Sonunda boş bir sokak buldum; terk edilmiş bir çıkmaz sokak. Çatılardan sarkan yağmur olukları, aşağıya ağır perdeler halinde su akıtıyordu. Jeep’i sert bir manevrayla kenara park ettim. Motor sustu, yağmurun sesi tek hâkim oldu. Kabinin içinde nem, yağ ve metal kokusu ağırlaştı. Konuşmamıştım. Konuşmamayı seçmiştim. Ama bu sessizlik, bana ihanet eden bir bıçak gibi, öfkemi yalnızca keskinleştirdi. İçimdeki buz, kat kat büyüyordu.
Tobias yanımda hâlâ sessizdi, ama ben onun gerginliğini bedeninden yayılan titreşim gibi hissedebiliyordum. Konuşmadığım her saniye, suskunlukla beslenen içimde ki canavarı büyütüyordu.
“Orada olan da neydi!?” diye patladım. Sesim öyle bir tondaydı ki, Jeep’in kapalı kabininde yankılandı, camlar ince bir ürpertiyle titredi. Nefesim göğsümden hiddetle fışkırıyor, kelimelerim yağmurun gürültüsünü bastırıyordu. “Sınırı aşıyorsun Tobias! Seni daha kaç kez uyaracağım… Senin derdin ne?”
Yanımda oturan beden sessizce kasıldı. Tobias’ın bakışları hâlâ ön camın yağmurla bulanıklaşan manzarasına sabitlenmişti. Bana dönmedi, dönmek istemedi belki de. Çenesindeki hatlar, gerilen kasları ve dudaklarının kenarında beliren sert çizgi, öfkem kadar ağır bir inat taşıyordu.
“Hiçbir şey.” dedi sonunda, kelimeleri bıçak gibi kısa, keskin, soğuktu. Yüzüne gölge düşmüştü, gözleri görüş açımda değildi ama bakmadığını hissediyordum. Belki de bakamıyordu. “O dedektife güvenmiyorum. Tepkimde haksız olsam da, aynısını yine yaparım.”
Cevabı duyduğumda içimdeki buz biraz daha çatladı ama bu çatlaklardan öfke sızıyordu. Hızla atkımı boğazımdan çözdüm, kucağıma bıraktım. Bir hareketle deri ceketimi de sıyırıp arka koltuğa attım. Üzerimde yalnızca kapüşonlu ceketim kalmıştı; kumaş tenime yapışıyor, içimdeki ateşi ve buz gibi soğuğu aynı anda hapsediyordu.
Bedenim iki zıt güç tarafından çekiştiriliyordu: bir yanım yanıyor, diğer yanım buz kesiyordu. İçimdeki duygusal gelgitler, sanki bedenimin her hücresinde kavga ediyordu. Başımı geriye atıp sürücü koltuğunun sertliğine yasladım. Gözlerimi bir anlık kapattım. Sakinleşmem gerekiyordu. Tobias yanımda birden ağır bir nefes verdi. Omuzları, sanki sırtına yüklenmiş tonlarca yükten kurtulmak ister gibi düştü. Yağmurluğunun kapüşonunu başından çekip çıkardı. Saçları, yağmurla yapışıp sertleşmişti; şimdi diken diken olup, yukarı havalanmıştı. Yana kaymış yüzüne bakarken, onu ilk kez düşünceli gördüm. İlk kez yaptığı hareketin sonuçlarını tarttığını, belki de bir parça pişmanlık duyduğunu hissettim. Ama emin olamıyordum—çünkü Tobias hiç pişman olmazdı. Yüzünde muzip bir gülüş eksiksizce yayılır ve gözlerinde eğlenir bakışlar olurdu.
Parmaklarımı dizlerimin üzerinde sıktım. Kendi zihnimden geçen sözler, fısıltılar gibi kulaklarımı dolduruyordu. Sancta Custos… böylesi bir kurumla hangi vampir uğraşmak ister ki? Bu, yalnızca aptallık değil, düpedüz intihardı. Ve Tobias bunu yapmıştı.
Benim içinse… bir asır boyunca avcılardan kaçmıştım. Onlar beni her köşede beklemiş, ben her seferinde kurtulmuştum. Kaçmak artık bana bir spor, bir oyun gibiydi. Belki de ölümle oynadığım tehlikeli bir hobiydi bu. Ama Tobias’ın tek bir aptalca hareketi… hem kendisinin hem de benim hayatımı aynı anda tehdit ediyordu.
Yağmurun sesi Jeep’in tavanında sertleşti. Sanki gökyüzü bile bu kavganın, bu gerilimin üzerine bastırıyordu. İçimdeki buz biraz daha kalınlaştı.
Yanımda Tobias’ın bedeni kasılmıştı. Bir süre sadece nefes alışını duydum; ağır, öfkeli ve düzensiz. Sonra, yavaşça başını bana çevirdi. Yeşil gözleri doğrudan gözlerime kilitlendiğinde, kalbimdeki buz bir an çatladı. Bakışlarında gizleyemediği bir öfke vardı, evet ama altında başka bir şey daha: endişe. Wampirler insani duyguları insanlardan daha derin hissederdi. Hisler daha baskın ve sarsıcı olurdu.
“Mary.” dedi, sesi neredeyse bir fısıltıydı. “O adama güvenmemelisin.”
Kaşlarımı çattım, dudaklarımı kıstım. “Güvenmiyorum!” dedim, sesim bir an yükseldi. “Riley Sinclair o benim için sadece bir tehdit. Senin gördüğünü ben görüyorum. Senden daha fazla hayat tecrübem var. Ve senin gibisiyle de ilk kez karşılaşmıyorum Tobias Cohen. Senin gibi kanıma saplantılı wampirlerin sonu hep aynı oldu. Ölürken gördükleri son yüz bana aitti.”
Tobias’ın gözleri parladı. Çenesindeki kaslar daha da gerildi. Bir anlık sessizlikten sonra, dişlerinin arasından zorla çıkan kelimelerle konuştu. “Kanına saplantılı değilim. Senin kanını reddettim. Ve o dedektif... sana baktığında ne düşündüğünu göemiyor musun? O adam sana sadece bir görev olarak bakmıyor.”
İçimde öfke ve ürperti birbirine dolandı. Başımı iki yana salladım, saçlarım nemden ağırlaşıp yana yapıştı. “İstediğini düşünmek de serbestsin. O dedektifle aramda hiçbir şey olamaz. O gözümde sadece Sancta Custos’un köpeği.”
Tobias’ın bakışları sertleşti. Yakınlaştı, aramızdaki mesafe daraldı. “Bende gerekirse seni koruyabilirim. Ve ben seni elimden kaçırmaya niyetli de değilim.”
Sözleri havada asılı kaldı. Jeep’in içi, sanki daha da daraldı. Gözlerim hafifçe yanmaya başladı—kızılın kıyısında dolaştığımı hissediyordum. Histerik bir şekilde kahkaha attım. “Sen kendini benden koru. Bu son uyarım. Son kez altını çiziyorum. Kendini istersen bugün öldür. Ama beni riske edecek bir davranışta daha bulunursan, seni günün ilk ışıklarıyla baş başa bırakırım.”
Tobias gözlerini kısmış, çenesini ileri itmişti. Jeep’in dar kabininde nefes alışlarımız birbiriyle çarpışıyordu. Birkaç saniyeliğine hiçbir şey söylemedi. Yalnızca gözlerimin içine öyle bir bakışla kilitlendi ki, boğazımda dikenli bir yumru hissettim. Sonra fısıltıya yakın ama buz gibi bir sesle konuştu. “Denemeye kalkarsan… günün ilk ışıklarıyla beni yakmadan, senden önce ben seni öldürürüm. Kanının son damlasına dek... Kuruyana kadar içilip, ölmek hak etmediğin bir son olur.”
Bedenim gerildi. İçimdeki öfke hızla buzdan bir bıçağa dönüştü, sanki kalbim kaburgalarımı delip çıkacak gibiydi. Dudaklarım titredi, ama korkudan değil; öfkenin kontrol edilemez taşmasındandı. “Takıntılı değil de saplantılı olduğunu zaten biliyorum ama dediğin gibi bana değil kanıma. Ölüm senaryonda bile başrol kanım. Hayal kırıklığı.”
O ise sadece güldü—acımasız, kesik, insanı ürperten bir kahkaha. “Ziyan olmana izin vermezdim.” dedi, sivri dişlerini göstererek. “Eğer seni öldürecek olsaydım. Bunu istemiyorum Mary.”
“Siktir git Cohen!” diye bağırdım. “Gece yarısına kadar gözüme görünme!”
