Melodi mağaradan taşarak ormana yayıldı. Bu kez saklı bir fısıltı değil, açık bir cümleydi. Her nota bir sınır çiziyor, her akor “Buradayız” diyordu. Piyano tuşlarının altından yükselen sesler, mağaranın nemli duvarlarından sekip dışarı sızıyordu; önce hafif bir esinti gibi, sonra giderek güçlenen bir rüzgâr gibi. Orman, bu beklenmedik müziğe kulak kabartmıştı. Yapraklar titreşiyordu, dallar hafifçe sallanıyordu, sanki ağaçlar da bu melodiye eşlik etmek için hazırlanıyorlardı. Gece havası, nemli toprak kokusuyla karışmış çam reçinesi aromasını taşıyordu; ama şimdi, bu kokulara bir de eski ahşabın ve tozlu tuşların kokusu eklenmişti. Aurora'nın parmakları piyanoda dans ederken, her vuruşta mağaranın taş zemininde hafif bir yankı oluşuyordu. Işık, mağaranın girişindeki ay ışığından sızıyordu; solgun, mavi bir parıltı, piyanonun cilalı yüzeyinde yansıyordu. Viktor, mağaranın köşesinde durmuş, dışarıyı izliyordu. Kalbi –eğer hâlâ bir vampirde kalp atışı varsa– bu müzikle hızlanmıştı. Müzik, sadece ses değildi; bir hikaye anlatıyordu, yüzyılların birikmiş acısını, unutulmuş sevinçlerini fısıldıyordu.
Ormanın içindeki gölgeler yer değiştirdi. Karanlık, canlı bir varlık gibi kıpırdanıyordu. Yaprakların arasından sızan ay ışığı, zeminde benekli desenler oluşturuyordu; bu desenler, gölgelerin hareketiyle sürekli değişiyordu. Rüzgâr, dalları hışırdatıyor, uzaklarda bir baykuşun ötüşüyle karışıyordu. Viktor'un duyuları keskinleşmişti; vampir duyuları, her yaprağın hışırtısını, her dalın çıtırtısını ayrıştırabiliyordu. Ormanın derinliklerinden gelen bir koku, burun deliklerini doldurdu: eski kan, küf ve bir parça çürüme. Vampir kokusu. Tehlike kokusu. Ama müzik, bu tehlikeyi bile bir anlığına yumuşatmıştı. Gölgeler arasında şekiller beliriyordu; siluetler, ağaç gövdelerinin arkasından yavaşça ortaya çıkıyordu. İlk gelen, daha önceki yabancıydı. Ay ışığının altında durdu; yaklaşmadı ama geri de çekilmedi. Yüzü, solgun ve keskin hatlıydı; gözleri, ay ışığında parlayan iki siyah inci gibi. Pelerini, hafif bir rüzgârla dalgalanıyordu; kumaşı, eski bir kumaş gibi hışırdıyordu. Saçları, omuzlarına dökülmüş, rüzgârda hafifçe savruluyordu. Ellerini önünde kavuşturmuştu; parmakları uzun ve kemikli, tırnakları keskin. Nefes alış verişi sakin ama dikkatliydi. Ardından iki siluet daha belirdi. Biri uzun, kemikli yüzlü; diğeri daha genç, bakışları huzursuz. Uzun olanın yüzü, derin gölgelerle oyulmuş gibiydi; kaşları çatık, dudakları ince bir çizgi. Giysileri, koyu renkli ve eski modaydı; bir zamanlar zarif olan ama şimdi yıpranmış. Genç olanın gözleri, etrafta geziniyordu; huzursuzluğu, hafifçe titreyen ellerinde belli oluyordu. Saçları dağınıktı, yüzü daha yumuşak hatlara sahipti – belki vampirliğe yeni geçmiş biri. Hiçbiri saldırmadı. Müzik, onları bir anlığına durdurmuştu. Vampirlerin açlığı bile bazen meraka yenilirdi. Gözlerinde, o alışılmış açlık yerine bir parça merak parlıyordu; müzik, içlerindeki bir şeyi uyandırmıştı, belki uzun zamandır gömülü bir hatırayı.
Viktor bunu gördü. Saydı: üç. Rüzgâr yön değiştirdiğinde dördüncü bir kokuyu daha aldı. Saklanan biri. Her zaman bir saklanan olurdu. Koku, hafif bir çiçek esansı taşıyordu; belki bir kadın vampir, ya da sadece rüzgârın taşıdığı bir yanılsama. Viktor'un elleri, hançerinin kabzasına gitti; metalin soğukluğu, avucunda rahatlatıcıydı. Mağaranın içi, piyanonun sesiyle doluydu; her nota, havada titreşerek dışarı sızıyordu. Aurora, oturduğu yerden dışarıyı hissetmişti; ama çalmayı bırakmadı. Parmakları, tuşlarda akıcı bir şekilde hareket ediyordu; her vuruş, bir duygu patlaması gibiydi.
