeleri, havayı yırtarak ilerliyordu; her biri, keskin bir hançer gibi parlıyordu ay ışığında. Aurora, darbeyi hesaplayarak savurdu kılıcını; metalin çınlaması, ormanın sessizliğini bozdu. Kıvılcımlar, karanlıkta kısa süreli yıldızlar gibi saçıldı, yapraklara değerek hafifçe yaktı onları. Eldric’in yüzündeki o alaycı gülümseme, Aurora’yı daha da öfkelendiriyordu. “Bu sefer farklı,” diye mırıldandı Aurora kendi kendine, sesi rüzgarın uğultusunda kaybolurken. Üç ay önce, Eldric’in tuzağına düştüklerinde hissettiği o çaresizliği hatırlıyordu; arkadaşlarının yaralanışı, kanın toprağa sızışı... Ama şimdi, her adımı hesaplanmıştı. Sol ayağını hafifçe öne kaydırdı, dengesini korurken, kılıcını bir yarım daire çizerek savurdu. Eldric, geriye sıçradı, ama pençelerinin ucu Aurora’nın koluna hafifçe değdi; ince bir çizik, sıcak bir yanma hissiyle kan sızdırdı.
Viktor, hemen yanında duruyordu; geniş omuzları, Aurora’yı bir duvar gibi koruyordu. Kılıcı, eski bir savaşçı gibi parlıyordu; kabzasındaki işlemeler, ay ışığında gümüş gibi ışıldıyordu. Vampirlerin saldırıları keskin ve acımasızdı; bir grup vampir, gölgelerden fırlayarak üzerlerine geldi. Bazıları pençeleriyle yere çarpıyor, toprağı yararak ilerliyordu; diğerleri ise havada süzülür gibi atılıyordu. Viktor, her darbeyi engellerken, göz ucuyla tuzakları kontrol ediyordu. Üç ay önce kurdukları o tuzaklar – dallara gizlenmiş dikenli teller, toprağa gömülü sivri kazıklar – şimdi meyvesini veriyordu. Bir vampir, aceleyle ileri atılırken ayağı telle takıldı; çığlık atarak yere yuvarlandı, sivri kazıklar gövdesini deldi. Metalin çığlığı, ormanda yankılandı; kanın metalik kokusu, havayı doldurdu. Viktor, bir başka vampiri kılıcıyla savuşturdu; darbe o kadar güçlüydü ki, vampirin kolu koparcasına geriye savruldu. “Dayan Aurora!” diye bağırdı Viktor, sesi gür ve emrediciydi. Gözlerinde, yılların verdiği tecrübe parlıyordu; o, bu savaşların gazisiydi, her yarası bir hikaye anlatıyordu.
Adrian, biraz geride duruyordu; elindeki kemanı, bir büyü aracı gibi tutuyordu. Müziğini yükseltti; notalar, ormanın derinliklerinde dalgalandı, yaprakları titreterek yayıldı. Her melodi, vampirlerin zihninde karmaşa yarattı; bazıları birbirine çarptı, dengelerini kaybederek yere yuvarlandı; bazıları duraksadı, gözleri boş bakarken. Adrian’ın parmakları tellerde dans ediyordu; her nota, bir ok gibi vampirlerin ruhuna saplanıyordu. “Şimdi!” dedi Adrian, gözleri parlayarak, sesi müziğin ritmine karışırken. Melodinin doruk noktasında, bir büyü gibi vampirlerin koordinasyonu bozuldu. Bir vampir, arkadaşına saldırmaya kalktı; diğeri ise kendi pençeleriyle yüzünü çizdi. Aurora, bu fırsatı hemen değerlendirdi: hızlı bir adımla Eldric’in yanına atıldı, kılıcı havaya savruldu. Havayı kesen ıslık sesi, ormanda yankılandı. Eldric, pençeleriyle darbeyi savuşturdu; metal pençelerle çarpıştı, kıvılcımlar ormanın karanlığında parladı, etraflarındaki yaprakları aydınlattı. Çarpışmanın gücü, Aurora’nın kollarını titretti; ama o, dişlerini sıkarak dayandı.
