Büyüleyici bir şeydi bu! Solani Consortium gibi yüzyıllardır her gölgeyi, her fısıltıyı izleyen bir topluluk nasıl olur da böyle bir wampirin varlığından habersiz olurdu? Daha da sarsıcı olan, benim nasıl habersiz kaldığımdı. Yüzlerce yıl, ölümsüzlüğün bana sunduğu sayısız geceyi yaşamıştım; nice sırlar, nice yaratıklarla karşılaşmıştım. Ve yine de Coraline gibi bir varlığı gözden kaçırmış olmak… kendi dikkatsizliğimin keskin bir hançer gibi içime saplanmasına sebep oluyordu.
İçimde garip bir kıskançlık kıvranıyordu. Alexie, Kirill, Isabel… onların hepsinin yaratıcıları bendim. Onların damarlarında dolaşan güç benden süzülmüştü. Coraline gibi birini ben yaratmış olsaydım? O ihtimal zihnimde büyüyen, sarhoş edici bir hayale dönüştü. Ne büyük bir kudret olurdu! Onun görülerini kendi ellerimle şekillendirmek… Solani Consortium’un bile boyun eğmek zorunda kalacağı bir miras bırakmak… Bir anlığına bu düşünce zihnimin derinliklerinde alev aldı. Ama daha ötesi vardı. Coraline yalnızca ihtimalleri görmüyordu; belki de bana en yakıcı yanıtı verebilirdi. Sara. Onun nerede olduğunu, yaşayıp yaşamadığını, hatta hâlâ kurtarılabilir olup olmadığını… Belki bir vizyon, belki de tek bir görüntüyle bu susuzluğumu dindirebilirdi. Kalbimde ağır bir yük gibi taşıdığım soruya bir cevap. Bir umut kırıntısı.
Ve işte o noktada öfke içime sızdı. Tobias’ın bu kızdan daha önce tek kelime etmemiş olması, damarlarımda uğuldayan kızgınlığı besliyordu. Benden saklamıştı. Belki de Coraline kendini ifşa etmek istememişti. Ama dudaklarımı aralayıp bu öfkeyi dile getirmedim. Sessizliğin içinde dişlerimi sıktım, tartışmayı başlatmadım. O anın ağırlığını bozmak istemiyordum.
“Hayır.” dedi, kelimeyi adeta tükürür gibi. “Kader diye bir şey yok. Coraline sadece perdeyi aralıyor. Sana gösterdiği şey, ihtimallerden yalnızca biri. Ama ihtimaller arası en yüksek olanı.” Sesinde, Coraline’a karşı duyduğu saygı ile kıskançlığın garip bir karışımı vardı. Kendi de eşsiz bir yeteneğe sahipti halbuki.
Yavaşça yatağın kenarından ayağa kalktım, odam sabah vaktiyle hafifçe aydınlanıyor, duvarlarda uzun gölgeler yaratıyordu. Tobias bakışlarını üzerimden ayırmıyor, izliyordu.
“Ve onun vizyonunda... Riley Sinclair ile ben vardık.” dedim, bir şeyi onaylamak istercesine. “Bu önceden gördüğü bir görüydü ve gerçekleşti.”
Tobias gözlerini kısıp başını hafifçe yana eğdi. “Evet. Ama mesele bu değil. Coraline’ın vizyonları çoğu zaman tehlike barındırır. O seni onun yanında gördü. Ve bu dediğin gibi oldu da. Coraline’nın görüleri genelde tehlike ile ilgilidir.”
Kalbim istemsizce hızlandı. “Tehlike?”
Tobias yataktan doğruldu, gövdesi doğru eğildi. Dudaklarının kenarındaki gülümseme yok olmuştu, sesi derinleşmişti.
“Riley Sinclair bir avcı. Sancta Custos'un avcısı. Elbette tehlikeli.” dedi usulca. “Eğer Coraline sana zarar vereceği bir görü görseydi. Ne yapacağımı Yehova bilir.”
Derin bir nefes aldım, gözlerimi Tobias’tan kaçırdım. İçimde öfke, merak ve huzursuzluğun garip bir düğümü vardı.
