“Karanlık bir şehir… ama kendi ışığını yanında getirdiğinde, yol bulmak kolaydır.”
Otobüs, İstanbul’a sabahın ilk ışıklarıyla değil, geceyle varmıştı. Terminalin dışında gri ve suskun bir karanlık vardı. Şehir uyumuyordu ama sessizdi; tıpkı içinde fırtınalar kopan ama dışarıdan durgun görünen biri gibi.
Nisan, terminalin merdivenlerinden valiziyle ağır adımlarla indi. Valiz artık dost olmuştu, her gıcırdayan tekerleğiyle birlikte ona “pes etme” diyor gibiydi. Bir taksiye atladı. Otelin ismini söyledi ve arkasına yaslandı. Karanlığın içinden geçen neon ışıkları, yüzüne renk renk yansıyor, gözlerinde yorgun ama kararlı bir parıltı bırakıyordu.
Şoför, yolda kısa bir sohbet açtı:
“İlk kez mi İstanbul?”
Nisan gözlerini camdan ayırmadan yanıtladı. “Hayır. Ama bu sefer farklı.”
Şoför anlamamış gibi başını salladı, sonra sustu. Bazen, söylenmeyenler çok şey anlatırdı.
Otel, Kadıköy’ün ara sokaklarında şık ama mütevazı bir yerdeydi. Ne fazla lüks, ne de ucuz görünüyordu. Dışarıdan bakınca küçük bir butik oteldi ama içeri girince sıcak ve düzenli bir hava hissediliyordu.
Resepsiyonist gülümseyerek Nisan’ı karşıladı. “Hoş geldiniz. Rezervasyonunuz vardı, değil mi?”
Nisan başını salladı. “Evet. Nisan Erdemir. Bir hafta için tek kişilik oda.”
Bilgisayardan bilgileri kontrol ederken, Nisan’ın parmak uçlarıyla tezgâha dokunduğu fark edildi. Küçük ama farkında olmayan bir kaygı hareketi… Zihninde, bu otelde geçireceği ilk gecenin sessizliğinde, zihnini toplayabileceği bir yer umuyordu.
Resepsiyonist anahtarı uzattı. “303 numara. Asansör sağda. Kahvaltı sabah yedi ile on arasında. İyi dinlenmeler.”
Asansör aynasında kendine baktı. Göz altları hâlâ yorgundu. Saçları dağılmıştı ama umurunda değildi. Odaya girdiğinde önce perdelere yöneldi. Dışarısı geceyi çoktan sarmıştı.
Odanın köşesine valizi bıraktı. Üzerindekileri çıkarıp duş aldı. Ilık su, bedeninden değil ama ruhundan biraz yorgunluk almış gibiydi. Otel havlusuna sarınıp yatağa oturdu. Sonra telefonunu açtı.
Bir mesaj bile yoktu.
“Ne garip,” diye düşündü. “ tek mesajına bile ihtiyaç duymamak.”
Valizinin fermuarını açtı. Kenardaki küçük çantayı aldı. İçinde kredi kartı, kimlik ve biraz nakit vardı. Kredi kartı… Babasının adına açılmış ek karttı bu. Her ay düzenli olarak yüklü miktarda para yatırırdı. Ne ilgisiz, ne de fazla ilgili bir adamdı babası. Annesinden ayrıldıklarından beri hayatına yalnızca maddi olarak katkı sağlıyordu.
Nisan hiçbir zaman o parayı ‘rahatlık’ olarak görmemişti. Daha çok bir telafi, bir “baban seni unutmamış” notu gibiydi.
O sırada telefonu çaldı. Resepsiyon arıyordu.
“Hanımefendi, lobiye bir gözlük kutusu bırakılmış, size ait olabilir mi acaba?”
Nisan şaşkınlıkla kaşlarını çattı. “Hayır, bana ait değil. Ama yine de inip bakayım.”
Paltosunu omzuna aldı ve asansöre yöneldi. Lobiye indiğinde içeride bir hareketlilik vardı. Karşıdaki deri koltuklardan birinde, uzun boylu, koyu renkli takım elbiseli bir adam oturuyordu. Resepsiyonist onunla ilgileniyor gibiydi ama adam fazla konuşmuyordu.
Nisan yaklaşınca görevli ona döndü. “Gözlüğünüz burada değilmiş ama az önce kontrol ettik. Belki başka biri teslim eder.”
Başını salladı. “Teşekkür ederim.”
Tam dönecekti ki, koltukta oturan adamla göz göze geldi. Gözleri koyu, dikkat çekici ve yabancı bir biçimde tanıdıktı.
Adamın kaşları hafifçe kalktı. Gözleri, Nisan’da bir duraksama yaratacak kadar derinlikliydi. O an, kelimeler değil bakışlar konuşuyordu. Birbirlerini tanımıyorlardı, ama bir tanışıklık hissi havada asılı kalmıştı.
Nisan, “İyi geceler,” dedi kısa bir baş selamıyla.
Adam, dudaklarının kenarına belli belirsiz bir tebessüm yerleştirip başını hafifçe eğdi. “İyi geceler.”
***
Saat gece yarısını geçmişti. Nisan yatakta dönüp duruyor, gözlerini tavana dikip bir türlü uyuyamıyordu. İstanbul’un ışıkları, perdelerin arasından odasına sızıyor, başının içindeki karmaşayı daha da görünür kılıyordu.
Birdenbire doğruldu. “Yok böyle olmayacak.” dedi kendi kendine. İçinde patlayan bir dürtü vardı. Bastırmak yerine serbest bırakmak istedi.
valizini açtı, siyah midi boy , derin yırtmaçlı elbise göz gezdirdi. Saten kumaşı parmaklarının arasından kayarken yüzünde belirsiz bir gülümseme oluştu. Aynaya baktı, göz altları hafif yorgun olsa da saçlarını elleriyle kabartıp dudaklarına hafif bir ruj sürdüğünde oldukça etkileyici görünüyordu. Kırmızı ruj, siyah elbiseyle birlikte çarpıcı bir kontrast oluşturmuştu.
“Bu gece kimse için değil,” diye fısıldadı. “Sadece kendim için.”
Otele en yakın barı haritadan kontrol etti. Yürüme mesafesindeydi. Cüzdanını ve telefonunu çantasına atıp, kısa topuklu ayakkabılarını giyerek sokağa çıktı.
Bar, neon ışıkları ve hafif caz melodileriyle dışarıdan davetkâr görünüyordu. İçeri adım attığında loş ışık, kalabalık ve alkol kokusu arasında kısa süreli bir baş dönmesi yaşadı ama kendini çabuk toparladı.
Bara yönelip oturdu. “Bir mojito, lütfen.”
Ardından bir kadeh daha… sonra bir tane daha.
Zaman ilerledikçe hem müzik yükseldi, hem içindeki boşluk hafiflemeye başladı. Elbisesinin derin yırtmacı her adımında dikkat çekiyor, kırmızı rujlu dudaklarıyla gülümsemesi etrafa büyüleyici ama ulaşılmaz bir hava yayıyordu.
Barın içi loştu, ışıklar pembe ve morun arasında gidip geliyordu. Müzik derin baslarla kalbe dokunuyordu adeta. Nisan, bar taburesinden kalktığında, içinde yükselen o baş dönmesini bastırmak istemedi. Çünkü belki de yıllar sonra ilk kez, bir gecede yalnızca kendisi olmak istiyordu.
Dans pistine doğru yürürken, siyah midi elbisesinin yırtmacı her adımda biraz daha cesur davranıyor, zarafetle serseri bir başkaldırıyı aynı bedende taşıyordu. Kalabalığın içine karıştı; ama sanki herkes bir adım geriye çekilmişti. Gözleri yarı kapalıydı, başını müziğe bıraktı. Elleri havada, parmak uçlarıyla havayı çiziyordu. Bir isyan gibiydi; sessiz ama derinden gelen, kimsenin duyamadığı ama herkesin hissedebildiği bir çığlık gibi.
Omzuna dökülen saçları dans ettikçe savruluyor, dudaklarındaki bordo ruj hafifçe dağılmıştı ama bu bile onu daha çarpıcı kılıyordu. Karanlıkta parlayan bir hayalet gibiydi; geçmişin izleriyle bezeli, ama geleceğe meydan okurcasına.
Her dönüşünde elbisesi bedenini sarıyor, yırtmacın açıldığı her karede bacağı zarafetle ışıltının altından sıyrılıyordu. Seksi ama ucuz olmayan bir cesaret vardı onda. Yalnızlığının içinden doğan bir özgüven...
Müzik yükseldikçe o da yükseldi. Dans etmiyor, yaşadığını ispatlıyordu. Her hareketinde "unutmak" vardı; bir adamı, bir ihaneti, bir hayali. Ama aynı zamanda "yeniden başlamak" da vardı.
Kalabalık arasında gözlerini açtığında, bir çift koyu renk bakışla karşılaştı. Atlas... Orada duruyordu. Gözleri Nisan’ın her adımını takip ediyor, ama hiçbir şey söylemiyordu. Sadece izliyordu. Belki biraz hayranlıkla, belki biraz merakla.
O an Nisan dans etmeyi bıraktı. Ama müzik hâlâ çalıyordu. Ve kalbi, şimdi daha da hızlı atıyordu.
ATLAS
Kalabalığın uğultusu arasında bara adımını attığında, tek amacı kafasını dağıtmaktı. Gömleğinin yakasını gevşetmeden önce birkaç bakış ona dönmüştü bile. Alışıktı buna. Siyah saçları, keskin yüz hatları ve o sessiz ama kendini belli eden duruşu; yıllardır üzerine giydiği bir zırh gibiydi.
"Boş ver Emre, iki kadeh içer çıkarız," demişti içeri girerken. Ama gözleri bir anlık bir hareketle takılı kaldı.
Dans pistinin köşesinde, loş ışıkların arasında siyah bir silüet…
İlk başta yüzünü seçemedi. Ama sonra o kızıl saçlar gözüne çarptı. Dalga dalga omuzlarına dökülen, ışığa her dönüşünde parlayan bir bakır yangını gibiydi.
Kadının siyah midi elbisesi dizlerinin hemen altında bitiyordu, ama yürüdükçe açılan yırtmacı... O yırtmaç, bacağının her kıvrımını, her adımda yeni bir sır gibi ifşa ediyordu. Ama ucuz değildi. Hayır, onda baştan çıkarıcı bir incelik vardı.
Atlas, içkisini eline aldığında bile gözlerini ondan alamadı. Kadının ritme uymayan bir özgürlükle dans ettiğini fark etti. Sanki notalara değil, duygularına eşlik ediyordu. Bir kolunu havaya kaldırıp başını geriye attığında, gülümsemesiyle birlikte karanlıkta yıldız patlamış gibi oldu.
“Kim o?” dedi kendine sessizce.
Ve aynı anda, o başını hafifçe çevirdi.
Atlas’ın gözleriyle karşılaştı. Ya da ona öyle geldi.
O an, zaman bir çizik gibi durdu zihninde.
Kızın gözleri buğulu, makyajı hafifti ama bir şey vardı o bakışta. Sanki gülümsemenin ardında bir yıkım gizliydi. Kendiyle dans eden, kendinden kaçan, hem var hem yok bir kadın…
Atlas, elindeki bardağı masaya bıraktı.
Bir adam kadına yaklaştığında istemsizce kaşları çatıldı. Adamın bakışları iğretiydi, elleri fazlasıyla gevşek. Kadının buna hazır olmadığını hissetti.
Henüz tanımıyordu onu. Adını bile bilmiyordu.
Ama dans eden o kadın, geceye ait bir sır gibiydi. Ve kimsenin kirli elleriyle o sırrı bozmaya hakkı yoktu.
Atlas içinden geçeni durduramadı.
O yöne doğru yürürken içindeki ses fısıldıyordu:
> “Sakın o kadına dokunma. Çünkü farkında olmadan, bir kadının değil...
Kendi geçmişinin gölgesine dokunuyorsun.”