2. BÖLÜM

1899 Words
Aurora, mağaranın taş zeminine sırtını yasladığında karanlık, bir örtü gibi üzerine kapandı. Bu karanlık ne boğucuydu ne de açgözlü; aksine, onu saklayan bir sessizlik taşıyordu. Mağaranın içi serindi, nemliydi. Duvarlardan sızan su damlalarının sesi, zamanın yavaş aktığını fısıldıyordu. Dışarıda güneş yükselirken, burada gece hâlâ hükmünü sürdürüyordu. Aurora, bunun bir lütuf olduğunu düşündü. Henüz yüzleşmeye hazır olmadığı sorular vardı. Viktor, mağaranın girişine yakın bir yerde durdu. Güneş ışığının ulaşamayacağı bir sınır çizgisi belirlemişti zihninde; yüzyılların alışkanlığıyla. Gözleri dışarıyı tarıyordu. Avcılar geri çekilmişti ama bu, tehlikenin geçtiği anlamına gelmiyordu. Avcılar asla unutmazdı. Ve asla yalnız gelmezlerdi. “Onlar geri dönecek,” dedi Viktor, sessizliği bozarak. Sesi mağaranın duvarlarında yankılanmadı; taşlar bile bu konuşmayı gizli tutmak ister gibiydi. “Bu bir av değildi sadece. Bir sınamaydı.” Aurora gözlerini açtı. Altın parıltı çoktan sönmüştü; yerini yumuşak, insanı andıran bir koyuluğa bırakmıştı. “Biliyorum,” dedi. “Ama bu sefer… farklı bir şey gördüler.” Viktor ona döndü. Kaşlarını hafifçe çattı. “Neyi?” “Korktular,” dedi Aurora. “Ama bizden değil. Kendilerinden.” Bu söz, Viktor’un zihninde yankılandı. Avcıların gözlerindeki o kısa tereddüt anını hatırladı. İnançlarının çatladığı o saniyeyi. Evet… Aurora haklıydı. Korku, bazen avı değil, avcıyı felç ederdi. Mağaranın daha derinlerinden bir rüzgâr esti. Aurora ürperdi ama geri çekilmedi. Bedeninin hâlâ değişmekte olduğunu hissediyordu. Hayvan kanı, sistemini alışık olmadığı bir dengeye zorlamıştı. Açlık vardı; inkâr edilemezdi. Ama bu açlık, kontrolsüz bir yangın değildi. Daha çok… sabırlı bir sızı gibiydi. “Bu böyle devam edemez,” dedi Viktor sonunda. “Bir noktada karar vermek zorunda kalacaksın. Hayvan kanı seni hayatta tutar ama güçlendirmez. Diğerleri bunu fark ederse—” “—zayıf olduğumu düşünecekler,” diye tamamladı Aurora. “Biliyorum.” “Ve zayıflar,” dedi Viktor, “ya kullanılır… ya da yok edilir.” Aurora sessiz kaldı. Taş zemindeki küçük bir çatlağı izliyordu. Çatlak, yıllar boyunca suyla genişlemişti; yavaş ama kararlı bir dönüşümün iziydi bu. *Belki güç de böyle bir şeydir,* diye düşündü. *Aniden değil. Zamanla.* “Belki de,” dedi sonunda, “gücün ne olduğuna dair yanlış bir fikrimiz var.” Viktor ona baktı. “Ne demek istiyorsun?” Aurora başını kaldırdı. Gözlerinde bu kez kararlılıktan çok merak vardı. “Yüzyıllardır güç, ne kadar kan içtiğimizle ölçülüyor. Kaç kişiyi öldürdüğümüzle. Ne kadar korku saldığımızla. Ama bu… bu sadece bir alışkanlık. Bir döngü.” Viktor’un yüzü sertleşti. “O döngü bizi hayatta tuttu.” “Evet,” dedi Aurora. “Ama aynı zamanda bizi burada kilitledi.” Sessizlik yeniden çöktü. Viktor’un geçmişi, bu sözlerle birlikte canlandı. Yüzyıllar boyunca gördüğü şehirler, yükselen ve yıkılan imparatorluklar… Hepsinde aynı şey vardı: açlık, korku ve güç. Vampirler, bu üçlünün gölgesinde var olmuştu hep. “Bir keresinde,” dedi Viktor beklenmedik bir şekilde, “ben de denedim.” Aurora irkildi. “Neyi?” “İnsan kanından uzak durmayı,” dedi. “Çok uzun zaman önce. Prag’daydı. Veba yılları.” Aurora sessizce dinledi. Viktor nadiren geçmişinden bahsederdi. Bu, nadir bir andı. “Şehir ölülerle doluydu,” diye devam etti Viktor. “Kan her yerdeydi ama… hastaydı. İçtiğimde zihnim bulanıyordu. O zaman hayvan kanına yöneldim. Günlerce. Haftalarca.” Kısa bir duraksama oldu. “Ama yalnızdım. Ve sonunda… vazgeçtim.” “Neden?” diye sordu Aurora. Viktor’un sesi alçaldı. “Çünkü kimse benimle kalmadı. Klanım beni zayıf gördü. Tehlike olarak gördü.” Aurora’nın kalbi—ya da onun yerine geçen şey—sıkıştı. “Ama ben buradayım,” dedi. “Ve gitmiyorum.” Viktor ona baktı. Uzun bir süre hiçbir şey söylemedi. Sonra başını eğdi. “Biliyorum,” dedi. “Bu yüzden korkuyorum.” Mağaranın dışında gün iyice yükselmişti. Işık, yaprakların arasından sızıyor ama içeri giremiyordu. Zaman, vampirler için tuhaf bir şekilde akıyordu; ne gece bitmişti ne de gün tam başlamıştı. Bir ara zamandı bu. Aurora ayağa kalktı. Mağaranın duvarlarına dokundu. Taşların üzerindeki oyukları, eski izleri inceledi. “Burası eskiden kullanılmış,” dedi. “Sadece hayvanlar değil.” Viktor yaklaştı. “Evet,” dedi. “Bu bir sığınaktı. Çok eski. Belki Romalılar’dan bile önce.” “Vampirler mi?” diye sordu Aurora. “Hayır,” dedi Viktor. “İnsanlar. Ama korktukları şey karanlık değildi. Işıktı.” Aurora düşündü. “Belki de bu yüzden burası hâlâ ayakta,” dedi. “Korkunun yönü değişmiş.” Günler böyle geçti. Mağarada saklanarak, geceleri ormanın derinliklerinde dolaşarak. Aurora, hayvan kanıyla beslenmeye devam etti. Geyik sürülerini izledi, hasta ya da yaşlı olanları seçti. Viktor ona rehberlik etti ama müdahale etmedi. Bu, Aurora’nın yolu olmalıydı. Her beslenmeden sonra Aurora değişiyordu. Gücü artmıyordu belki, ama berraklığı artıyordu. Duyguları daha netti. Anıları artık bir yük gibi çökmüyordu üzerine. İnsan geçmişiyle vampir şimdisi arasında bir köprü kuruyordu sanki. Ama dış dünya boş durmuyordu. Bir gece, rüzgâr farklı kokular getirdi. Metal. Tütsü. Eski kan. Viktor bunu hemen fark etti. “Yalnız değiller,” dedi. “Avcılar… ama bu sefer farklı.” Aurora gözlerini kapadı. Uzakta, ormanın derinliklerinde bir şey kıpırdıyordu. İnsan değildi. Vampirdi. Ama tanıdık da değildi. “Bir klan,” dedi Aurora fısıltıyla. “Bizi arıyorlar.” Viktor’un yüzü karardı. “Söylentiler yayılmış demek.” Aurora başını salladı. “Bir vampirin insan kanını reddettiği… ve hayatta kaldığı.” Bu, vampir dünyasında bir küfürden farksızdı. Düzeni tehdit eden bir fikir. Ve fikirler, bazen ordulardan daha tehlikeliydi. “Kaçabiliriz,” dedi Viktor. “Daha kuzeye. Ya da doğuya.” Aurora mağaranın girişine baktı. Orman karanlıktı ama canlıydı. “Kaçarsak,” dedi, “hep kaçacağız.” Viktor sessiz kaldı. “Ben savaşmak istemiyorum,” diye devam etti Aurora. “Ama saklanmak da istemiyorum. Eğer biri bizi bulacaksa… bizi olduğumuz gibi bulsun.” Bu cesur bir karardı. Belki de aptalcaydı. Ama Aurora’nın gözlerinde bir kez daha o altın parıltı belirdi; bu sefer daha sakin, daha derin. “Bu bir meydan okuma,” dedi Viktor. “Hayır,” dedi Aurora. “Bu bir davet.” Ormanın derinliklerinde, gözler açıldı. Bazıları avcıydı. Bazıları vampir. Bazılarıysa… henüz karar vermemişti. • Gece, ormanın üzerine yeniden çökerken bu kez aceleci değildi. Gündüzün çekilirken bıraktığı solgun ışık, ağaçların gövdelerinde uzun gölgeler oluşturmuş, yaprakların arasından süzülen ay ışığı toprağı gümüşi bir örtüyle kaplamıştı. Mağaranın ağzı, karanlığın içinde neredeyse görünmezdi; sanki orman bilinçli olarak bu yeri saklıyordu. Aurora, girişte durmuş, dışarıyı izliyordu. Gözleri, artık sadece karanlığı değil, onun içindeki hareketi de ayırt edebiliyordu. Hava farklıydı bu gece. Daha ağır. Daha dolu. Rüzgâr, yalnızca çam ve toprak kokusu taşımıyordu; eski kanın paslı izleri, yanık mum ve metalin keskinliği de karışmıştı. Bu kokular, ormanın doğal ritmine ait değildi. Aurora, bunun bir işaret olduğunu biliyordu. Birilerinin yaklaştığını değil; bir şeylerin çoktan buraya yöneldiğini. Viktor, mağaranın biraz gerisinde, gölgelerin içinde duruyordu. Duruşu gevşek görünse de bedeni tamamen tetikteydi. Yüzyıllar boyunca edindiği refleksler, zihninden bağımsız çalışıyordu artık. Aurora’ya bakarken gözlerinde alışıldık korumacı sertlikten fazlası vardı. Endişe. Ve belki de kabullenmek istemediği bir saygı. “Onlar yalnız gelmeyecek,” dedi Viktor alçak bir sesle. “Vampirler asla yalnız gelmez. Hele ki bir fikir peşindeyseler.” Aurora başını salladı. Gözlerini ormandan ayırmadan konuştu. “Fikirler, kan kadar çekici,” dedi. “Ama daha zor kontrol edilir.” Bir an için sessizlik oldu. Bu sessizlik, boş değildi. Aksine, içinde sayısız olasılık barındırıyordu. Mağaranın duvarlarından süzülen su damlaları, düzenli aralıklarla yere düşüyor; her damla, zamanın ilerlediğini hatırlatıyordu. Aurora, bu sesi dinlerken kendi içindeki ritmi fark etti. Açlık hâlâ oradaydı. Ama artık bir çığlık değil, fısıltıydı. Gözlerini kapattı. Ormanın içini dinledi. Hayvanların hareketlerini, uzaklarda bir tilkinin adımlarını, bir baykuşun kanat çırpışını… Ve sonra, bunların arasına karışan yabancı bir titreşimi. Vampir varlığı, insanlardan farklıydı. Daha soğuk. Daha yoğun. Sanki hava, onların etrafında biraz daha ağırlaşıyordu. “Üç,” dedi Aurora yavaşça. “Hayır… dört. Biri daha geride. Diğerlerinden eski.” Viktor’un bakışları keskinleşti. “Bunu nasıl anladın?” Aurora gözlerini açtı. “Kanlarından,” dedi. “Taşıdıkları yükten. Onlar sadece aç değil. Meraklılar.” Bu söz, Viktor’un içinde eski bir anıyı uyandırdı. Meraklı vampirler… En tehlikelileri onlardı. Çünkü merak, itaati aşındırırdı. Ormanın derinliklerinde, gölgeler kıpırdadı. Ağaçların arasından dört siluet belirdi. Ay ışığı, yüzlerini tam olarak aydınlatmıyordu ama beden dilleri yeterince şey anlatıyordu. Kendilerinden emindiler. Saklanmıyorlardı. Bu, bir av değil, bir karşılaşma olacaktı. Öndeki vampir bir adım attı. Uzundu, ince yapılıydı. Üzerindeki giysiler eskiydi ama bakımlıydı; zamana meydan okuyan türden. Saçları omuzlarına dökülüyordu, gözleri karanlıkta soluk bir kırmızıyla parlıyordu. Gülümsediğinde dişleri görünmedi; bu bilinçli bir tercihti. “Viktor,” dedi. Sesi pürüzsüzdü, neredeyse nazik. “Berlin ormanlarında saklanacağını hiç düşünmezdim.” Viktor öne çıktı. “Lysander,” dedi. “Demek söylentiler kulağına kadar gitti.” Lysander hafifçe başını eğdi. “Söylenti demek haksızlık olur,” dedi. “Bir vampirin insan kanını