Yazar Notu: Bundan sonraki kısımlarda +18 sahneler ve rahatsız edici unsurlar yer almaktadır.
Yıldız Soylu
İlk başta ne izlediğime anlam veremedim. Kırmızı ve mor ışıkların tenlerde bıraktığı tekinsiz gölgeler arasında süzülen bu siluet, bas sesleriyle inleyen kulübün ritmine tamamen aykırıydı. Etrafımda başka kimsenin kızı fark edip etmediğini anlamaya çalışırken adımlarımı ona yönlendirdim ve aramızdaki mesafeyi hızla kapattım. Kızın çığlığı, göğüs kafesimi titreten yüksek müzikten dolayı salonda asılı kalmış ama kimsenin kulak zarına ulaşamamıştı.
Kız kendini yere doğru bırakırken son anda hamle yapıp kollarından tuttum. Avuçlarıma bulaşan o sıcak, yapışkan sıvının metalik kokusu burnuma dolduğunda midemin kasıldığını hissettim. Sağ kolundaki siyah deri bileklik dikkatimi çekti. Tabeladaki o yarım yamalak sönmüş amblem, bilekliğin üzerinde gümüş bir damga gibi parıldıyordu.
“İyi misiniz? Neler oluyor, yaralandınız mı?” diye sordum telaşla. Yanaklarına kadar süzülen siyah rimel çizgileri, gözyaşlarıyla yıkanmış yüzünde adeta kirli birer nehir gibi akmıştı. Dudakları titriyor, mor ışığın altında bembeyaz kesilen teni ona bir ceset havası veriyordu. Gözyaşıyla bezenmiş yüzünü silmeye çalışarak kafasını yukarı kaldırdı.
“Burada güvende değilsiniz...” diyebildi. Şoktan konuşamıyordu, dişleri birbirine vuruyordu. Hızlıca ellerimle üstünü kontrol ettim. Yaralanmamıştı. Kumaşa bulanan o taze ve yoğun kan ona ait değildi. Tam tekrar ağzımı açacaktım ki biraz önce barda gördüğüm, üzerindeki pahalı parfüm kokusu kulübün ağır havasını bölen o sarışın kadın dibimizde bitti.
“Neler oluyor burada?” diye sordu, sesindeki yapay neşenin arkasına gizlenmiş huzursuz bir tonda.
“Sizin ne yaptığınızı biliyorum. Herkese anlatacağım! Burası canavarlarla dolu!” Kız haykırırken, sanki görünmez prangalardan kurtulmak ister gibi histerik bir şekilde hareket etmeye başladı. Yanımıza gelen sarı saçlı kadın, altın yüzüklerle dolu parmaklarıyla havaya hafif bir el işareti yaparak güvenliğe seslendi. Sonra da yüzünü bana çevirdi. Göz bebekleri, bu kaostan zerre etkilenmeyecek kadar soğuk ve kibirliydi.
“Uyuşturucu kullanımı gerçekten kötü bir şey. Sanırım kafası fazla iyi.” diye mırıldandı. Kırmızı pürüzsüz rujunun çevrelediği dudaklarında çarpık bir tebessüm vardı. Beni ikna etmeye mi çalışıyordu, anlayamadım.
“Kan içinde! Yukarıda bir şeyler oluyor, polis çağırmak lazım.” dedim. Sesimdeki kararlılık, salonun o şehvetli gürültüsünü delip geçerken, sarışın kadının bakışlarındaki o sahte nezaket bir anda silindi. Sözlerimi duyunca sanki delirmişim gibi bir yüz ifadesi takındı.
“Ne için polis çağıracağız? Kendi rızasıyla uyuşturucu kullanıp sonra da yaralanan birini mi ihbar edeceğiz? Merak etmeyin, sadece halüsinasyon görüyor. Yukarı katlar özel güvenlikli katlar. Oraya kimse izinsiz girip çıkamaz. Kontrol altında. Siz lütfen dans pistine dönün ve eğlenin.”