Eldric, aniden Kael’e bir işaret verdi; genç vampir, gölgelerden fırlayarak Aurora’yı arkadan vurmaya çalıştı. Kael’in gözleri, açlıkla parlıyordu; pençeleri, ay ışığında gümüş gibi ışıldıyordu. Ama Mikhail, yüksek bir ağacın dalında gizlenmişti; okunu tam zamanında fırlattı. Ok, havada ıslık çalarak ilerledi, Kael’in omzuna isabet etti. Kan fışkırdı, dengesini bozdu; Kael, hırlayarak geri çekildi, omzunu tutarken yüzü acıdan buruştu. Eldric’in gözleri büyüdü, öfke ve şaşkınlık karışmıştı; kaşları çatıldı, dişleri göründü. “Dikkat edin!” diye bağırdı, sesi ormanda yankılanarak vampir yandaşlarını uyardı. Mikhail, aşağı inerken gülümsedi; okçuluğu, üç ay boyunca ormanda geçirdiği saatlerin meyvesiydi. Her ok, bir sanat eseri gibiydi; rüzgarı hesaplayarak, hedefi tam isabetle vuruyordu.
Aurora, nefesini ayarlayarak geri çekildi; her adımı, hem kendini hem arkadaşlarını korumaya yönelikti. Göğsü inip kalkıyordu, ter alnından sızıyordu; ama gözlerindeki yeşil ateş sönmemişti. “Viktor, sağ kanadı güvene al!” diye emir verdi, sesi net ve otoriterdi. Viktor, hızlı bir hareketle savunmayı güçlendirdi; kılıcını savurarak iki vampiri aynı anda savuşturdu. Vampirlerin saldırıları, tuzaklarla birleşerek yavaşladı; bir vampir, telle takılıp yere düşünce, Viktor’un kılıcı boynuna indi. Kan, toprağa sızdı, çamurla karıştı.
Ormanın sessizliğinde, çığlıklar ve metalin sesi yankılanıyordu. Yapraklar, kan ve çamurla karışmıştı; her adımda toprağın nemli kokusu, kanın metalik aroması ve terin tuzlu kokusu savaşın ağırlığını hatırlatıyordu. Aurora, Eldric’in karşısında durdu; gözlerindeki yeşil ateş, kırmızıya karşı parlıyordu, sanki iki elementin çarpışması gibi. “Bitti Eldric,” dedi, sesi sakin ama kesindi. Eldric, alçak bir gülümsemeyle karşılık verdi; dişleri, ay ışığında parlıyordu. “Henüz başlamadı,” dedi, dişlerini sıkarak. Pençeleri, havayı keser gibi ilerledi; Aurora, kılıcını savurarak darbeyi engelledi. Çarpışmanın gücü, iki liderin enerjilerini birbirine yansıttı; Aurora’nın kolları uyuştu, ama o, geriye sıçrayarak dengesini korudu.
Adrian, melodiye ek olarak hızlı bir ritim ekledi; notalar ormanda bir tür enerji dalgası oluşturdu, dalları titreterek yayıldı. Vampirlerin koordinasyonu iyice bozuldu; Kael ve diğer yandaşlar, birbirine çarparak düşüyor, panik içinde geriye çekiliyordu. Bir vampir, kendi ayağına takılıp yuvarlandı; diğeri ise Adrian’ın müziğinin etkisiyle kulaklarını tıkayarak inledi. Aurora, bu anı fırsata çevirdi; hızlı bir adımla Eldric’in dengesini bozdu ve kılıcını hafifçe onun gövdesine değdirdi. Eldric, öfkeyle geri çekildi ama yara almıştı; kanı, siyah gömleğine sızdı, kokusu havayı doldurdu. Yeşil gözlerindeki kararlılık daha da güçlendi; Aurora, içindeki öfkeyi hissetti, üç ay önce kaybettiği arkadaşlarının anısı onu motive ediyordu.
Viktor, yanındaki Aurora’ya baktı; yüzü ter ve kanla kaplıydı, ama gözleri parlıyordu. “Şimdi bastırmalıyız!” diye bağırdı, sesi ormanda yankılandı. Aurora, başını salladı ve grubun tamamına işaret verdi. Mikhail, yüksekten oklarını yağdırdı; her ok, bir vampiri yavaşlattı. Adrian, müziğini doruğa çıkardı; notalar, bir fırtına gibi vampirleri sardı. Her biri, üç ay boyunca öğrendikleri stratejileri, güçlerini ve duygularını birleştirerek hareket etti. Vampirler, artık sadece fiziksel değil, psikolojik olarak da baskı altındaydı; bazıları kaçmaya başladı, gölgelere karışarak.