reddettiği… ve hâlâ ayakta olduğu söyleniyor. Böyle bir şey, görmezden gelinemez.” Aurora, Viktor’un yanında durdu. Lysander’ın bakışları ona kaydı. İlk kez o an, Aurora’nın üzerinde gezindi. Gözlerinde açık bir merak vardı. Açlık değil. Tehdit değil. İnceleyen bir bilim insanının bakışı gibi. “Demek sensin,” dedi Lysander. “Aurora.” Adını duymak, Aurora’nın içini ürpertti. “Beni tanımıyorsun,” dedi sakin bir sesle. “Hayır,” dedi Lysander. “Ama neyi temsil ettiğini biliyorum.” Diğer vampirler sessizdi. Birisi sabırsızca yer değiştirdi. Diğeri gözlerini Aurora’dan ayırmıyordu. En geridekiyse neredeyse görünmezdi; varlığı, ormanın karanlığıyla bütünleşmişti. “Bir seçim yaptın,” diye devam etti Lysander. “Ve bu seçim… düzeni sarsıyor.” Aurora bir adım öne çıktı. “Düzen,” dedi. “Kimin düzeni?” Lysander gülümsedi. “Hepimizin,” dedi. “Ya da en azından… hayatta kalanların.” Bu söz, havada asılı kaldı. Orman, sanki biraz daha sessizleşti. Hayvanlar uzaklaşmıştı. Doğa, yaklaşan gerilimi sezmişti. “Ben kimseyi kurtarmaya çalışmıyorum,” dedi Aurora. “Bir devrim başlatmak gibi bir niyetim de yok. Sadece… başka bir yol olduğunu gördüm.” “Ve bu,” dedi Lysander, “tehlikeli bir şey.” Viktor araya girdi. “Onu rahat bırak,” dedi. “Bu, senin meselen değil.” Lysander’ın bakışları sertleşti. “Tam aksine,” dedi. “Bu hepimizin meselesi. Çünkü eğer bu mümkünse… o zaman yüzyıllardır anlattığımız her şey sorgulanır.” Aurora, içindeki altın parıltının yeniden canlandığını hissetti. Ama bu kez öfkeyle değil. Netlikle. “Belki de sorgulanmalı,” dedi. “Belki de korktuğunuz şey, zayıflık değil. Değişimdir.” En gerideki vampir, ilk kez konuştu. Sesi boğuktu, derinden geliyordu. “Değişim, açlıkla beslenmez,” dedi. “Açlıkla beslenen her şey… sonunda yok olur.” Aurora ona baktı. “Ben aç değilim,” dedi. “En azından sizin sandığınız gibi değil.” Bir anlık sessizlikten sonra Lysander güldü. Kısa, kuru bir kahkahaydı bu. “İlginç,” dedi. “Gerçekten ilginç. Seni öldürmeye gelmedik.” Viktor’un kaşları çatıldı. “O zaman neden geldiniz?” “Gözlemlemeye,” dedi Lysander. “Ve belki… bir teklif sunmaya.” Aurora’nın kalbi yeniden o garip sıkışmayı hissetti. “Ne teklifi?” Lysander bir adım yaklaştı ama sınırı geçmedi. “Bizimle gel,” dedi. “Klanımız seni korur. Öğreniriz. Senin yolun gerçekten sürdürülebilir mi… yoksa sadece güzel bir yanılgı mı.” Viktor sert bir kahkaha attı. “Ve sonra?” Lysander omuz silkti. “Sonrası… kanıtlar ne gösterirse.” Aurora düşündü. Orman, mağara, Viktor… ve karşısında duran bu bilinmez gelecek. Kaçmak artık bir seçenek değildi. Saklanmak da. “Cevabımı hemen vermeyeceğim,” dedi sonunda. Lysander başını salladı. “Bekleriz,” dedi. “Ama çok değil. Çünkü fikirler… yayılma eğilimindedir.” Dört vampir geri çekildi. Orman onları yeniden yuttu. Ama bu kez, sessizlik rahatlatıcı değildi. Yüklüydü. Viktor Aurora’ya döndü. “Bu,” dedi, “başlangıç.” Aurora gözlerini karanlığa dikti. “Evet,” dedi. “Ama bu sefer… korkmuyorum.” Ormanın derinliklerinde, görünmeyen bir yerde, bir şey uyanıyordu. Ne tamamen karanlık… ne de aydınlık. Ve Aurora, bunun kendi içinde de filizlendiğini hissediyordu.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD