"Bu hikâyeyi sen yazmadın. Ama bitişini sen yazacaksın." Şimdi o bitişin ilk adımı atılacaktı.
Üzerine uzun kollu gri bir kazak geçirip aynanın karşısına geçti. Göz altları morarmış, bakışları yorgun düşmüştü. Makyaj yapmayı düşünmedi bile. Gerçekten kaçmak istiyordu; ruja ya da maskaraya değil, yeni bir başlangıca ihtiyacı vardı.
Mutfaktan kahve sesleri geliyordu. Annesi uyanmıştı.
“Günaydın anne,” dedi sessizce, mutfağa girerken.
“Günaydın güzel kızım,” dedi annesi, yüzünde her zamanki sıcak gülümsemeyle. “Nasılsın?”
Boğazındaki düğümü yutmaya çalışarak, “İyiyim…” diyebildi yalnızca.
Annesi şüphelenmişti. “Bu hafta bir garipsin. Yemek yemiyorsun, derslerine bakmıyorsun. Bir sorun mu var?”
“Biraz kafam karışık,” dedi Nisan, bakışlarını kaçırarak. “Belki birkaç günlüğüne İstanbul’a gitsem iyi gelir.”
Annesi gözlerini kısarak kızına baktı. “İstanbul mu? Tek başına?”
“Evet… Üniversiteden kısa süreli izin alabiliyorum, danışman hocamla konuştum. Belki de şehir değişikliği bana iyi gelir. Hem bir arkadaşım da orada. Onun yanında kalırım.”
Annesi bir an duraksadı. İçgüdüleri başka bir şeyler olduğunu söylüyordu ama Nisan’ın gözlerinde başka bir şey vardı: Kararlılık.
“Peki,” dedi sonunda, “ama ne zaman dönersin?”
Nisan, fincanındaki kahveye bakarak cevap verdi: “Birkaç haftaya kalmam. Belki... daha fazla da olabilir.”
Nisan çayından bir kaç yudum aldı ve" bugün sen eve dönmeden yola çıkmış olurum beni merak etme seni haberdar ederim annem."
"peki güzel kızım sen nasıl istersen öyle olsun babana da haber veririm."
Nisan çantasını omzuna atıp "benim kampüse yetişmem gerekiyor anne izin işlerini halletmem gerekiyor seni çok seviyorum".
annesinin yanağına öpücük kondurup hızlı bir şekilde kendini sokağa attı.
Okulun kampüsü tanıdıktı ama artık bir yabancı gibiydi burada. Nisan, koridorda yürürken bir arkadaş grubu ona selam verdi. Başını eğerek gülümsedi. Gülümsediğini sandı… Hâlbuki yalnızca yüz kasları kıpırdamıştı.
Danışman hocasının odasının önüne geldiğinde eli kapıya uzanmakta tereddüt etti. Çünkü bu kapıdan içeri girdiğinde hayatının yönü değişecekti.
“Buyurun?”
Kapı aralanmıştı. Hoca başını kaldırdı, Nisan’ı görünce gülümsedi. “Nisan, hoş geldin. Bir sorun mu var?”
Nisan, boğazını temizledi. “Kısa süreliğine şehir dışına çıkmam gerekiyor hocam. Kişisel bir durum. Ailevi... Üniversiteden kısa süreli bir izin alabilir miyim? Dönem sonuna kadar notları tamamlayacağım. Sunumumun yedeği var, Zeynep devralacak.”
Hoca kısa bir duraksamadan sonra başını salladı. “Sana güveniyorum. Geri döndüğünde konuları birlikte telafi ederiz. Ama lütfen çok uzun sürmesin.”
“Olmaz hocam. Teşekkür ederim.”
Dışarı çıktığında nefesini tuttuğunu fark etti.
eve gidip eşyalarını toplamadan önce biraz hava alıp kafasını toplamak istedi ama çalan telefonu buna izin vermiyordu.
Ekranda tanıdık bir isim vardı: Emir
Nisan'ın eli bir kaç saniye tereddüt etti. Ama bu konuşma onun için bir prova olacaktı. Gücünü sessizlikten alacağı bir oyun...
Nisan kapanmadan telefonu açar "alo?"
Emir herşeyden habersiz enerjik sesiyle "canım sonunda açtın... günlerdir sesini duymadım. Nasılsın? özlettin kendini."
Nisan zoraki bir gülümsemeyle "yoğun biraz... üniversite, sınavlar, part time işim... haliyle yorgunum."
Emir Nisan'la buluşmak istiyordu bunun için toplantıyı bahane ederek" bugün Ankara'da bir toplantım var akşam buluşalım mı canım seni çok özledim, bir kahve içer ve yürüyüş yaparız güzelim."
Nisan"bugün olmaz, başım biraz ağrıyor. üstelik Zeynep'le hazırlamam gereken bir sunum var."
Emir ısrarla"yarın peki? Sadece bir saat. Seni görmek istiyorum, çok uzak kaldık birbirimize."
Nisan:"Yarın da olmaz sanırım... Gerçekten yoğun geçiyor bu hafta. Hem... Kendimi çok yorgun hissediyorum Emir."
Emir"Nisan... Bir şey mi oldu? Sesin... garip geliyor. Bir şey mi var söylemediğin?"
Nisan hemen kendini toparlayıp "Hayır. Sadece... belki de fazla düşünüyorum her şeyi. Kafam dağınık. Eminim sende de öyledir."
Emir:
"Benim kafamda sadece sen varsın. O kadar netim ki... Seni düşündükçe işler bile kolay geliyor."
Nisan (acı bir tebessümle ama sesini titretmeden):
"Ne güzel. Keşke herkes bu kadar net olabilse..."
Emir:
"Ne demek o şimdi?"
Nisan biraz espriye vurarak "Hiç. Yorgunluktan işte. Fazla şey okuyorum, fazla şey düşünüyorum... Dediğim gibi, biraz kendimi toparlamam gerek."
Emir:
"Peki... Ne zaman görüşürüz peki? Bu hafta sonu belki?"
Nisan:
"Bakarız. Uygun olursam haber veririm sana."
Emir bir şeylerin ters olduğunu hisseder ama anlamlandıramaz
"Tamam. Kendine dikkat et olur mu? Dinlen biraz. Ve... beni unutma."
Nisan dudaklarını sıkar, gözleri boşluğa dalar "Unutmam. Hiçbir şeyi."
Emir:
"Ne?"
Nisan:
"Hiçbir şeyi... unutmak kolay değil demek istedim. Hadi, sonra konuşuruz."
Emir:
"Peki… Seni seviyorum."
Nisan:
"Ben de."
Nisan, elinde hâlâ sıcacık duran telefonu yavaşça masaya bırakır. Derin bir nefes alır ama içi daha da yanar. Gerçekleri bilmek başka, bilip susmak bambaşka bir cehennemdi.
saatine bakıp hızlıca ayağa kalkıp toparlandı eve gidip eşyalarını toplayıp otobüse yetişmesi gerekiyordu.
Eve döndüğünde annesi işteydi. Sessizlik, hem rahattı hem de boğucu. Odasına geçip valizini çıkardı. Tişörtleri, defterleri, bir iki kitap... Ve en altta duran bir fotoğraf: Kerem’in gülümseyen yüzü ve onun başını omzuna yaslamış hali.
Fotoğrafı alıp yavaşça yırttı.
“Bu senin için sadece bir başlangıçtı."
fotoğraftan kalan yırtık parçaları çöp kovasına attı.
Valizi kapattı. Fermuarın çıkardığı ses, içinden geçen o büyük sessizliği yarıp geçen tek şeydi.
Ayağa kalktı. Omzuna paltosunu aldı. Annesi hâlâ işteydi. Kimse onu uğurlamayacaktı. Kimse gitme diyemeyecekti.
Kapıdan çıkmadan önce son bir kez durdu. Başını geriye çevirdi. Odasına, o geçmişe, kendine son bir bakış attı.
“Veda etmiyorum,” dedi fısıltıyla. “Yalnızca hesaplaşmaya gidiyorum.”
1 saat sonra
“Bir kadın, bir valiz ve bir dünya sorun…” diye geçirdi içinden Nisan, terminalin devasa girişine bakarken. Valizi o kadar büyüktü ki, sanki İstanbul’a değil de kıtalar arası göç yapıyordu.
Sol kolunda çantası, sağ eliyle sürüklediği valiz, omzunda ceket… Tek eksiği kafasında dönüp duran ‘neden ben?’ sorusuna eşlik edecek dramatik bir film müziğiydi.
Tam peronu bulmuş, otobüsün nerede olduğunu anlamaya çalışırken, anons yapıldı:
> “İstanbul seferi, otuz beş numaralı perondan hareket edecektir. Lütfen peron değişikliğine dikkat ediniz.”
Nisan gözlerini devirdi. “Harika. Şimdi bir de maraton koşacağız.”
Valiziyle birlikte döndü ama o da ne… valizin tekerleklerinden biri isyan etmişti. Yuvarlanmak yerine sürünmeye karar vermişti. Nisan biraz zorladı. Biraz daha. Valiz “hayır” diyordu. Nisan ise “gideceğiz”…
Yolun ortasında aniden valizin sapı yerinden çıktı. Nisan, sap elindeyken valizin bağımsız bir birey gibi geride kalmasına üç saniye baktıktan sonra kendi kendine söylendi:
“Bu kadarına da pes. Bir gün hayattan kaçmak istedim, o da bana kaçtı!”
O sırada bir görevli yaklaştı, genç bir delikanlı. Gülmemeye çalışarak:
“Yardım edeyim isterseniz,” dedi.
Nisan kibarca gülümsedi. “Yok, yok. Kendisiyle ufak bir tartışmamız oldu, ama hallederiz. Terapiyle falan…”
Görevli göz kırptı ve uzaklaştı. Nisan yere eğildi, valizi öylece iterek ilerlemeye karar verdi. Bu sırada omzundaki çanta dengesini kaybedip kaydı ve kafasına çarptı. Gözlükleri hafif yana kaydı.
“Nisan, sen İstanbul’a intikam için değil, kendi kendine rezil olmaya gidiyorsun galiba,” diye fısıldadı içinden.
Otobüse vardığında nefes nefeseydi. Ama başardı. İkinci koltuktaydı. Cam kenarı. Belki bir nebze huzur.
Tam oturduğu sırada yanında oturan teyze dönüp sordu:
“Sen oyuncu musun kızım?”
Nisan afalladı. “Efendim?”
“Filmlerde olur ya hani, bavulu patlayan, gözlüğü kaymış, ama hâlâ güzel olan kızlardan. Öyle duruyorsun da…”
Nisan hafifçe güldü. "Yok teyze, ben o filmlerdeki 'önce rezil olan sonra parlayan' karakterlerdenim. Daha rezil kısmındayım.”
Teyze kahkahayla güldü. “O zaman iyi başlıyorsun. İstanbul seni parlatır inşallah.”
Otobüs hareket ettiğinde, gözleri yolda değil, kendi içine dönmüştü. İstanbul’a gidiyordu. Yarı yıkık, yarı kararlı. Ama gülümseyebiliyorsa hâlâ, en kötüsü geride kalmamıştı… sadece başlıyordu.