17. BÖLÜM

2775 Words
Aylar geçti. Kırmızı sisin son kalıntıları da çoktan dağılmış, köyün üzerinde asılı duran o uğursuz perde tamamen silinmişti. İlk haftalar herkes gökyüzüne kuşkuyla bakmış, her sabah güneşi sanki ilk kez görüyormuş gibi temkinle karşılamıştı. Gökyüzü, eskiden pembemsi bir tonla lekelenmişken şimdi saf maviydi; bulutlar beyaz, pamuksu, rüzgarla yavaşça sürüklenen. Güneş ışınları, evlerin saman kaplı çatılarında parlıyor, taş duvarları ısıtıyor, sokaklardaki gölgeleri uzun ve yumuşak kılıyordu. Köylüler, kapılarını açarken önce başlarını kaldırıp bakıyorlardı; bir alışkanlık haline gelmişti bu, bir tür ritüel. Çocuklar bile oyun oynarken ara sıra durup göğe göz atıyor, sonra kahkahalarına devam ediyorlardı. Ama zaman, en keskin korkuları bile törpüler. Günler uzadı, ekinler boy verdi, çocukların kahkahası tekrar sokaklara yayıldı. Tarlalar, yeşil bir örtüyle kaplanmıştı; buğday sapları rüzgarda dalgalanıyor, çiçekler renk renk açıyordu. Sokaklar, ayak sesleriyle doluyordu; kadınlar kuyu başında su çekerken sohbet ediyor, erkekler tarlalarda ter döküyordu. Hayat, inatçı bir ot gibi taşların arasından yeniden çıktı – küçük filizler, çatlaklardan sızan, güneşe uzanan. Kilise onarıldı. Eski taş duvarlar, ritüelin yarattığı çatlaklarla doluymuş gibi görünüyordu; ama köylüler bir araya gelip onardı onları. Çekiç sesleri gün boyu yankılandı, harç karıldı, taşlar yerlerine oturdu. Kırılmış kürenin yerinde artık sade bir taş levha vardı. Levha, gri granitdendi; pürüzsüz yüzeyi, güneş ışığında hafifçe parlıyordu. Kenarları, basit bir oyma ile süslenmişti – bir haç, etrafında dairesel bir çizgi, sembolik bir koruma. Mikhail, parçaların hepsini topladığını söylemişti. Hepsini. Küçük kırıntıları bile. Parçaları, bir çanta içinde toplamıştı; her biri donuk kırmızımsı bir tondaydı, kenarları keskin ve tehlikeli. Onları eritmiş, gümüşle mühürlemiş, ardından köyün dışındaki kayalıklara gömmüştü. Kayalıklar, bataklığın ötesinde, rüzgarın sürekli estiği bir yerdi; taşlar gri ve sert, yosunla kaplı. Mikhail, gömerken bir dua mırıldanmıştı – eski bir dilde, ritüel kelimeleri. “Toprak artık saf,” demişti. Sesi, emin ama altında bir şüphe taşıyordu. “En azından yüzeyde.” Kelimeleri, rüzgarda dağılmıştı; ama grubun aklında kalmıştı. Aurora her sabah kilisenin basamaklarında durmayı alışkanlık haline getirmişti. Basamaklar, aşınmış taştandı; yılların ayak izleriyle oyulmuş, kenarları yuvarlaklaşmış. Güneş doğarken oraya oturuyor, köyün uyanışını izliyordu – horoz ötüşleri, kapı gıcırtıları, uzak bir inek böğürtüsü. Artık kılıcı elinde değil, sırtındaydı. Kılıç, deri kınında asılı duruyordu; gümüş kaplama hala yerindeydi ama rune’lar biraz daha soluk görünüyordu. Güneş ışığı, rune’ları vurduğunda hafif bir parıltı yayıyorlardı, ama eskisi gibi değil – sanki enerjileri azalmıştı. Ritüelden sonra içlerindeki ateş bir süre