Bir gram olsun rahatlamamıştım. Kadının gözlerindeki o tekinsiz sakinlik, yukarıda saklanan şeyin büyüklüğünü fısıldıyordu. Tekrar gözüm kızın bilekliğine gitti. Korumalar kalabalığı yararak bize yetişmişti.
“Hanımefendiyi lütfen dışarı çıkarıp bir nefes aldırın ve evine gitmesi için bir taksi çağırın.” dedi sarışın kadın, sesindeki otorite tartışılamayacak kadar keskindi. Korumalar kızın iki yanına geçmeye çalışırken, parmaklarımın arasındaki o ressam kıvraklığıyla, adeta bir fırçayı gizler gibi el çabukluğuyla bilekliği kolundan söktüm. Kız zaten o kadar baygındı ki bunu fark edecek hali yoktu. Deri bileklik avucumun içine kayarken, üzerindeki amblemin soğuk metali tenimi yaktı.
“Peki ya kan? Bunun neden olduğunu araştırmayacak mısınız?” Sorumu öylesine ısrarcı sormuştum ki sarışın kız sinirli bir nefes aldı.
“Eminim kimse ölmemiştir.” dedi. Gözlerinde beliren o karanlık ve tehditkar parıltıyla beni son kez süzdü, ardından topuklarının üzerinde dönüp, saçlarını savurarak yukarıdaki o girilemez kata çıkan merdivenlere yöneldi.
"Yıldız? Neredesin sen, her yerde seni aradım."
Sesin geldiği yöne, kalabalığa doğru döndüm. Koray, iki elinde tuttuğu kokteyl bardaklarıyla kalabalığı yarmaya çalışarak yanıma ulaştı. Yüzünde, beni kaybetmiş olmanın verdiği o hafif, sevimli endişe vardı. Ancak tam karşımda durup ışık yüzüme vurduğunda, gözlerindeki o neşeli ifade bir anda silindi. Bakışları yüzümdeki dehşete, ardından titreyen ellerime kaydı.
“Sanırım haklıydın. Burada bir şeyler dönüyor.” dedim nefes nefese. Kalabalığın uğultusu ve neon ışıkların hırçın ritmi arasında Koray beni anlamaya çalışırken yüzündeki çizgiler belirginleşti.
“Ne oldu? Nasıl haklı oldum ben?” Sorusuna vereceğim cevap için kelimelerimi özenle seçtim ve az önce karşılaştığım o kanlı, dehşet verici manzarayı anlattım.
“Belki de gerçekten kafası güzeldir.” dedi sözlerim bittiğinde. Beni sakinleştirmek ister gibiydi ama sesindeki o hafif titreme onun da huzursuz olduğunu ele veriyordu.
“Kanı nasıl açıklayacaksın?” Sorumun karşılığında, gözlerini benden kaçırıp içkisinden bir yudum aldı.
“Bilmiyorum... Yukarıda bir yerini yaralamıştır.”
“Her şeyi mantıklı bir zemine oturtasın mı tuttu senin? Kontrol ettim, kan ona ait değildi!” Beni dinlemesi için ona daha da yaklaştım ve elimdeki bilekliği, kulübün loş karanlığından faydalanıp kimsenin görmediğinden emin olarak yüzüne doğrulttum.
“Bununla yukarıdaki katlara çıkacağım.” dedim kendimden emin, geri dönüşü olmayan bir ses tonuyla.
“Nereden buldun onu sen?” Koray elindeki bardağı neredeyse kıracak gibi sıktı. Bakışları avucumdaki o gümüş logolu siyah deriye kaydığında göz bebekleri büyümüştü. “Buraya seni tehlikeye atmaya gelmedim Yıldız. Ya içgüdülerinde haklıysan? Buna rağmen yukarı mı çıkacaksın? Ben de seninle gelirim ya da buradan çıkar gideriz.” İçkiyi merdivenin kenarına, ahşap trabzana sertçe bıraktı.
“Tek bir bileklik var. Yukarıdaki güvenlik dedikleri kadar sıkıysa gelemezsin.” Eğer gerçekten yukarıda tehlikeli bir şey varsa, Koray'ı, bu hayattaki en güvenli sığınağımı tehlikeye atmak istemiyordum.
“Asla olmaz. Buradan gidiyoruz o zaman.” Kolumdan çekiştirmeye başladığında, içimdeki o hırçın ressamın uyandığını hissettim ve sinirle kolumu geriye çektim.
“Başka şansımız yok. Sen gitmek istersen gidebilirsin. Ben yukarı çıkıyorum.” Karşılık vermesine, beni durdurmasına fırsat bırakmadan kızın bilekliğini koluma taktım. Siyah derinin tenime değdiği o an, Bordo'nun soğuk günahı bileğime bir kelepçe gibi oturdu.
Koray’ı aşağıda, o gürültülü çaresizliğiyle bırakıp adımlarımı merdivenlere yönlendirdim. Birkaç basamak tırmandıktan sonra, duvarın oyuğuna gizlenmiş, loş kırmızı ışıkla aydınlatılan o asansörü fark ettim. Aynalı ve pirinç kaplı, antika görünümlü ağır bir asansördü. Kalbimin göğüs kafesimi döven ritmine eşlik eden titreyen parmağımla çağırma düğmesine bastım. Birkaç saniye sonra asansör, derinden gelen mekanik bir iniltiyle önümde açıldı.
İçeri adım atar atmaz kapılar arkamdan pürüzsüzce kapandı ve aşağıdaki salsa müziği bir anda bıçak gibi kesildi. Aynalarla kaplı bu dar kabinde, avucumdaki bilekliğin metaliyle baş başa kalmıştım. Bakışlarım hemen sağ taraftaki döküm asansör paneline kaydı. Düğmeler alışılagelmiş sayılardan ibaret değildi; her bir katın üzerinde, Bordo’nun o karanlık yasalarını fısıldayan kelimeler kazınmıştı.
Gözlerim en alttan başlayarak yukarıya doğru tırmandı:
1. KAT: RİTİM
2. KAT: RİSK
3. KAT: MASKELER
4. KAT: ARZULAR
En üstteki düğmenin üzerinde yazan o tek kelime ilgimi çekti. Arzular.
Kolumdaki siyah deri bilekliği panelin altındaki gümüş okuyucuya yaklaştırdım. Cihazdan gelen tok bir onay sesiyle birlikte dördüncü katın düğmesi kıpkırmızı bir ışıkla parıldadı. Asansör yukarıya doğru sarsılarak hareket ettiğinde, midemin de onunla birlikte yukarı çekildiğini hissettim.
Kendimi neye hazırlamam gerektiğini bilmiyordum.
Saniyeler sonra asansör durdu, kapılar iki yana doğru ağır ağır açıldı. İçeriden dışarıya sızan o ağır afyon kokusu anında ciğerlerimi yakarak genzime yerleşti.
Bordo’nun o hareketli dünyası tamamen geride kalmış; yerini tenlerin birbirine sürtünürken çıkardığı o ıslak, hırçın seslere ve boğuk inlemelere bırakmıştı. Koridor, bordonun en koyu, en günahkar tonuyla aydınlatılmıştı. Burası bir kulüp değildi; burası şehvetinin tüm sınırlarını yırtıp atan, etten ve hazdan örülmüş canlı bir galeriydi.
Önümde boylu boyunca uzanan, bordonun en zifiri tonuyla aydınlatılmış karanlık bir koridor vardı. Sağ ve sol taraftaki odaların kapıları yoktu; içerideki günahları gizleyen hiçbir şey yoktu ve oradaki herkesi en net haliyle görebiliyordunuz.
Henüz ilk adımımı atmıştım ki önümde, yüzünde gümüş bir köpek maskesi olan bir adam, tasmasından tuttuğu çıplak bir kadını zeminde sürükleyerek arka taraftaki odaya çekti. Kadının sırtının parkede çıkardığı o sürtünme sesi tüylerimi ürpertti.
Kafamı önce sola çevirdim. Geniş, kırmızı kadife yatakta orta yaşlarda bir adam uzanıyordu. Üstünde genç bir kız ileri geri hareket ederken, kızın hemen arkasında mekanik bir gürültüyle çalışan metalik bir seks makinesi vardı. Çift taraflı penetrasyondayken, kız acıyla karışık haz dolu inlemelerini bastırmaya çalışıyordu. Fakat makinedeki yapay p***s o kadar büyüktü ki, insan anatomisine olan tüm bilgime rağmen birinin onu içine alabileceğine inanamazdım. Yatakta uzanan adam, koridorda donakalmış bakışlarımı fark edip bana seslendi.
“Hey, güzellik. Ağzım hala boş.” Eliyle bana karanlık bir davetle gel işareti yapınca, dehşetle gerilerek kafamı hızla sağ tarafa çevirdim.
Karşıdaki odadaysa üç tane kadın, bileklerinden kalın kelepçelerle tavana doğru zincirlenmişti. Ellerinde deri kırbaç olan bir adam, tek tek kadınların kalçalarına ve sırtına kırbacı indirirken, havada patlayan her şaklama sesine kadınların hıçkırıklı iniltileri karışıyordu. Adam bir yandan da boşta kalan eliyle ereksiyon haldeki penisini sıvazlıyordu.
Bir adım daha attım. Şakağımdan aşağı soğuk bir ter damlası süzülürken mide bulantım artmaya başlıyordu. Sağ taraftaki ikinci odada ise bu sefer, kaslı vücudu terden parıldayan bir adam yatağa ters bir şekilde uzanmıştı. Üzerindeki kadın, belden bağlamalı deri aparatlı yapay penisle birlikte adamın arkasındaydı ve hırçın darbelerle adamın iniltileri odanın duvarlarına çarpıyordu.
Attığım her adımda zemin altımdan kayıyor, koridordaki o bordo ışıklar birbirine karışarak gözlerimin önünde devasa, kanlı bir tuvale dönüşüyordu. Kulaklarımda uğuldayan iniltiler, kırbaç şakımaları ve o metalik mekanik sesler tek bir gürültü halinde beynimdeydi. Ciğerlerime dolan afyon ve ter kokusu artık nefes almamı imkansız hale getirmişti.
Göz kapaklarım ağırlaştı. Dizlerimin bağı çözülürken, o odalardan birindeki çıplak tenlerin üzerine doğru düşeceğimi sandım. Zihnim tam karanlığa teslim olmak üzereydi ki, arkamdan uzanan iki güçlü kol belimi sarmaladı.
Yere yığılmak üzere olan bedenim, sert ve devasa bir göğse çarparak durdu.
Sırtım o göğse yaslandığında, koridorun o mide bulandırıcı ter kokusunu saniyeler içinde bölen, pahalı tütün ve sert odunsu bir parfüm kokusu burnuma doldu. Beni tutan kollar o kadar sarsılmaz ve sıcakdı ki, bir an için vahşi bir ormanda sığınacak güvenli bir liman bulduğumu sandım. Fakat hemen ardından, tam kulağımın dibinde, tüm o kaosu tek bir nefeste susturacak kadar derin, pürüzsüz ve buz gibi bir ses yankılandı:
"Görmemen gereken bir resme, çok fazla yakından bakıyorsun, güzel ressam."
"Burası senin tuvallerine benzemez." diye fısıldadı, beni koridorun sonundaki o gizemli odaya doğru taşırken. "Burada renkler yok. Sadece çıplak günahlar var."