Tobias bana bakmadan, eli kapı koluna uzandı. Kısa bir nefes anımda, kapı bir çarpıntı gibi açılıp kapandı ve Tobias Cohen artık yanımda oturmuyordu. Jeep’in içi onun varlığıyla ağır, yokluğuyla daha da boğucu bir hâle gelmişti. Hangi yöne gittiğini seçmeye çalışmadım. Parmaklarım hâlâ direksiyonun üzerinde titrerken motoru çalıştırdım, lastiklerin yağmurla yıkanmış asfaltta çıkardığı hırıltılı sesle dönüş yoluna saptım.
Evim, sokağın sonunda, yağmurdan parlayan kaldırımların ardında yükseliyordu. Annemin SUV’ı garaj yolunda değildi. Dün gece geç geldiğimde uyuyordu, sabah da erkenden işe gitmişti. Bana neden geç geldiğimi sormamıştı bile. Küs değildik ama aramızda sessiz, ince bir kırılganlık vardı; söylenmeyen sözlerin ördüğü, görünmez bir duvar. Telefonla aradığımda açmamıştı. O an, evin kapısından içeri girerken parmaklarım tuşlara hızlıca kaydı ve ona Anastasia’da kalacağıma dair bir mesaj attım. Sam’de iki hafta kaldığım için onun adını anmak bile riskliydi; çünkü annem, eğer Sam’i bahane ettiğimi düşünseydi, hiç tereddüt etmeden Collins ailesinin kapısına dayanırdı. Önceki sefer yaptığı gibi sabırlı ve sakin olmazdı.
Ayağımla kapıyı iterek arkamdan kapattım. İçerideki hava dışarıdan daha sessiz, daha ağırdı; sanki duvarlar bile uykudaydı. Annem işten geç dönecekse mesajımı muhtemelen saatler sonra görecekti. Çantamı omzumdan kaydırıp merdivenlere çıktım, adımlarım ahşap basamaklarda boğuk tok sesler çıkarıyordu. Odamın kapısını kapattığımda, dışarıdaki yağmurun sesi bile zayıfladı; yalnızca kalbimin ağır, ritmik vuruşları kaldı.
Çantamı yere bırakarak banyoya yöneldim. Küvetin musluğunu çevirdim, ılık su taş gibi sessizliği delerek yükseldi. Buhar hızla yüzeye yayıldı, aynanın yüzeyine ince bir sis tabakası oturdu. Soyunurken tenime yapışan kıyafetleri çıkarıp bir kenara attım. Küvete girdiğimde su derime dokundu; önce serin bir ürperti, sonra yavaş yavaş sarıp sarmalayan bir sıcaklık. Sanki içimdeki buzla ateşin kavgasını yatıştırıyordu. Suya gömülürken gözlerim kapanmıştı. Eğer Solani Consortium’un duvarları içinde olsaydım, banyomu hizmetkârlar hazırlar, her ayrıntıyı onlar düşünürdü. Gizlilik, mahremiyet, kişisel sınırlar orada yalnızca kelimeydi; önemsenmezdi. İnsan sıcaklığından uzak soğuk dokunuşlar, bir ölümsüz için daima mesafesiz, bazen de boğucu olurdu. Şimdi, kendi küçük banyomda yalnız kalmak, kendi bedenime kendi elimle dokunmak mahremiyeti ne kadar çok sevdiğimi bana hatırlatıyordu.
Suyun içinde dakikalarca sessiz kaldım, parmak uçlarımda buruşan derinin kayganlığını hissettim. Sonunda doğrulup küvetin kenarına çıktım; bedenimden sicim sicim akan su, fayansların üzerinde yankılanan ince damlalar bıraktı. Havluyu sıkıca bedenime doladım. Saçlarım nemden kıvır kıvır olmuştu; başka bir havluyu başıma sardım.
Odama geçtiğimde gözlerim kıyafet rafına kaydı. İlk izlenim önemliydi. Sanırım. Raflardan siyah, geniş yakalı siyah bluzumu aldım. İki gün önce giydiğim bordo bluzuma benziyordu. Kumaşı bedenimi sarıp üzerime tam oturacaktı. Koyu renk mavi, bol paçalı pantolonumla uyumlu olacaktı. İpek gecelikler, inci kolyeler, yaldızlı balo elbiseleri… Onlar yüz yıl öncesinde kalmıştı. Günümüzün pratik kıyafet anlayışı bana daha yakın, daha az gösterişli ama daha keskin geliyordu. İç çamaşırlarının basitleşmesi—bundan hiç şikayetçi değildim.
Ama o sırada gözüm rafın köşesine takıldı. Sara’nın son okul gününde giydiği örgü kazağı. Mavi kazağımın üzerine özenle katlanmış, sakince duruyordu. Ellerim titreyerek ona uzandı. Kumaşı elime aldığımda, kokular birbiriyle karışmıştı ama Sara’nın kokusu hâlâ baskındı. Yıpranmış, aylar öncesinden kalma bir koku olmasına rağmen hâlâ canlıydı. Burnuma götürdüm, derince soludum. Çiçeklerden daha yumuşak, sabah rüzgarından daha iyi hissettiren bir koku. Dokunulamayacak kadar narin; ellerinle tutmaya kalktığında, yok olacak kadar kırılgan. Kazağı göğsüme bastırdım, sanki onun varlığını yeniden çağırabilir gibi. Ayaklarımın bağı çözüldü, yere çömeldim. Gözlerim acıyla yandı, yaşlarım taşmak için hazırdı ama akmasına izin vermedim. İçimdeki sızıya rağmen nefesimi düzenledim, derin bir iki solukla kendimi toparladım. Sara’nın kokusu, geçmişin silinmeyen bir parçası gibi kalbime işliyordu.
Ayağa kalktım. Kazağı dikkatlice katlayıp yanıma alacağım çantama yerleştirdim. Eğer buluşacağım vampirler gerçekten yardım edecekse, kokuyu takip etmeleri gerekirdi. Daha önce sürüye bir sweatshirt bırakmıştım; kokunun izini sürdüklerinde hedefi teoride daha kolay bulurlardı. Pratikte ise yaramamıştı ama bir kez daha denemeye değerdi. Pencereden dışarı baktım. Yağmur hâlâ yağıyordu, gökyüzü ağır bir gri örtüyle parça parça kaplıydı. Ay güneşten çaldığı gür ışığıyla bulutların ardında belirgindi. Ay’ın en tepe noktaya yükseldiğinde beni bekleyen misafirlerimle görüşecektim.
Geriye doğru bir iki adım attım, parmaklarım cebimdeki telefona kaydı. Ekranı açtım; annemden hâlâ ne bir arama vardı ne de mesaj. İçimden yükselen boşluk hissi, ekranın soğuk ışığı gibi gözlerime vurdu. Evde iki saate yakın vakit geçirmiştim. Bu süre içinde anneme yemek hazırlamıştım; çünkü en son ne zaman doğru dürüst yemek yediğini kendisinin bile hatırlamadığından emindim. Dolaptan sebzeleri çıkardım, doğrayıp güveci hazırladım. Baharatların kokusu mutfağı doldurdu, sıcak bir yaşam belirtisi gibi. Güveci fırına koydum, pişerken çıkardığı buğu mutfağın camlarını hafifçe buğuladı. Yemek hazır olduğunda ise, kapağı kapalı halde fırında bıraktım ki sıcaklığını korusun. Küçük bir not kağıdına titrek ama kararlı harflerle yazdım: Senin için, fırında.
Saat on bire yaklaşırken, deri ceketimi üzerime geçirerek verandadan aşağı indim. Hava hâlâ yağmurluydu, damlalar ahşap basamaklara ağır, ritmik bir tempo bırakıyordu. Jeep’in kapısını açtım, sırt çantamı yan koltuğa bıraktım. Kontağı çevirdiğimde motorun uğultusu, evin sessizliğini yırtarcasına yükseldi. Direksiyonun başında derin bir nefes aldım; önümdeki yol beni bekliyordu.
Harry ve sürünün hâkimiyetinde olan ana yol ve orman bölgesinden uzak durmaya özen gösterdim. Onların kokusunu, varlığını üzerimde istemiyordum. Kurtlarla yaşanacak bir sorun, bu geceyi daha başlamadan mahvedebilirdi. Bu yüzden daha az kullanılan, kimsenin dikkatini çekmeyecek yan yolları seçtim. Farların ışığı dar patikalarda titreşiyor, yağmur damlaları camın üzerinden hızla aşağı süzülüyordu. Hızımı sabit tuttum. İçimde belli belirsiz bir gerilim vardı; Coraline öngörülerinde ne kadar haklıysa, benim nereye gittiğimi ya da duracağım yeri şimdiden biliyor olmalıydı.
Frost’un dışına sürdüm. Yoldaki tabelada büyük harflerle yazan sözler farların ışığında parladı: “Frost’tan Ayrılıyorsunuz. Görüşmek Üzere.” Gecenin tenine kazınmış bir veda gibiydi.
Yol uzadıkça, Jeep’in lastikleri Chugach Ulusal Ormanı’nın dışındaki gölgelere yaklaşmaya başladı. Mount Williwaw Dağların kuzey doğu yönünde yükselen karanlık siluetleri, ufku yutmuş gibiydi. Sürünün bölgesinden ne kadar uzaklaşırsam, içimdeki rahatlama da o kadar artıyordu. Sonunda Jeep’i, kara ladinlerin kalın gövdeleri arasında kalan gölgeli bir kuytuya bıraktım. Motor sustuğunda ormanın uğultusu, yağmurun ritmi ve uzaklardan gelen gece kuşlarının çığlıkları duyulur oldu.
Çantamı elime aldım, kapıyı sessizce kapatarak araçtan indim. İlk adımı attığımda, karanlık üzerime devrilen bir dalga gibi geldi. Yağmur damlaları yüzüme vuruyor, boynumdan aşağı doğru sicim gibi akıyordu. Umursamadım. Adımlarımı kararlılıkla atarken, derin nefesler aldım. Ciğerlerime dolan hava nemli, soğuk ama kokusuzdu. Hiçbir yabancı iz yoktu. Beklediğim gibi; Tobias onların kokularını ustalıkla gizlemiş olmalıydı. Varlıklarına dair en ufak bir iz bile bulamadım.
Başımı kaldırıp gökyüzüne baktım. Bulutlar kısa bir anlığına aralandı ve Ay’ın gümüş ışığı, ormanın zifiri karanlığını yardı. O ince ışık huzmeleri, karşımdaki bir silueti aydınlattı.
Bir kadın. İnce yapılı, uzun boylu. Siyah saçları kahverengi kürk yeleğinin üzerinden kalçasına kadar dökülüyor, yağmurun damlaları o saç tellerinde parıldıyordu. Yeleği nemli görünüyordu. Teninde çoktan terk edilmiş bir yaşamın izleri vardı; ölümün soğuk ama garip bir şekilde büyüleyici bir donukluğu. Gözleri—hayır, irisleri inciler gibi yuvarlak, gümüşî bir parıltıyla gecenin karanlığını deliyordu. Nefesim boğazıma düğümlendi. Oysa o bana, beni çok önceden tanıyormuş gibi bakıyordu. Gözlerinde yabancılıktan çok, eski bir dostu yeniden görmenin şaşkın ama sıcak sevinci vardı. Dudaklarının kenarında yeni fark edebildiğim bir gülümseme belirdi. Yıllar süren ayrılıklardan sonra gelen tanıdık bir selam gibiydi.
Göğsünden heyecanlı bir iç çekiş yükseldi. Ben çenemi dikleştirip, kaşımı hafifçe kaldırarak karşılık verdim; belli etmesem de tetikteydim. Oysa o, sedirin dalında incelikle duruyordu. Parmakları, kırılgan görünen ama güçlü bir hatla ağacın gövdesine yaslanmıştı.
Sonra burnundan derin bir nefes aldı. Benim kokumu ciğerlerine çektiği anda göz bebekleri büyüdü, gümüş ışıkla doldu. Her şey bir anda oldu—belki beş, belki on milisaniye içinde. Coraline Blackson, bulunduğu yirmi metrelik daldan aşağıya atladı. Yağmur, düşüşünü daha da vahşi gösteriyordu. Aramızdaki on metreyi tek bir zıplayışla kapattı.
Ben saldırıya hazırlanmıştım, ayağımla karnını hedef alacak bir darbe için bacak kaslarım gerilmişti. Ama o, hiç beklemediğim bir şey yaptı. Buz gibi kollarıyla bana sarıldı. Ve kollarının soğuğu, içten bir kıkırtının sıcaklığıyla kırıldı. Samimiydi. Çocuksu ve aynı anda ürkütücü derecede gerçekti. Coraline Blackson, gece ormanının ortasında hiç tanımadığı bana sıkıca sarılıyordu. Ve kıkırdıyordu.