daha hissedilmişti; haftalar boyunca geceleri hafif bir ısı yaymış, sonra yavaş yavaş sıradan bir çeliğe dönüşmüştü. Aurora, kılıcın sapını okşarken o sıcaklığı hatırlıyordu; bir an için damarlarında dolaşan o yabancı his, şimdi uzak bir anıydı. Viktor’un omzundaki yara iyileşmişti. Derisi üzerinde ince, soluk bir iz kalmıştı – pembe bir çizgi, dokununca hafifçe sertleşmiş. Kırmızı çizgiden geriye hiçbir şey yoktu. En azından görünürde. İlk zamanlar her gün aynada boynunu kontrol etmiş, en ufak kızıllıkta irkilmişti. Ayna, eski bir cam parçasıydı; çerçevesi ahşap, kenarları tozlu. Yüzünü incelerken kaşlarını çatıyor, parmaklarını boynuna bastırıyordu – nabız normal mi diye. Ama hiçbir şey çıkmadı. Gücü geri geldi. Tarlalarda çalışmaya başladı; baltayı eskisi gibi savuruyor, odunlar çatırdayarak yarılıyordu. Çocuklara güreş öğretiyordu; meydanda, çimenlerin üzerinde yuvarlanıyorlar, kahkahaları havayı dolduruyordu. Viktor'un kahkahası yeniden yüksek çıkıyordu – gür, derin bir ses, etrafındakileri neşelendiriyordu. Adrian daha az konuşur olmuştu ama müziği değişmişti. Artık melankolik melodiler yerine daha hafif ezgiler çalıyordu. Enstrümanı, telleri gümüşten, gövdesi cilalı ahşaptan; akşamları meydanda oturuyor, parmakları tellerde dans ediyordu. Köy meydanında akşamları küçük topluluklar oluşuyor, insanlar şarap fıçılarını açıyor, dans ediyordu. Şarap, koyu kırmızı; bardaklarda dolanıyor, ateşin ışığında parlıyordu. Danslar, halk ezgileriyle; ayaklar toprağa vuruyor, etekler dönüyordu. O uğursuz ters melodi bir daha duyulmamıştı. En azından açıkça. Adrian, bazen geceleri yalnızken tellere dokunuyor, ama o eski notaları çalmıyordu – korkudan mı, yoksa unutmak için mi belli değildi. Mikhail ise her şeyin normal görünmesine en az inanan kişiydi. Kitaplarını yeniden düzenledi – eski ciltler, sayfaları sararmış, kenarları yıpranmış. Kilisenin arka odasını küçük bir araştırma alanına çevirdi. Oda, dar ve loştu; raflar kitaplarla dolu, masada şişeler sıralı – renkli sıvılar, etiketler üzerlerinde Latince yazılar. Kurutulmuş otlar, tavandan asılı; kokuları keskin, bitkisel. Tuhaf işaretler çizilmiş parşömenler, duvara iğnelenmiş – diyagramlar, ağ yapıları gösteren. “Ağ sistemleri,” diye mırıldanıyordu sık sık. Sesi, odada yankılanıyordu; parmağı parşömen üzerinde geziniyordu. “Merkezsiz organizmalar. Mantar kolonileri gibi. Bir kısmı ölür, diğer kısmı devam eder.” Ama her test, her deneme sonuçsuz kalıyordu. Şişeleri karıştırıyor, damlaları mikroskop altında inceliyor – ama hiçbir anormallik yoktu. Ne kuyudan gelen nabız geri dönmüştü ne de toprakta kırmızı damarlar görülüyordu. Kuyu, meydanın ortasındaydı; taş kenarlı, derin. Su, berrak; damlalar düşerken sadece su sesi çıkarıyordu. Aylar ilerledikçe korku, anıya dönüştü. Anılar, akşam sohbetlerinde anlatılıyordu – ateş başında, sesler alçak, gözler uzaklara