Aurora melodiyi değiştirdi. Ton karardı. Minör bir geçişle derinleşti. Bir an için müzik, toprağın altındaki kökler gibi ağırlaştı. Sesler, mağaranın derinliklerinden yükseliyor gibiydi; düşük frekanslar, zemini titreştiriyordu. Aurora'nın yüzü, konsantrasyonla gerilmişti; kaşları hafifçe çatık, dudakları aralık. Saçları, omuzlarına dökülmüş, ay ışığında hafifçe parlıyordu. Elbisesi, eski bir elbise gibiydi; kumaşı yumuşak, ama tozlu. Müzik, ormana yayıldıkça, hayvanlar susmuştu; kuşlar ötüşmeyi bırakmış, sincaplar yuvalarına çekilmişti. Sonra aniden yükseldi; tiz bir nota, gecenin göğsünü yarar gibi. Bu, korkunun sesi değildi. Bu, hatırlamanın sesiydi. Tiz nota, havada keskin bir bıçak gibi asılı kaldı; yankısı, ağaçlar arasında dolaşıyordu. Viktor'un tüyleri diken diken oldu; bu ses, içindeki bir şeyi sarsmıştı. Dışarıdaki vampirler, hafifçe gerilediler; yüzlerinde bir anlık şaşkınlık belirdi. Müzik, sadece kulaklara değil, ruhlara hitap ediyordu; vampir ruhlarına, eğer hâlâ bir ruhları varsa.
Uzaktaki taş kalede Lysander başını kaldırdı. Kale, ormanın derinliklerinde, yüksek bir tepenin üzerine kurulmuştu; taş duvarları, yüzyılların aşındırmasıyla griye dönmüştü. Duvarlardaki sarmaşıklar, gecede hafifçe sallanıyordu. İçerde, büyük salon loş mum ışıklarıyla aydınlatılmıştı; mumlar, yüksek şamdanlarda yanıyordu, alevleri duvarlarda dans eden gölgeler yaratıyordu. Lysander, taht benzeri bir koltukta oturuyordu; elindeki kadeh, kristalden yapılmıştı, kenarları ince oyulmuştu. Kadehin içindeki sıvı, koyu kırmızıydı – kan değil, belki eski bir şarap. Klan üyeleri etrafında toplanmıştı; bazıları ayakta, bazıları oturmuş, sessizce konuşuyorlardı. Sesler, salonda yankılanıyordu; düşük mırıltılar, arada bir kahkaha. O tiz notayı duyduğunda, elindeki kadeh çatladı. Cam değil, kristaldi; yüzyıllık. İnce bir çizgi, yüzeyinde ilerledi. Çatlak sesi, salonda yankılandı; herkes sustu. Lysander'ın yüzü, bir an için donmuştu; gözleri uzaklara dalmıştı. Klan üyeleri irkildi ama kimse konuşmadı. Gözlerinde korku değil, merak vardı; liderlerinin bu tepkisi, alışılmadık bir şeydi.
Lysander gözlerini kapadı. Bir salon. Mum ışıkları. İnsan olduğu zamanlardan bir gece. Bir kadın piyano çalıyor. Parmakları hafif, gülüşü gerçek. O salon, şimdi hayalinde canlandı; duvarlar, altın varaklı, zemin parlak mermer. Kadın, piyanonun başında oturuyordu; saçları bukle bukle, elbisesi ipekten. Gülüşü, odada yankılanıyordu; sıcak, samimi. Lysander, o anı hatırladı: kadının parmaklarının tuşlardaki dansı, müziğin kalbine dokunuşu. O müzik, sevgiyi çağrıştırıyordu; bir vampirin unutması gereken bir duyguyu. Lysander o anı gömmüştü. Yüzyıllar önce. Çünkü sevgi, bir vampirin taşıyamayacağı kadar ağırdı. Hatıra, şimdi su yüzüne çıkmıştı; acı verici, ama bir o kadar da çekici. Gözlerini açtığında, yüzü sertleşmişti; ama içindeki çatlak, büyümüştü.