“Her neyse.” dedim, bakışlarımı yeniden ona çevirerek. Sesim, yorgun ama içinde ince bir keskinlik taşıyordu. “Riley Sinclair ile ben ilgilenirim. O bir sorun olmayacak. Neden ben uyurken yanımda uzanma sebebini söylemiyorsun?”
Tobias’ın dudakları gerildi; gülümsemesi yüzüne yayılsa da bu kez altında vahşi, köşeli bir şey vardı. O tanıdık, yırtıcı işaret…
“Coraline ve diğerleri geldiler.” dedi, alçak bir tonda. “Haber vermek için gelmiştim ama erken uyumuştun ve seni uyandırmaya kıyamadım, güzelim.”
“Geldiler?” dedim, kaşlarım çatılırken bedenim istemsizce ona doğru eğildi. Sesimde ince bir şaşkınlık vardı.
Tobias bakışlarını gözlerime çiviledi. O bakışın içinde gizlenmiş bir uyarı parlıyordu; dikkatli olmam gerektiğini söylüyor ama aynı zamanda geri adım atmamı da istemiyordu. Dudaklarının kenarında beliren o tanıdık, tehlikeli kıvrım gözlerimin önünde yankılandı.
“Evet, yakındalar ama kasabanın dışındalar.” diye mırıldandı, sesi neredeyse bir sır fısıltısı gibiydi. “Coraline, seninle tanışmak için can atıyor. Dediğine göre seni tanımadan sevmiş... Bu gece onlarla buluşabiliriz.”
Yavaşça yatağın kenarına oturdum. Yayların hafif gıcırtısı, odanın içine yayılan sessizliği böldü. Gözlerim istemsizce duvara asılı olan o çirkin postere kaydı. Tobias’la vahşi hayvanlar gibi seviştiğimiz bir gecede duvarın sıvası çatlamıştı. Çatlağı kapatmak için asmıştım o posteri; renkleri solmuş, şekilsiz yüzlere sahip ucuz bir Rock gurubuna ait baskıydı.
Dirseklerimi dizlerime yasladım, kamburlaşan sırtımda o ağırlığı hissettim. Dudaklarımın kenarında acı bir gülümseme belirdi. “Beni tanımadan mı sevmiş? Komik. Tanrım, Sam ve Anastasia bile ortaokulun ikinci sınıfının ilk dönemine kadar benimle tanışmaya korkmuşlardı. Ki Sam ve ben aynı ilkokula gitmiştik. Dört sene boyunca…”
Sözlerim odanın içine yankılandıkça, geçmişle şimdi arasında boğucu bir köprü kuruluyordu.
Tobias, hiçbir şey söylemeden yanıma doğru kaydı. Yatak, onun ağırlığını hisseder etmez biraz daha çöktü. Yanıma oturduğunda oluşan çukura doğru bedenim kaydi. Kalçalarının sıkılığı ve yakınlığının taşıdığı çıplak enerji boğucu bir yoğunluk yaratıyordu. Tobias hiç şüphesiz bir erkek güzeliydi ama bazen -çoğu zaman- yapışkan oluyordu.
“Saçmalıyorsun Mary.” dedi sonunda, adımı öyle bir tonda söyledi ki, sesinin altındaki niyeti çözemedim. Bir uyarı mıydı bu, yoksa kırılgan bir teselli mi? Belirsizdi. Gözleri üzerimdeydi. “Evet, korkutucu görünüyorsun. Seksi ve ulaşılamaz da… Ama Coraline, soğuk olsa da bir wampire göre olağan dışı bir şekilde sıcak kanlıdır. Hatta seni bıktıracak kadar sevecen de olabilir. Ona bayılacaksın. Vilolet’ı da seveceksindir. O da anlaşması kolay biridir. Ve Navier. Ondan şüpheliyim ama anlaşmanın bir yolunu bulursunuz...”
Navier... Navier Damaris miydi? Şu hale yüzüğünü Tobias için yapan cadı. Bir wampir klanında cadı olması bir kaç karşılaştığım bir durum olduğu için şaşırtıcı gelmemişti. Merakımı da cezbetmemişti. İstemsizce fazla dikkatimi çekmeyen Tobias’ın amber yüzüğüne kısa bir bakış attım. Fazla sadeydi. Basit ama güneşe karşı wampiri koruyordu.
İstemsizce sırıttım. Dudaklarımda alaycı bir kıvrım belirdi. “Eski klanın kızlardan mı oluşuyordu? Ne şanslısın Cohen!”
“Can sıkan kız kardeşler desen daha doğru olur.” dedi, gözlerini devirdi ve dudaklarının kenarında kısa bir gülümseme belirdi. Fakat gülümsemesinin ardında gölgeler vardı, kolayca saklanmaya çalışılan bir ağırlık. “Ve şu iddiamızı umarım unutmamışsındır. Tükürdüğünü yalayacaksın.”
Başımı yana eğip kaşlarımı kaldırdım. “Ne?”
“Birilerine güvenmek konusunda girdiğimiz iddia.” diye hatırlattı, bakışları karanlıkta bile keskin parlıyordu.
O an hafifçe güldüm. İçimdeki eğlencenin tınısı sesime sızdı. “Kazanan şimdiden belli.” dedim. “Ben kimseye güvenmem.”
Tobias, dudaklarının kenarında o kendinden emin gülümsemesini biraz daha belirginleştirdi. Beni uzun uzun süzdü. “Kimseye güvenmem ha? Biraz daha hırslı ol Maryinn.” dedi, sesi alçaktı. “Hatta iddianın kazananı için bir ödül belirleyelim. Benim aklımda bir iki fikir var.”
“Ben kazanırsam, benden uzak durursun. Her şekilde.” dedim, sesimde saklı bir alay titreşiyordu. Gözlerim onun gözlerinde sabitlenmişti; ikimizin arasındaki mesafe sanki görünmez bir gerilim ipiyle ölçülüyordu. “Sen kazanırsan, aklındaki birkaç fikri hayata geçiririz.”
Burnuma onun ormana benzeyen keskin kokusu çarptığında, dudaklarıma hâkim olamadım. Soğuk dudaklarına kapıldım, öptüm; ardından alt dudağını dişlerimle yakalayıp sertçe çekiştirdim. Dudaklarından ayrılırken, dudaklarının hafif metalik tadı damağımda kalmıştı. İkinci kez öptüğümde, bu defa öpücüğümde hem meydan okuma hem de gizlenmiş bir arzu vardı.
Geri çekildiğimde gözlerim onun bakışlarına tutunarak, fısıltıya yakın bir sesle konuştum. “Beni yanlış anlama, Cohen. Eğer şu an yanımda oturuyorsan, bu benim izin verdiğim için. Çünkü seninle oynamayı seviyorum. Canımı sıkmadığın sürece, arkadaşlığından zevk bile alıyorum.”
“Beni hafife alıyorsun.” dedi gözlerinde o alaycı parıltı belirdi. Az önce çekiştirdiğim alt dudağını yaladı. Yüzü yaklaştı, nefesinin soğukluğu tenime değdi. “Belki yaramaz bir çocuk olduğumu düşünüyorsun. Sonuçta benden asırlarca büyüksün. Ama birbirimizi kandırmayalım Mary. Biz iki yapboz parçası gibiyiz. Sen alaycı sert ve huysuzsun. Ben eğlenceli, pozitif ve yaramazım. Birbirimizi tamamlıyoruz.”
“Umutsuz romantiğin tekisin.” dedim huysuzca.
“Gördün mü? Huysuzsun tekisin işte.”
Başımı hızla çevirip ona baktım. “Evet öyleyim.”
Tobias, gözlerini hiç ayırmadan bana doğru biraz daha kaydı. Dizlerimiz neredeyse birbirine değiyordu. “Huysuz keçi” diye mırıldandı. “Ve iddianın ödülünü kabul edeceğim. Anlaştık. Kazanmak için sabırsızlanıyorum.”
“O halde adil oynayalım.” Sırıttım. “Oyunun ilk yarısı olarak da kızlarla bu gece yarısı buluşacağım. Beni onlara götür.”
“Emrin olur.” dedi alayla bana yaklaşırken.
Yatağın kenarında yan yana, gereğinden fazla yakın oturduğumuzu fark ettiğim anda içimde keskin bir huzursuzluk yükseldi. Sanki aramızdaki sıcaklık odanın havasını kalınlaştırıyordu. Birden, ani bir refleksle ayağa kalktım. Kalbim hızlı ama düzenli atıyordu. Kendime hatırlattım: okula yetişmek zorundaydım.
Tobias’a arkamı dönüp bluzumu üzerimden sıyırdım. Kumaşın bedenimden kayışını hissederken, içimde hem bir meydan okuma hem de kasıtlı bir kayıtsızlık vardı. Sütyenim hâlâ üzerimdeydi; küçük siyah danteller, masumiyetle alayın garip bir birleşimiydi. Parmak uçlarım, sanki farkında olmadan, kıvrık dantelin kenarlarını yakalayıp oynadı. Gardırobun kapağını açtığımda, iç yüzeydeki aynada Tobias’ın görüntüsü bana çarptı.
O, hiç saklanmadan bakıyordu. Bakışları üzerime mıhlanmıştı; gözlerinde hem alaycı bir kıvılcım hem de yavaş yavaş yükselen, inkâr edilemez bir istek vardı. Ellerini geriye yaslamış, bedenini rahatça yatağın kenarına bırakmıştı. Sanki sabırlı bir avcı gibi, izlemekten başka hiçbir şey yapmıyordu.
Ben ise kıyafetlerin arasında hızlıca geziniyordum. Son birkaç gün, kısmen güneşli geçmişti ama havanın serinliği hâlâ tenin altına işliyordu. Lisedeki kalabalığın içinde göze çarpmayacak giysiler arıyordum. Gözüm yeşil, v yakalı bir kazağa takıldı; üzerine yapışan dokusu, dikkat çekmeden şıklık veriyordu. Yanına siyah bir kot pantolon aldım. Tereddüt etmeden üzerime geçirdim. Kumaş tenime oturduğunda, odanın içinde Tobias’ın varlığını neredeyse unutur gibi oldum. Aslında yeşil renk çam kokusunu bana hatırlattı.
Odaya bağlı banyoya geçtim. Aynanın karşısında birkaç dakika geçirdim: saçlarımı topladım, dişlerimi fırçaladım. Kendimi meşgul ederek, onun sessiz varlığını zihnimden atmaya çalışıyordum.
Aslında Tobias, evin içinde artık evcil bir hayvandan farksızdı. Görünür, duyulur ama bir noktada alışılmış bir şey. Benim için. O da annemin yokluğunda rahat davranıyordu. Çantamı hazırladım, atkımı boynuma doladım. Odanın kapısından çıkarken, Tobias hâlâ oradaydı; yüzünde neşeli bir ifade, gözlerinde bir şeylerin tadını çıkaran bir parıltı vardı. Onu görmezden geldim. Ama o, tam yanımdan bir rüzgâr gibi geçerek aşağı indi. İnci gibi hızlı, ürkütücü derecede sessiz. Ben ise merdivenleri ağır adımlarla indim, sanki kendime zaman kazandırmak istercesine.
Mutfağa girdiğimde, Tobias çoktan mermer adaya yaslanmış taburedeydi. Beden dili rahattı ama gözleri hâlâ üzerimdeydi. Açlık hissetmiyordum. Kendime yalnızca bir bardak portakal suyu doldurdum. İçmek, aslında bir ihtiyaçtan çok, açlıktan kaynaklı ağız kokumu bastırmak için bir tedbirdi. Vampir tarafım öne çıksaydı böyle bir şey olmayacaktı; ama bedenim, hâlâ insan tarafıma yakın olduğum için gereksinimlerime daha yakın yaşıyordum.
Bardağı dudaklarıma götürürken Tobias’ın bakışlarının üzerimde olduğunu fark ettim. Belki misafirperver olmalıydım, diye düşündüm. Annemin şarap kadehlerinden birini dolaptan çıkardım. Çekmeceden büyük bir biftek bıçağı aldım. Tereddüt etmeden avucumu kestim. Akan kan, sıcak ve parlak bir akışla kadehi doldurdu. İyileşme sürecim o kadar hızlıydı ki, bıçağı kaldırdığım anda kesik izi kapanmaya başlamıştı bile. Kadehi alıp Tobias’a döndüm.
Onun gözleri çoktan kıpkırmızıya çalmıştı. İradenin içinde kaynayan açlık, kararlılığın zayıf çatlaklarından sızıyordu. Kadehi önüne koydum. Ama o, kadehi elinin tersiyle itti.