dalmış. Köylüler, ritüeli hatırladıkça ürperiyor, ama sonra gülüyorlardı – "Geçti gitti" diye. Sonbahar geldi. Yapraklar sarardı, rüzgar soğudu. Ekinler biçildi, saman balyaları istiflendi – yüksek yığınlar, tarlaların kenarında duran. Bataklık kurumuş görünüyordu; su seviyesi düşmüş, kenarlardaki yosunlar sararmıştı. Yosunlar, kahverengi lekeler halinde kurumuş, ayak altında çıtırdıyordu. Çocuklar oraya yaklaşmalarına izin verilmediği günleri unutmuş gibiydi. Küçük gruplar halinde kenarına kadar gidiyor, taş atıyor, kurbağaların peşinden koşuyorlardı. Kurbağalar, yeşil ve kaygan; su kenarında zıplıyor, vırakları bataklığı dolduruyordu. Aurora bunu ilk fark ettiğinde içi huzursuz oldu. Bir akşam, meydanda otururken çocukları izliyordu; kahkahaları, bataklığın yönünden geliyordu. “Çok erken,” dedi bir akşam. Sesi, Viktor'a dönük; ateşin ışığında yüzü gölgelenmişti. “İnsanlar çok çabuk unuttu.” Viktor omuz silkti. Omuzları geniş, güçlü; gömleği terliydi günün yorgunluğundan. “Unutmak iyidir. Yoksa yaşanmaz.” Kelimeleri, bir felsefe gibiydi; gözleri ateşe dikili, alevler dans ediyordu. “Ya unutulması gereken bir şey değilse?” Aurora gözlerini ondan ayırmadan sordu. Bakışı sert, sorgulayıcı; içinde bir ateş yanıyordu hala. Viktor cevap vermedi. Sadece ateşe bir odun daha attı; kıvılcımlar yükseldi, havada dağıldı. Köydeki hayat küçük ayrıntılarla doluydu artık. Sabahları fırından ekmek kokusu yükseliyor – sıcak, mayalı bir koku, sokakları saran. Demirci dükkânından çekiç sesleri geliyor – ritmik, metalik, yankılanan. Kuyu başında kadınlar su taşırken dedikodu yapıyordu; kovalar ağır, su damlaları yere sıçrıyordu. Kuyudan gelen ses artık sadece su sesiydi. Damla damla, sıradan – derinlerden gelen, yankılanan. Ama Aurora bazen gece uyanıyordu. Yatağında doğruluyor, karanlığa bakıyordu. Göğsünde o eski ağırlığı arıyordu. Nabzını dinliyordu. Sadece kendi kalbi atıyordu. Düzenli. İnsanî. Parmaklarını boynuna bastırıyor, ritmi sayıyordu – bir, iki, üç... Ama bazen, çok derinde bir şüphe kalıyordu. Bir gece, rüzgâr sert esti. Çatılar uğuldadı – ahşap kirişler gıcırdıyor, pencereler sallanıyordu. Aurora yatağında doğruldu. Bir an için, çok derinden gelen bir titreşim hissettiğini sandı. Yatağın tahtası mı gıcırdamıştı? Yoksa…? Kalbi hızlandı; elleri soğuk terle kaplandı. Kalktı. Pencereye yürüdü. Köy karanlıktı, ay bulutların arkasına saklanmıştı. Yıldızlar, seyrek ve soluk. Uzaktan, bataklığın yönünde hafif bir sis vardı ama beyazdı, sıradandı. Hiçbir kırmızılık yoktu. Sis, ağaçların arasında dolanıyordu; hafif, nemli. Kendini zorlayarak geri yattı. Yastık, sertti; battaniye ağır. Gözlerini kapadı, ama uyku gelmedi – zihni dönüyordu, anılarla dolu. Ertesi sabah hiçbir şey olmamış gibiydi. Güneş doğdu, kuşlar öttü, köy uyanıştı. Kışa girerken köy daha da sakinleşti. Rüzgar, soğuk ve keskin; dalları kırıyordu. Kar ilk kez düştüğünde