Aurora’nın notası o mezarı çatlatmıştı. Müzik, kaleye kadar ulaşmıştı; rüzgârla taşınmış, duvarlardan sızmıştı. Lysander, kadehi masaya bıraktı; çatlak, şimdi daha belirgindi. “Hazırlanın,” dedi Lysander alçak bir sesle. Sesi, salonda yankılandı; düşük, otoriter. Klan üyeleri ayağa kalktı; pelerinlerini düzelttiler, silahlarını kontrol ettiler. Bazıları hançer, bazıları kılıç taşıyordu; metal parıltıları, mum ışığında dans ediyordu. Hava, gerilimle dolmuştu; kokular karışmıştı: mum dumanı, eski taş, ve hafif bir kan kokusu. Lysander ayağa kalktı; uzun boyu, salonda hakimiyet kuruyordu. Gözleri, buz gibi maviydi; bakışları, klan üyelerini tarıyordu. “Bu gece bitmeli.” Sözleri, bir emir gibiydi; tartışmasız.
Mağarada, hava değişti. Müzik devam ederken, dışarıdaki rüzgâr hızlandı; dallar daha şiddetli sallanıyordu. Viktor dışarıdaki figürlerin konumunu izlerken Aurora’nın melodisi daha cesur bir hal aldı. Artık tek başına değildi; orman eşlik ediyordu. Rüzgâr tempo tuttu. Yapraklar sürtünerek ritim oluşturdu. Uzakta bir dal kırıldı — biri yaklaşmıştı. Çıtırtı, net ve keskin geldi; Viktor'un kulakları, yönü belirledi: kuzeydoğu. Dışarıdaki vampirler, hafifçe kıpırdandılar; yüzlerinde merak ve tedirginlik karışımı. Yabancı vampir bir adım öne çıktı. “Geliyor,” dedi fısıltıyla. Sesi, rüzgârda kayboldu; ama Viktor duydu. Fısıltı, düşük ve hırıltılıydı; yabancı bir aksan taşıyordu, belki doğu Avrupa'dan.
Viktor hançerini çekti. Gümüş kaplama ay ışığında solgun parladı. Metal, soğuk ve ağırdı; kabzası, deri kaplı, eline tam oturuyordu. “Kaçmak için son şans,” dedi Aurora’ya, ama sesi kararlıydı; kaçmak istemiyordu. Gözleri, dışarıya dikiliydi; vücudu gergin, hazır. Aurora çalmayı bırakmadı. Parmakları, tuşlarda hızlandı; müzik, daha coşkulu hale geldi. “Hayır,” dedi yumuşakça. “Dinlesinler.” Sesi, müziğin arasında kaybolmadı; net ve güçlüydü. Aurora'nın yüzünde bir gülümseme belirdi; hafif, ama kararlı.
Ve geldiler. Ağaçların arasından dört vampir daha çıktı. Koyu pelerinler, disiplinli duruşlar. Lysander’ın klanı. Pelerinler, rüzgârda dalgalanıyordu; kumaşları kalın, siyah. Duruşları, askeri gibiydi; omuzlar dik, adımlar senkronize. Ortada, diğerlerinden bir adım önde duran figür ağır adımlarla ilerledi. Uzun, zarif, gözleri buz gibi. Lysander. Yüzü, solgun ve mükemmel hatlıydı; saçları arkaya taranmış, griye çalan siyah. Gözleri, mavi bir derinliğe sahipti; bakışları, delici. Adımları, zeminde hafif bir yankı yaratıyordu; botları, deri ve metal karışımı. Mağaranın girişinde durdu. İçeri girmedi. Müzik hâlâ sürüyordu. Bir an için hiçbir şey söylemedi. Sadece dinledi. Gözleri hafifçe kapandı; müzik, onu sarmalamıştı. Yüzünde bir anlık yumuşama belirdi; ama çabuk geçti.
“Bu,” dedi sonunda, sesi taş gibi, “düzeni bozar.” Sesi, düşük ve otoriterdi; her kelime, ağırlık taşıyordu. Aurora’nın parmakları yavaşladı ama durmadı. Tuşlara dokunuşu, daha yumuşak hale geldi; müzik, bir diyaloğa dönüştü. “Düzen,” dedi çalarken, “kim için?” Sesi, müziğin ritmine uyuyordu; her kelime, bir nota gibiydi. Lysander’ın gözleri kısıldı. “Bizim için. Hayatta kalmak için. İnsan kalıntılarını beslemek için değil.” Sözleri, keskin bir bıçak gibiydi; ama altında bir kırılganlık vardı. Aurora melodiyi susturdu. Parmakları tuşlardan kalktı; son nota, havada asılı kaldı.
Sessizlik indi. Ama bu kez korku yoktu içinde. Orman, nefesini tutmuş gibiydi; rüzgâr durmuştu, yapraklar hareketsiz. Aurora ayağa kalktı; hareketi zarifti, elbisesi hafifçe hışırdadı. “İnsan kalıntıları dediğin şey,” dedi Aurora ayağa kalkarak, “bizim başlangıcımız.” Sesi, sakin ama güçlüydü; gözleri Lysander'ınkine kilitlendi. Bir vampir homurdandı. Ses, düşük bir hırıltıydı; dişler arasından çıkan. Viktor bir adım öne çıktı; Aurora’nın yarım adım önünde, hafifçe çapraz durdu. Koruma refleksi. Açık bir mesaj. Vücudu, gergin bir yay gibiydi; hançeri hazır. Lysander bunu gördü. Gözleri, Viktor'a kaydı; bir anlık değerlendirme.
“Sen değiştin, Viktor,” dedi soğuk bir gözlemle. Sesi, yargılayıcıydı; ama altında bir parça şaşkınlık. Viktor’un cevabı gecikmedi. “Hayır. İlk kez seçiyorum.” Sözleri, net ve kararlıydı; havada yankılandı. Bu kelime havada ağırlaştı. Seçmek. Kelime, ormanda dolaştı; vampirlerin kulaklarında çınladı. Klan üyeleri birbirine baktı. Gözlerinde tereddüt belirdi; bazıları hafifçe kıpırdandı. Vampir dünyasında seçim, zayıflıkla eş tutulurdu. Kurallar vardı. Gelenekler vardı. Sorgulanmazdı. Ama şimdi, o kelime, bir tohum gibi ekilmişti.
Aurora bir adım öne çıktı. Lysander’la göz göze geldi. Mesafe, yakın ama güvenliydi; ay ışığı, ikisini de aydınlatıyordu. “Beni susturabilirsin,” dedi sakinlikle. “Ama duyduklarını silemezsin.” Sesi, yumuşak ama meydan okuyucuydu. Lysander’ın çenesi gerildi. Çünkü doğruydu. O notayı duymuştu. Hatırlamıştı. Yüzünde bir anlık çatışma belirdi; gözleri, uzaklara daldı. Hatıra, tekrar su yüzüne çıktı: o salon, o müzik, o sevgi.
“Bu bir isyan,” dedi. Sesi, daha sertti; ama altında bir kırıklık. Aurora başını hafifçe salladı. “Hayır. Bu bir hatırlama.” Sözleri, hafif bir esinti gibiydi; ama etkisi büyük. Bir an için zaman asılı kaldı. Hava, durgunlaşmıştı; orman, izliyordu. Sonra beklenmedik bir şey oldu.
Yabancı vampir diz çöktü. Hareketi yavaş ve saygılıydı; dizleri, yumuşak toprağa değdi. Saldırı için değil. Teslimiyet için değil. Saygı için. Yüzü, Aurora'ya dönüktü; gözlerinde bir parça hayranlık. “Ben dinleyeceğim,” dedi açıkça. Sesi, net ve kararlıydı; aksanı, daha belirginleşmişti. Genç görünen klan vampirlerinden biri tereddüt etti. Yüzü, kararsızdı; gözleri Lysander ve Aurora arasında gidip geliyordu. Sonra bir adım geri çekildi. Adım, küçük ama anlamlıydı; botu, bir yaprağı ezdi. Lysander’ın gözleri bunu fark etti. O küçücük geri adımı. Çatlak. Küçük bir çatlak, ama büyüyen.
İsyan kılıçla başlamıyordu. Bir geri adımla başlıyordu. Lysander bunu anladı. İçinde bir hesaplaşma yaşandı; kazanabilirdi, ama bedeli ağır olurdu. Savaş çıkarsa kazanabilirdi. Ama kaybedeceği şey kan değil, otorite olurdu. Şüphe bulaşmıştı. Klan üyelerinin yüzlerinde, hafif bir huzursuzluk belirdi; bazıları birbirine fısıldadı.
Aurora tekrar piyanonun başına oturdu. Oturuşu zarifti; elleri, tuşlara dokundu. “Bu gece kimseyi zorlamayacağım,” dedi. “Ama çalacağım.” Sesi, sakin ve davetkardı. Ve çaldı. Bu kez melodi farklıydı. Ne meydan okuma ne yas. Bir davet. Yumuşak ama güçlü. Akorlar genişti; içlerinde boşluk vardı. O boşluk, dinleyene yer bırakıyordu. Müzik, mağaradan taşarak ormana yayıldı; her nota, bir çağrı gibiydi. Rüzgâr, tekrar esmeye başladı; yapraklar, ritme uydu. Dışarıdaki vampirler, hareketsiz kaldı; bazıları gözlerini kapadı.