Eldric, son bir hamleyle Aurora’ya saldırdı; hızlı, güçlü ve acımasız bir darbe. Pençeleri, rüzgarı yararak ilerledi; Aurora, sadece kılıcıyla değil, içindeki öfke ve kararlılıkla da karşı koydu. Darbe çarpıştığında, ormandaki ağaçlar bile sarsıldı; yapraklar düşerken, toprağın kokusu kan ve metal ile karıştı. Aurora’nın kılıcı, Eldric’in pençesini kırarcasına vurdu; Eldric, acı bir hırıltıyla geriye sıçradı.
Kael, araya girerek Eldric’i korumaya çalıştı; ancak Adrian’ın müziği onu sersemletmişti. Gözleri bulanıklaşıyordu, adımları tökezliyordu. Mikhail, yüksek bir noktadan oklarını fırlattı; birkaç isabet, Kael’i durdurdu – bir ok bacağına, diğeri koluna saplandı. Kael, yere diz çöktü, hırlayarak. Viktor, kılıcıyla düşen vampirleri engelledi; grup, birbirine kenetlenmiş, kusursuz bir savunma hattı oluşturmuştu. Her biri, diğerinin sırtını kolluyordu; Viktor’un kılıcı, bir kalkan gibiydi; Mikhail’in okları, uzaktan tehditleri yok ediyordu; Adrian’ın müziği, düşmanı zayıflatıyordu.
Aurora, Eldric’in karşısında durdu. “Bu sefer kazanacağız,” dedi; sesi hem kararlı hem de güçlüydü, ormanda yankılanarak. Eldric, dişlerini sıkarak geri çekildi; gözleri hâlâ öfke doluydu ama artık geri dönüşü yoktu. Vampirler, zayıf ve karmaşık bir halde, yavaşça geri çekilmeye başladı; bazıları yaralı halde sürünerek, diğerleri koşarak gölgelere karıştı.
Aurora, derin bir nefes aldı; kılıcı, ay ışığını yansıtarak parlıyordu. Gözleri, grubuna döndü; Viktor, Mikhail ve Adrian, nefes nefese ama dimdik ayakta duruyordu. Yüzlerinde yorgunluk vardı, ama zaferin parıltısı da. “Kazandık,” dedi Aurora, sesi sakin ama güçlüydü. “Ama bu sadece başlangıç. Eldric geri dönecek; hazır olmalıyız.” Viktor, başını salladı; “Evet, ama bu sefer daha güçlüyüz. Üç ayımız boşa gitmedi.” Mikhail, oklarını toplarken gülümsedi; “Oklarım hazır, her zaman.” Adrian, kemanını indirdi; “Müziğim, onların kabusları olacak.”
Orman, sessizleşti; sadece uzaklardan bir baykuşun ötüşü duyuluyordu, geceye eşlik eder gibi. Kan ve çamurun kokusu havada asılıydı, savaşın izlerini taşıyordu. Aurora, kılıcını toprağa sapladı; gözleri karanlıkta parlıyordu. “Duygularımız ve birliğimiz, onların gücünü alt edecek. Bu, sadece bir savaşın sonu değil; yeni bir başlangıç.” Zihninde, geçmiş savaşların anıları canlandı: Eldric’in ilk saldırısı, köylerini yakması, sevdiklerini kaybetmesi... Ama şimdi, bu zafer, intikamın bir parçasıydı.
Aurora, kılıcını temizlerken duraksadı. Parmakları, çeliğin soğuk yüzeyinde gezindi; kan lekeleri, kurumuş ve koyu kahverengiye dönmüştü. Her silinişinde, sanki o geceki vahşetin bir parçasını daha kazıyordu içinden. Ama tamamen silinmiyordu. Hiçbir şey tamamen silinmiyordu.
Etrafındaki orman, savaşın hemen ardından gelen o tuhaf sessizliğe gömülmüştü. Yapraklar hâlâ hafifçe titriyor, dallar arasında rüzgâr usulca inliyordu. Uzaklarda bir baykuş ötüyordu; tekdüze, sanki geceye veda eden son bir ağıt gibi. Gökyüzü yavaş yavaş pembemsi bir renge bürünüyordu, gün doğumu ufukta ince bir çizgi halinde beliriyordu. Ama ışık henüz ormana inmemişti; gölgeler hâlâ uzun ve tehditkârdı.
Aurora başını kaldırıp arkadaşlarına baktı.
Viktor ateşin başına çökmüş, ellerini alevlere uzatmıştı. Yüzünde her zamanki sakin ifade vardı, ama göz altlarındaki morluklar, son üç ayın uykusuz gecelerini ele veriyordu. Ateşin ışığı, sakalındaki gri telleri daha belirgin kılıyordu. O, grubun en yaşlısıydı; aynı zamanda en çok şey görmüş olanı. Köy baskınından önce bir demirciydi. Kılıçları o yapmıştı, şimdi ise o kılıçlarla hayatta kalmaya çalışıyorlardı.
Mikhail biraz ötede, sırtını kalın bir çam ağacına yaslamış, yayını kucağına koymuştu. Gözleri karanlıkta geziniyor, her çıtırtıyı, her yaprak hışırtısını değerlendiriyordu. Okçuluk onun için sadece bir beceri değildi; bir içgüdüydü. Çocukken babasıyla avlanmaya çıktığını anlatırdı bazen. “Rüzgârı dinle,” derdi babası, “o sana yalan söylemez.” Mikhail şimdi rüzgârı dinliyordu. Ve rüzgâr, hâlâ ölüm kokuyordu.
Adrian ise yere oturmuş, küçük ahşap flütünü parmakları arasında çeviriyordu. Normalde neşeli, alaycı melodiler çalan o çocuksu adam, bu sefer bambaşka bir şey üflüyordu. Notalar yumuşak, yavaş ve derindi; sanki yaralı ruhları sarmalayan görünmez bir battaniye gibi. Müziği, Aurora’nın göğsündeki ağırlığı biraz olsun hafifletiyordu. Adrian’ın yeteneği artık sadece müzik değildi; bir çeşit iyileştirme, bir çeşit büyüydü. Kimse tam olarak nasıl olduğunu anlayamıyordu, ama savaş sırasında birkaç kez gerçekten fark edilmişti: yaralı birinin acısı azalıyor, kanama yavaşlıyor, korku dağılıyordu.
Aurora derin bir nefes aldı. Göğsü hâlâ sızlıyordu; Eldric’in pençeleri sol kaburgalarının hemen altına derin bir çizik bırakmıştı. Yara yüzeysel değildi, ama ölümcül de değildi. Yine de her nefeste hissediyordu. Acı, ona hâlâ hayatta olduğunu hatırlatıyordu.
“Eldric’in yarası ne kadar derin?” diye sordu sessizce, daha çok kendi kendine konuşur gibi.
Viktor başını kaldırdı. “Derin,” dedi kısaca. “Ama yeterince değil. Göğsünden vurdun, tam kalbin üstünden. Ama o… o yaratıklar kolay ölmüyor. Kan kaybetti, çok kan. Ama eğer bir sığınak bulduysa, eğer o lanet olası kan içicilerden birkaçı hâlâ ona sadıksa… iyileşir. Ve geri gelir.”
“Kaç vampir kaçtı sence?” diye sordu Mikhail, sesi alçak ama keskin.
Adrian flütünü bir an indirdi. “En az yedi. Belki sekiz. Karanlıkta dağıldılar. Bazıları yaralıydı, ama hepsi hızlıydı. Ormanın kuzeyindeki bataklıklara doğru gittiklerini hissettim. Orası onların için iyi bir saklanma yeri.”
Aurora başını salladı. Zihni hızla çalışıyordu. Üç ay… Üç ay boyunca her gün, her gece bu anı hayal etmişti. Eldric’in boynuna kılıcını sapladığı anı. Ama şimdi o an gelip geçmişti ve zafer, beklediği gibi tatlı değildi. Eldric hâlâ nefes alıyordu. Ve nefes aldığı sürece tehlike bitmiyordu.
“Gelecek sefer için ne yapacağız?” diye sordu Viktor. Sesi sakin, ama içinde bir çelik sertliği vardı.
Aurora bir süre cevap vermedi. Yıldızlara baktı. Gökyüzünde hâlâ birkaç yıldız direniyordu, gün ışığına karşı son direnişlerini sergiliyordu. Tıpkı onlar gibi.
“Önce iyileşeceğiz,” dedi sonunda. “Yaralarımızı saracağız, gücümüzü toplayacağız. Ama bu kez sadece savunmada olmayacağız. Eldric bizi avladı. Şimdi sıra bizde. Onu bulacağız. Nereye saklanırsa saklansın, kiminle olursa olsun. Ve bu sefer… bu sefer işini bitireceğiz.”
Sesinde ne öfke ne de intikam vardı. Sadece yalın, soğuk bir kararlılık.
Mikhail başını hafifçe eğdi, onaylar gibi. Viktor ateşe bir dal daha attı; kıvılcımlar havaya sıçradı. Adrian yeniden flütüne başladı, ama bu sefer melodi daha kararlıydı, daha keskin. Savaşın bitmediğini, sadece bir sonraki hamleye hazırlandıklarını anlatır gibi.