çocuklar çığlık atarak dışarı fırladı. Kar taneleri, yumuşak ve beyaz; yere düşerken sessizce birikiyordu. Beyaz örtü her şeyi temiz, masum gösteriyordu. Evler, karla kaplanmış; çatılar beyaz, sokaklar sessiz. Bataklık bile donmuştu; yüzeyi ince bir buz tabakasıyla kaplanmış, üstünde rüzgârın sürüklediği kar birikmişti. Buz, şeffaf değildi; mat, altında suyun karanlığı görünüyordu. Aurora, Viktor ve Adrian bir akşam kilisede oturuyordu. Oda, sıcak; şömine yanıyordu, alevler duvarlarda gölgeler yaratıyordu. Mikhail kitaplara gömülmüştü – sayfaları çeviriyor, notlar alıyordu. “Bitti,” dedi Adrian, sessizce. Sesi, ateşin çıtırtısında kayboluyordu. “Gerçekten bittiğini düşünüyorum artık.” Aurora ona baktı. Yüzünde ilk kez saf bir huzur vardı – gözleri parlak, dudakları hafifçe kıvrılmış. “Belki de,” dedi. Kelime, bir umut gibiydi; ama altında bir kuşku. O anda kapı açıldı. İçeri genç bir kız girdi; Lena. On yedi yaşındaydı. Ritüel gecesinde annesini kaybetmişti ama o da hayatta kalmıştı. Yüzü, soluk ama kararlı; saçları kısa kesilmiş, omuzlarına dökülüyor. Son aylarda daha güçlü görünüyordu; saçlarını kesmiş, tarlalarda çalışmaya başlamıştı – elleri nasırlı, adımları emin. “Elimde bir şey var,” dedi çekinerek. Sesi, titrek; gözleri yere dikili. Elini açtı. Avucunda küçük, sıradan bir taş vardı. Gri, pürüzlü – kenarları yuvarlak, yüzeyi tozlu. “Bataklığın kenarında buldum.” Mikhail başını kaldırdı. Taşı aldı, inceledi. Uzun süre baktı. Gözlerini kısarak ışığa tuttu – ateşin ışığında döndürdü, her açıdan baktı. Hiçbir kızıllık yoktu. Taş, sıradan bir kaya parçasıydı; hiçbir titreşim, hiçbir sıcaklık. “Normal,” dedi sonunda. Sesi, rahatlamış; taşı masaya koydu. Lena rahat bir nefes aldı. Gülümsedi. “Sadece emin olmak istedim.” Yüzü, aydınlandı; omuzları düştü. Aurora o an içinde bir şeyin gevşediğini hissetti. Belki gerçekten de her şey bitmişti. Kalbi, hafifledi; bir gülümseme dudaklarına yerleşti. Kış derinleşti. Kar, köyü haftalarca kapladı – sokaklar beyaz, evler izole. İnsanlar evlerine çekildi. Akşamları şömineler yanıyor, hikâyeler anlatılıyordu. Odalar, sıcak ve loş; mum ışıkları titriyor, gölgeler dans ediyor. Eldric’in adı artık fısıltıyla değil, geçmiş bir felaket gibi anılıyordu. Çocuklara ibret olsun diye anlatılan bir efsane – "O geceyi unutmayın" diye. “Bir daha asla,” diyordu köylüler. Kelimeleri, bir yemin gibi; ama zamanla yumuşuyordu. Ve gerçekten de hiçbir belirti yoktu. Günler, sakin geçiyordu; rüzgar uğulduyor, kar erimeden yeni kar yağıyordu. Ta ki bahar gelene kadar. Kar eridi. Toprak yumuşadı – çamur, ayaklara yapışıyor, kokusu nemli ve taze. Bataklık yeniden su topladı ama bu kez berraktı. Su, şeffaf; altında yosunlar yeşil, balıklar kıvrılıyordu. Kuşlar geri döndü – ötüşleri neşeli, gökyüzünü dolduran. Hava tatlılaştı – çiçek kokuları, rüzgarla taşınan. Lena sık sık bataklığa gidiyordu. Yalnız