Lysander hareketsiz durdu. Gözleri kapandı. Sadece bir saniyeliğine. Bir saniye. Yüzyıllık bir vampir için bir saniye hiçbir şeydir. Ama o saniyede bir anı geri döndü. O salon, o kadın, o müzik. Sevgi, bir an için içini doldurdu; acı verici, ama gerçek. Gözlerini açtığında, yüzü sertleşmişti.
Müzik bittiğinde orman nefes aldı. Rüzgâr, hafifledi; yapraklar sakinleşti. Lysander gözlerini açtı. Aurora’ya baktı. Viktor’a baktı. Ardından klanına. Gözleri, her birini taradı; otoritesi hâlâ oradaydı, ama çatlak büyümüştü. “Bu bitmedi,” dedi sakin bir tonla. Sesi, düşük ama kararlıydı. Ama saldırmadı. Dönmediğini belirtti; pelerini rüzgârda savruldu. Adımları, ağır ve kontrollüydü. Klanı onu izledi. Hepsi değil — biri, o genç olan, yerinde kaldı. Kararsız. Yüzü, tereddüt doluydu; gözleri Lysander'ın sırtına dikiliydi.
Lysander ormanın karanlığına karıştı. Gölgeler onu yuttu; adımları uzaklaştı. Gerilim çözülmedi. Ama kan akmadı. Hava, hâlâ gergindi; ama şiddet yoktu. Mağaranın önünde hâlâ üç vampir vardı: Viktor, Aurora ve diz çöken yabancı. Bir de yerinde kalan genç. Genç vampir, hafifçe titriyordu; elleri yumruk yapılmıştı.
Aurora genç vampirin gözlerine baktı. Bakışı, yumuşak ve anlayışlıydı. “Kalmak zorunda değilsin,” dedi. Sesi, nazikti; bir annenin sesi gibi. Genç yutkundu. Boğazı kuru gibiydi; sesi titrek çıktı. “Ama… gitmek de istemiyorum.” Gözleri, yere indi; utanç ve merak karışımı.
Viktor hafifçe başını eğdi. “O zaman dinle.” Sesi, teşvik ediciydi; hançerini kınına koydu. Metalin sesi, hafif bir çınlama yarattı.
Aurora tekrar tuşlara dokundu. Bu kez melodi daha küçük, daha içtendi. Sadece mağara için. Sadece o an için. Nota, hafif ve samimiydi; her akor, bir hikaye anlatıyordu. Mağaranın duvarları, sesi yankıladı; ay ışığı, piyanoda dans etti.
Orman dinledi. Yapraklar, hafifçe hışırdadı; rüzgâr, müziğe eşlik etti. Gece, sessizce akıyordu; yıldızlar, gökyüzünde parlıyordu.
Ve o gece, savaş başlamadı. Ama daha güçlü bir şey başladı. Seçim. Seçim, bir tohum gibi ekilmişti; büyüyecek, yayılacaktı. Vampir dünyasında, yeni bir çağın habercisiydi. Aurora'nın müziği, sadece bir melodi değildi; bir devrimdi. Viktor, Aurora'nın yanında durdu; elini omzuna koydu. Sıcaklık, vampir teninde nadir bir histi; ama şimdi, gerçekti.
Genç vampir, yavaşça yaklaştı; diz çöken yabancı ayağa kalktı. Dörtlü, mağarada toplandı. Müzik, onları birleştirdi; konuşmalar başladı. Fısıltılar, hatıralar paylaşıldı. Yabancı, geçmişini anlattı: doğu ormanlarından gelen bir gezgin, yüzyıllardır yalnız. Genç, klanındaki baskıyı dile getirdi: Lysander'ın katı kuralları, duyguları bastırma zorunluluğu. Aurora, dinledi; Viktor, korudu.
Gece ilerledikçe, müzik devam etti. Farklı melodiler, farklı hikayeler. Orman, tanık oldu; ay, battı. Şafak yaklaşırken, grup dağılmadı. Bir bağ oluşmuştu; kırılgan, ama güçlü.
Lysander, kaleye döndüğünde, salon boştu. Klan üyeleri, dağılmıştı; bazıları düşünceli, bazıları öfkeli. Lysander, pencereye yaklaştı; dışarıya baktı. Orman, karanlıktı; ama müzik hâlâ kulaklarında çınlıyordu.