4. BÖLÜM
YENİ BAĞLAR
“Seni uyurken izlemek rüyadaymışım gibi hissettiriyor.” Eşsiz, melodik bir ses kulağımın kıvrımlarında yankılandı. “Üstelik ben uyumam bile.”
Sözcüklerin ardından gelen soğuk nefes, tenimde ürpertici bir esinti bırakarak köprücük kemiklerime kadar işledi. Gözlerimi kapalı tutarak, o buz gibi bedene doğru istemsizce kıvrıldım. Alnımı geniş göğsüne yaslarken dizlerimi karnıma doğru çekip cenin pozisyonunu aldım. İçimdeki küçük bir ses bunun hâlâ bir rüya olduğuna ısrar ediyordu. Gerçek olamazdı; odama biri girse, yanıma uzansa mutlaka hissederdim. Tek istisna insan tarafıma çok çekilmiş olup derin uyuyor olmam olabilirdi. Nadiren olurdu. Ama bu dokunuş… kara el değdirmek gibi, sert ve kaygan bir gerçeklikti. Parmak uçları saçlarım arasında gezinirken, mezarlığın gölgeleriyle örülü kabuslarımın içine yeniden çekiliyordum. Orada, yıkılmış taşların arasında Serena’ya yakarıyordum.
Annem bunun bir lanet olduğuna emindi. Mezarlığı yerle bir etmemeliydim... Cadı ruhları bana musallat oluyor, uykularımı çalıyordu. Sütle ve papatya ile yaptığı karışımı geceler boyu içtim ama hiçbir fayda etmemişti. Gerçekten de lanetlenmiş gibiydim. Bende cadılara özgü bir öz, bir büyü izi yoktu… Onların benden alabileceği tek şey, uykularımdı. Mezarlığa gidip onlardan özür dilersen muhtemelen lanetim kalkardı ama aylardır o mezara gitmemiştim. Ve bu Kabuslar bana daha yeni musallat oluyordu.
Soğuk bedene biraz daha sokuldum. O an, kulağımı tırmalayan ama içinde tatlı bir memnuniyet taşıyan kısık bir kıkırdama duydum. Yastığımın altında olması gereken başım, sert taş benzeri bir zeminin üzerinde yatıyordu. Bu farkındalık içimde ince bir alarmı çaldı. Ardından parmaklarının enseme değmesiyle birlikte bir ürperti omurgam boyunca yayıldı. Dayanamadım, aniden gözlerimi açtım.
Çenemi kaldırdığımda karşılaştığım yüz, Tobias’a aitti. Refleksle elim göğsüne yaslandı ve doğrulup oturdum. Saçlarım darmadağındı; kabarmış teller alnıma ve yanaklarıma yapışıyordu. O ise bir kolunu başının altına kıvırmış, diğer eli saçlarımın arasından çekilip belime yerleşmiş halde yanımda uzanıyordu. Dün üzerimde olan bordo bluz hâlâ üzerimdeydi, altımda ise tembellikten değiştirmeye üşendiğim eşofman. Dedektif Sinclair ile olan konuşmam sanki bütün gücümü, bütün irademi tüketmişti. Eve döndüğümde yorgunluktan yıkılırcasına bitkindim. Bilmiyordum, annemi nasıl odasına taşıdığımı, yatağına yatırdığımı bile hatırlamıyordum.
Birkaç saat boyunca onu sessizce izlemiştim. Bu huy bana ait değildi. Ama belki vampirliğin değişmez bir mirasıydı: Sevdiklerimizi, ilgimizi çeken bir sanat eserini, ya da ruhumuzu susturan bir manzarayı… saatlerce, yorulmadan, her ayrıntısını ezberler gibi seyretmek. Babam Hugo da aynısını yapardı. En eski bebeklik anılarımda, annemi uyurken izleyen soğuk siluetini hatırlıyordum. Kimi zaman ayakta gölgesi duvara vururdu, kimi zaman yatağın ucuna otururdu. O anlarda ya beşiğimde olur ya da onun kollarının soğuk çemberinde uyurdum.
Bunları düşünürken zihnimde birden Tobias ile ilk karşılaşmamız canlandı. O kaldırımda, yağmurun damlalarını taşıyan rüzgârın altında belirmişti. Üzerinde yeşil bir yağmurluk, elinde siyan bir şemsiye vardı. Çam ve ıslak toprak kokusu etrafına sinmişti. Ben ise Cooper ve Connor’ı tasmalarıyla gezdiriyordum. Birden önüme çıkmış, köpekler ona hırlamıştı. Siyah saçları suyla ağırlaşmış, alnına yapışmıştı. Yine de yüzünde geniş, içten bir gülümseme vardı.
O anı hatırlayınca dudaklarımı büzdüm. Hafızamın bu kadar güçlü olması, bazen içimi burkan bir kusur gibi hissettiriyordu. Sanki hiçbir ayrıntıyı unutamamak, zihnimi sürekli kanayan bir yara gibi diri tutuyordu. Elimi karnıma bastırıp ovuşturdum, midemdeki kasılmayı yatıştırmaya çalışarak. Tobias da benim gibi doğruldu. Dirseğini yatağa yasladı, yüzümüz şimdi birbirine daha yakındı. Gözlerindeki yeşil oynak parıltı, sabah ışığının odadaki gölgelerle boğuştuğu anlarda daha da belirginleşmişti.
“Günaydın tatlı Mary.” diye fısıldadı dudaklarıma doğru. Sesi, uykunun bulanıklığını yaran ince bir melodi gibiydi. Kaşlarımı çatarak gözlerimi kırpıştırdım; sabahın loş ışığında yüzünün keskin hatları, gölgelerle daha da belirginleşmişti. Aynı yatakta yatmak konusundaki sınırlarımı biliyordu, ama her zamanki gibi görmezden gelmişti.
Resmen ciyakladım. “Ne yüzsüzsün Tobias Cohen.” Sesim ince bir öfke ile yankılanırken, saçlarım omuzlarıma savruldu.
O ise en ufak bir rahatsızlık belirtisi göstermedi. Elini belimden çekmedi, parmak uçları sanki bedenimde kök salmak ister gibi nazik ama kararlı bir baskıyla kaldı. Gözlerinde ince bir parıltı dolaşıyor, dudaklarının kenarında belli belirsiz bir gülümseme oyalanıyordu.
“Romantik bir sabah ve senin bana dediğin ilk cümle bu mu oluyor Mary?” diye sordu. Sesi, dudaklarımdan çıkan boğuk nefesle karışarak daha da yakın hissettirdi kendini. “Ne de umutsuz bir romantiksin.”
Yastığın kenarına tutunarak geri çekilmeye çalıştım, ama kolunu kaldırmadan hareketimi engelledi. O an odanın havası ağırlaştı; tek duyduğum, kendi sinirli kalp atışlarımın ritmiydi. Göğsümdeki basınç, hem öfkeden hem de o varlığın üzerimde kurduğu ağırlıktan kaynaklanıyordu.
“Odamda ne işin var?” diye sordum, uykunun sersemliği hâlâ sesimi boğuklaştırıyordu. “Şansını zorlayarak hayatının kıymetini mi anlamaya çalışıyorsun?”
Tobias başını hafifçe yana eğdi, saçlarının gölgesi alnıma düştü. Neredeyse tenime değecek kadar yakındı. Konuşurken nefesi soğuk bir rüzgâr gibi yüzümü yaladı. “Evrak, arşiv odası ve ateşlenmemiş gümüş kurşun gibi kokuyorsun. Aynı dedektif gibi...”
İçimde ince bir huzursuzluk kıvrıldı. Yine de dudaklarımda alaycı bir kıvrım belirdi. “Ha, şimdi anladım.” dedim, sesim yarı mırıldanma, yarı meydan okuma gibiydi. “Dünün küçük bir kısmını Riley Sinclair ile geçirdim. Konuştuk falan filan.” Gözlerimi kısmadan edemedim. “Bizi mi izliyordun Tobias?”
Tobias’ın yüzündeki gülümseme genişlemedi, ama gözlerindeki o tehlikeli ışık daha da koyulaştı. Dudaklarını açtığında sesinde hem alay, hem de tehdit vardı.
“İzlemek mi?” diye tekrarladı, sanki sözcüğü dilinde tartar gibi. Başını bana biraz daha yaklaştırdı, burnumuzun ucuna kadar gelen mesafede soğuk nefesini hissettim. Soğuk, rahatsız edici bir yakınlık… “Sancta Custos’tan nefret ettiğini sanıyordum. Yardımımı bile kabul ettin. Coraline ve diğerleri ile tanışmak istediğini söyledin... Neden?”
Dudaklarımda bir itiraz belirdi, ama Tobias konuşmaya devam etti. “Bizim ırkımızı yıllardır avlıyorlar. Öldürüyorlar. Katlediyorlar. Nasıl ona güvenirsin?”
Elinin belimdeki baskısı biraz daha arttı, tırnaklarının hafifçe tenime gömülüşünü hissettim. Normal bir insanın omurgası bu sert hareketle kırılırdı.
“Canına asıl susayan sensin.” diye fısıldadı. “Kurtlarla takılırsın, Sancta Custos’un avcısı ile konuşursun... Neyin var senin?”
İçimdeki öfke aniden yükseldi, kalp atışlarım kulaklarımda yankılandı. “Senin benim üzerinde hiçbir hakkın yok, Tobias!” dedim, sesim çatallandı ama sertti. Evi kısa bir sürede dinlemiştim. Annem evde değildi. Rahat rahat sesimi yükseltebilirdim. “Hem senin Sancta Custos’tan ne zamandır haberin var?”
O ise hiç geri çekilmedi. Sadece başını hafif yana eğerek beni süzdü. Gözlerinde, benim çıkışlarımla daha da güçlenen bir açlık vardı.
“Coraline senin geleceğini biraz yokladı.” dedi usulca. Dudaklarının kıvrımı, sözlerinin ciddiyetini çelişkili kılıyordu. “Riley Sinclair denilen avcının gelişini zaten biliyordum. Ancak bir anda Riley Sinclair’ı ve seni Jeep’in içinde gördü. Burun buruna dip dibe. En azından bana anlattığı buydu.”
“Coraline Blackson... dediğin wampir vizyonlar mı görüyor?” diye sordum sakin ama meraklıca. “Bana böyle bir yeteneği olduğundan bahsetmemiştin.”
“Konumuz Coraline’nın yeteneği değil. Senin bir avcı ile aynı arabada olman!” diye resmen dudaklarıma doğru bağırdı. İlk kez bu kadar öfkeli görünüyordu. Kalbine gümüş bir hançer saplamışım gibi yüzü çarpılmıştı. “Aklından ne geçiyordu? Senin kim olduğunu biliyor. Annen Vanessa Fox’un bir cadı olduğunu da... Elbette cinayetler Sancta Custos’un da ilgisini çekmişti ama bu kadar hızlı müdahale etmeleri normal değil emin olana kadar bir yıla yakın beklerlerdi.”
“Sancta Custos konusunda sende tecrübelisin sanırım.” Tamamen doğrularak yatakta oturur pozisyona geçtim. Bileğinden tutarak soğuk elini belimden çektim. “Alaska da bile bizi buldularsa kaçacak yerimiz yok derdim ama onlarla iletişime geçen bizzat annemdi.”
Bu sefer sanki o kalbine sapladığım hançeri, göğsünün üzerinde çevirirmişim gibi bir tepkiyle yüzü irkildi. “Neden böyle bir şey yapsın ki?”
“Uzun hikaye ama senin de bildiğin gibi kasaba da ki cinayetler bir wampirin işi. Yeteneği de var...” Ağzımdan çıkan kelimeler dilime kötü bir tat bıraktı. “Annemin de katilin doğa üstü bir varlık olduğunu bildiğine eminim. Elbette Sancta Custos ile iletişime geçecekti. Dahası benim suçlarım içinde onlarla bir anlaşma yapma niyetinde.” derken dudaklarımı sertçe yaladım. “Yapabilirse iki kızını da kurtaracak.”
“Kadın zeki mi yoksa çılgın mı hala ikilemdeyim.” dedi sahte bir kahkahayla. Başını yastığıma koyarak yatağıma uzandı kokum onu sarhoş ederdi. Ben ayağa kalktım. “İstersen o avcıyı öldürürüm.”
“Hayır. Bu konuyu kapat.” dedim sert bir şekilde. “Bana Coraline’dan bahset.”
Tobias’ın gözlerinde bir anlık tereddüt kaydı. Yüzündeki sır perdesi ince bir çizgi gibi gerildi, ama çabuk toparlandı. Dudaklarının kenarında yarım bırakılmış bir gülümseme oyalanıyordu. Ama yine de sessiz kaldı.
“Hadi ama Tobias!”
“Pekâlâ.” İç geçirdi. “Coraline, senin düşündüğün kadar basit biri değil. Hatta bunu tanıştığınızda ondan duymanı tercih ederdi.” dedi, sesini alçaltarak. “Onun yeteneği vizyon görmekten fazlası. O, olasılıkları sezebiliyor. Gelecek dediğin şey sabit bir yol değil Mary... sonsuz ihtimalden ibaret. Ama o en yüksek ihtimali olan vizyonu görüyor. Coraline bazen onların arasından tek bir tanesini çekip çıkarabiliyor. Bir rüya gibi, ama çok daha kesin.”
Kaşlarımı çatıp kollarımı göğsümde kavuşturdum. “Yani sen bana kaderimi okuyan bir vampirden bahsediyorsun?”