yürümeyi seviyordu. Patikalar, dar ve kıvrımlı; ayakları otlara değiyordu. Suyun kenarında oturuyor, taşları izliyordu. Taşlar, suyun altında parlıyor; dalgalar hafifçe vuruyordu. O geceden beri içinde bir boşluk vardı; annesinin yokluğu gibi – bir acı, derin ve sessiz. Ama doğa ona iyi geliyordu; rüzgar saçlarını savuruyor, su sesi zihnini yatıştırıyordu. Bir sabah erkenden çıktı. Güneş yeni yükseliyordu – turuncu ışık, ufuktan sızan. Çiy taneleri otların üzerinde parlıyordu – küçük mücevherler gibi, ışığı kıran. Köy henüz uyanmamıştı; evler sessiz, dumanlar yükselmemişti. Aurora o sırada kilisenin arkasında kılıç talimi yapıyordu. Kılıç, havada ıslık çalarak dönüyordu; adımları çevik, nefesi ritmik. Viktor odun kesiyordu – balta iniyor, odunlar yarılıyordu. Adrian evinde tellerini akort ediyordu – notalar hafif, deneme gibi. Mikhail notlar yazıyordu – kalem kağıtta kayıyor, mürekkep lekeleri. Gün sıradandı. Güneş yükseldi, köy canlandı – çocuklar dışarı çıktı, kadınlar işlerine koyuldu. Öğleye doğru Lena hâlâ dönmemişti. Başta kimse fark etmedi. Gençler bazen saatlerce dışarıda kalırdı. Ama annesini kaybettiğinden beri onu yakından izleyen komşu kadın, akşamüstü kapıyı çaldı. Kadın, yaşlı ve kırışık yüzlü; elleri titrek. “Lena’yı gördünüz mü?” Aurora başını salladı. “Sabah çıkmış.” “Dönmedi.” Sessizlik. Kelime, oda içinde ağırlaştı; Aurora'nın kalbi tekledi. Bu kelime köyde ağırlık yapıyordu. "Dönmedi" – basit, ama tehditkar. Viktor hemen ayağa kalktı. “Bataklığa bakarım.” Sesi, kararlı; kılıcını kuşandı. Aurora kılıcını aldı. Elleri, sapı sıkıca kavradı; metal soğuktu. Grup tekrar bir aradaydı. Aylar sonra ilk kez aynı bakışla birbirlerine baktılar. O eski gerilim, gölgelerin arasından başını uzatmıştı – gözlerde korku, dudaklarda suskunluk. Bataklığa vardıklarında hava hâlâ aydınlıktı. Suyun yüzeyi sakin, rüzgâr hafifti – yapraklar hışırdıyor. Kurbağalar ötüyordu – vıraklar ritmik, normal. Hiçbir olağandışılık yoktu. Ama Aurora'nın tüyleri diken diken oldu. Lena’nın ayak izlerini buldular. Yumuşak toprakta belirgindi – küçük bot izleri, su kenarına kadar giden. Toprak, nemli ve yumuşak; izler derin. Orada bitiyordu. Su kenarında, izler kayboluyordu – sanki Lena suya adım atmış gibi. Aurora diz çöktü. Toprağa dokundu. Nemliydi. Soğuktu. Parmakları, çamura battı; kokusu bataklık gibi, çürük. “Suya mı girdi?” diye fısıldadı Adrian. Sesi, titrek; enstrümanı sırtında, elleri yumruk. Viktor başını salladı. “Yüzmeyi bilmez.” Yüzü, endişeli; gözleri suyu tarıyordu. Mikhail çevreyi inceledi. Kırık dal yoktu. Sürüklenme izi yoktu. Kan yoktu. Her şey temiz, dokunulmamış. Aurora suya baktı. Yüzey, ayna gibi; kendi yansımasını gördü – yüzü sert, saçları dağınık. Sonra yansıma hafifçe titredi. Rüzgârdan değildi. Su, hareketsizdi. Gözlerini kısarak daha dikkatli baktı. Derinlerde, bir gölge mi? Hayır, hiçbir şey. “Lena!” diye bağırdı Viktor. Ses, bataklıkta yankılandı – ağaçlara çarpıp geri döndü. Kuşlar havalandı, kanat çırpışları havayı doldurdu. Cevap yoktu. Sadece sessizlik, ağır ve tehditkar. Saatlerce aradılar. Sazlıkların arasına baktılar – uzun otlar, ellerini kesen. Donmuş ağaç köklerinin altını kontrol ettiler – kökler eğri büğrü, yosun kaplı. Suyun içine sopalarla yokladılar – sopalar batıyor, çamur kalkıyordu. Hiçbir şey. Yorgunluk, bedenlerini sardı; nefesler ağırlaştı. Güneş batarken Aurora’nın içindeki eski his geri döndü. O tanıdık, derin huzursuzluk – göğsünde bir ağırlık, damarlarında bir akıntı. “Bu sıradan bir kaybolma değil,” dedi. Sesi, alçak; gözleri bataklığa dikili. Mikhail yüzünü buruşturdu. “Belirti yok.” Elleri, kirli; parmakları titriyordu. “Belirti olmaması daha kötü.” Aurora'nın kelimeleri, bir gerçek gibiydi. Gece çöktü. Köy meydanında meşaleler yakıldı – alevler turuncu, duman kokusu. İnsanlar toplandı – yüzler endişeli, fısıltılar yükseldi. “Yine mi?” dedi biri. Ses, kalabalıkta yankılandı. “Hayır,” diye sertçe karşılık verdi Viktor. “Bu farklı.” Ama sesinde şüphe vardı. Ama farklı olduğuna kimse tam ikna değildi. Kalabalık, dağıldı; evler karanlık. Aurora o gece uyumadı. Kilisenin içinde tek başına oturdu. Kılıcını dizlerinin üzerine koydu – metal parlıyordu mum ışığında. Gözlerini kapadı. Nabzını dinledi. Sadece kendi kalbi – hızlı, endişeli. Ama… Çok derinde, çok zayıf bir titreşim vardı. Bir melodi değil. Bir ritim de değil. Sanki… boşlukta yankılanan tek bir nota. Nota, zihninde dönüyordu – yüksek, ama uzak. Gözlerini açtı. Kilisenin taş duvarlarına baktı. Hiçbir kırmızı damar yoktu. Hiçbir gölge hareket etmiyordu. Duvarlar soğuk, sessiz. Sabah olduğunda arama yeniden başladı. Bu kez bataklığın ötesine, ormana doğru yayıldılar. Orman, sık ağaçlı; dallar iç içe, güneş süzülüyor. Orman sessizdi. Ağaçların arasında güneş ışığı süzülüyor, toz parçacıkları havada dans ediyordu. Kuş sesleri normaldi – ötüşler neşeli, dallarda. Bir saat sonra Adrian bir şey buldu. “Burada!” Bir şerit. Lena’nın saçından bağladığı mavi kumaş parçası. Bir dala takılmıştı – mavi, parlak; rüzgarda hafifçe sallanıyordu. Aurora onu eline aldı. Kumaş yırtılmamıştı. Sanki bilinçli şekilde bırakılmış gibiydi – kenarları temiz. “Bu iyi değil,” dedi Mikhail. Yüzü, soluk; gözleri çevreyi tarıyordu. “Hayır,” diye onayladı Aurora. İçinde bir soğukluk yayıldı. Daha ileri gittiler. Toprakta iz yoktu. Ayak izi yoktu. Mücadele izi yoktu. Orman zemini, yaprak kaplı; ayaklar altında hışırdıyordu. Sanki Lena yürürken… silinmişti. Bir hayalet gibi, iz bırakmadan. Ormanın derinlerinde küçük bir açıklığa vardılar. Ortasında eski, çürümüş bir ağaç kütüğü vardı – kahverengi, delikli; mantarlar üstünde. Çevresindeki toprak diğer yerlere göre daha koyuydu – nemli, siyahımsı. Aurora diz çöktü. Toprağa dokundu. Sıcak – yakıcı değil, ama anormal. Güneşten değildi. Gölgedeydi. Parmakları, toprakta titreşim hissetti. Elini çekti. Bir an için, parmaklarının altında çok hafif bir titreşim hissetti. Bir. Durdu. İki. Sonra kayboldu. Ama his, kaldı – damarlarında dolaşan. Viktor da eğildi. “Ne oldu?” Elleri, toprağa değdi; yüzü merak dolu. Aurora cevap vermedi. Kulaklarını toprağa yaklaştırdı. Sessizlik – ama derinlerde bir uğultu mu? Adrian fısıldadı: “Duyuyor musun?” Sesi, korku dolu; enstrümanı elinde, tellere dokundu. “Hayır,” dedi Aurora. “Hissediyorum.” His, bir nabız gibi – yabancı, sinsice. Mikhail yüzünü gerdi. “Bu merkez değil. Bu… düğüm.” Kelime, havada asılı kaldı; anılar canlandı. Aylar önce söyledikleri geri dönmüştü. Merkez yok edilmişti. Ama ağ… Ağ bir yere gitmemişti. Dallanmış, gizli. Aurora ayağa kalktı. Çevresine baktı. Ağaçlar sıradan görünüyordu. Yapraklar yeşildi. Gökyüzü maviydi. Kuşlar ötüyordu, rüzgar esiyordu. Her şey normaldi. Ama Lena yoktu. Ve toprağın altında bir şey atıyordu. Çok zayıf. Çok sabırlı. Nabız, bekleyen bir tehdit gibi. Aurora kılıcını çekti. Ucu toprağa değdi – metal, toprağa battı hafifçe. “Henüz kazmayın,” dedi Mikhail. Sesi, uyarıcı; eli Aurora'nın kolunda. “Eğer bu bir düğümse, tetikleyebiliriz.” “Zaten tetiklenmiş,” dedi Aurora sertçe. Gözleri, toprağa dikili; içinde öfke kabarıyordu. O an rüzgâr esti. Ağaçların yaprakları aynı anda hışırdadı – bir senfoni gibi, eşzamanlı. Adrian irkildi. “Melodi yok,” dedi. “Ama… bir boşluk var. Sanki bir nota eksik.” Zihninde, müzik dönüyordu – eksik bir parça. Aurora toprağa baktı. “Lena,” diye fısıldadı. Ses, rüzgarda dağıldı. Cevap gelmedi. Ama çok derinde, kimsenin duymadığı bir yerde… Tersine bir melodi değil bu kez. Düz. Tek bir uzun nota. Bekleyen. Bölüm burada bitiyor. Lena kayıp. Ağ sessiz. Ama tamamen ölü değil. Grup, açıklıkta durdu; sessizlik sardı onları. Aurora, kılıcını kınına soktu – hareket yavaş, düşünceli. “Dönelim,” dedi. “Köye haber verelim.” Adımları, ağır; orman patikasında yapraklar çıtırdıyordu. Köye döndüklerinde hava kararmıştı. Meydanda meşaleler yeniden yandı; köylüler toplandı, yüzler endişeli. Hikaye anlatıldı – izler, şerit, sıcak toprak. Fısıltılar yükseldi, korku yayıldı. O gece, köy uykusuzdu. Aurora, kilisede kaldı; Mikhail ile planlar yaptı. “Ağı nasıl yok ederiz?” diye sordu. Mikhail, parşömenleri açtı; diyagramlar gösterdi – ağ yapıları, düğümler. Ertesi gün, arama genişledi. Orman tarandı; gruplar halinde, sopalarla, fenerlerle. Ama hiçbir iz daha. Lena, kayıptı – sanki toprak yutmuş gibi. Günler geçti. Korku, yeniden yerleşti. Çocuklar bataklığa yaklaşmadı; anneler onları eve kapattı. Aurora, her sabah nabzını dinledi – hala kendi ritmi, ama şüphe büyüdü. Bir hafta sonra, başka bir kayıp. Bir çocuk, ormanda oynarken. İzler aynı – su kenarına kadar, sonra yok. Ağ, uyanıyordu. Sabırlı, sinsice.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD