TANITIM
Acar Aşireti... yıllardır güçlü ve köklü aşiretlerden biri olarak anılıyordu. Ama şimdi, sessizlik her yanı sarmıştı. Çünkü Berzan Acar hayata gözlerini yummuştu. Onun ardından yalnızca yas değil, büyük bir belirsizlik de doğmuştu.
Aşiretin direği devrilmişti…
Berzan’ın kardeşi Ferzan, okumuş doktor olmuş bir adamdı. Ağalıkla, toprakla, aşiretin sert kurallarıyla hiç işi olmamıştı. Kalem tutmuştu, silah değil. Bu yüzden kimse onun bu tahtı devralacağını düşünmüyordu. Ama mesele artık sadece kim istiyor değil, kim kaldırabiliyor meselesiydi. Diğer yanda üç genç vardı;
Berzan’ın oğlu Zinar, babasının sertliğini ve gururunu taşıyordu.
Ferzan’ın oğlu Civan, cesur ve adalet duygusuyla büyümüştü.
Ve Berzan’ın kız kardeşi Evin’in oğlu Burak akıllı, sakin ve stratejik düşünebilen bir gençti.
Üçü de farklı yönlerden Acar soyunun geleceğini temsil ediyordu. Özellikle Burak, aslında babasının da bir aşiret ağası olmasıyla ismi daha fazla öne sürülüyordu.
Ancak bir isim daha unutulmamalıydı: Yasemin Hanım.
Berzan’ın eşi, aşiretin hanımağası…
Onun sözü, yıllardır erkeklerin bile boyun eğdiği bir sesti. Gözyaşını içine akıtsa da, dışarıya dimdik dururdu. Çünkü o biliyordu; Berzan’ın ardından aşiret parçalanırsa, herkesin canı yanacaktı. Yasemin, hem dul kalan bir kadın, hem de yüzlerce insanın kaderini taşıyan bir liderdi artık. Artık Acar Aşireti için yeni bir dönem başlıyordu. Berzan’ın mirası sadece toprak ya da servet değil, ağalığın yüküydü.
Ve bu yükü kim taşıyacak?
Zinar mı?
Civan mı?
Burak mı?
Köyde yasın kırkı bile çıkmadan fısıltılar başlamıştı. Kahvedeki yaşlılar, evlerinin önünde oturan kadınlar, tarladaki işçiler… herkesin dilinde aynı soru vardı:
“Berzan Ağa’dan sonra kim geçecek?”
Kimi Zinar’ı işaret ediyordu; “Babası gibi delikanlı, cesur, gözü kara” diyorlardı.
Kimi Ferzan’ın oğlunu, Civan’ı… “Aklı başında, kan dökmeden yönetir” diye övüyorlardı.
Kimileri ise Burak’ın adını anıyordu; “Evin’in oğlu… ama içlerinde en akıllısı o. Tekin aşiretinin de varisi, en uygun o olur.” diyordu yaşlılar.
Ancak Yasemin Hanım bu konuşmaların hiçbirine karışmıyordu. Geceleri Berzan’ın odasında, onun masasına, eşyalarına uzun uzun bakıyordu;
“Senin yükünü kim kaldırır Ağam?”
“Hangisi senin yerini doldurabilir?”
Bir yanda aşiretin gelenekleri vardı;
“Ağalık babadan oğula geçer” diyenler…
Diğer yanda zaman değişmişti.
“Artık silahla değil akılla yönetilir” diyenler…
Ferzan ise abisinin ölümünden ancak bir hafta sonra kendine gelmişti. Abisinin ölümünü kabullenmek çok zor olmuştu. Hastaneden çıktıktan sonra kulağına gelen uğultulardan dolayı ise hayattan nefret etmişti. Bir gün Yasemin’in odasının kapısını çalmıştı;
"Yasemin, gelebilir miyim? Yoksa hanımağa mı demeliyim?"
"Lütfen, Ferzan bizim aramızda bu zamana kadar böyle bir şey olmadı. Bundan sonra da olmasın, biz yine abi kardeş ilişkimize devam edelim. Zaten Ağam giderken, öyle bir yük bıraktı ki bana. Birazda sen arkamda değil, yanımda dur."
"Keşke biraz bu işlerle ilgilenseydim dedim ilk defa. En azından yükünü hafifletirdim belki. Ama şimdi beni bile istemiyorlar, herkes Civan’ı görüyor. Çocuklarımızı birbirine düşman mı edeceğiz?"
"Bilmiyorum ki abi, umarım biz çocuklarımızı iyi yetiştirmişizdir. Ağalık uğruna babasının, amcasının veya dayısının anısına yazık etmezler. Aşiret elbet başsız kalmaz, önemli olan huzurumuz..."
Abi, kardeş ikisi de temennilerde bulunmuştu. Ama tabi ki bundan sonra olacaklar hiç istedikleri gibi gitmeyecekti.
Konağın avlusu o sabah her zamankinden daha gergindi. Erkekler sessizce sağa sola dağılmış, kimse kimsenin yüzüne bakmıyordu. Rüzgâr bile uğuldarken bir şeylerin yaklaşmakta olduğunu hissediyordu. Yasemin Hanım sabah ezanından beri ayaktaydı. Artık karar zamanı gelmişti. Avlunun ortasında üç genç duruyordu.
Zinar, dik duruşuyla babasının kopyası gibiydi; elleri cebinde, başı dik, yüzünde kibirle karışık bir kararlılık.
Civan, şehir kokusu taşıyan beyaz gömleğiyle diğerlerinden ayrılıyordu; sakin ama kararlı bir bakışla Yasemin’e bakıyordu.
Burak ise başını daha dik tutuyordu, kime ait olduğunu ve neye inandığını tam olarak biliyordu, kendinden emindi.
Yasemin Hanım bastonu yere vurdu. O tok ses yankılandı konakta;
“Yeter!” dedi. “Ben Berzan’ı toprağa koydum ama bu ocağı toprağa gömmem!”
Zinar öne çıktı;
“Hanımağam, Ana...” dedi saygıyla ama sesi sertti, “Acar soyunun kanı benim damarlarımda akıyor, halk beni istiyor.”
Civan araya girdi;
“Ben bu işi kavga dövüşle değil, hukukla, akılla yürütmek istiyorum. Artık dünya değişti.”
Zinar alayla güldü;
“Hukuk dediğin şey şehirde işler. Bizim buralarda adalet hâlâ erkeğin elinde.”
O an Burak başını kaldırdı. Yasemin, ilk kez onun gözlerinde Berzan’a benzeyen bir parıltı gördü;
“Ben, bu evde barış istiyorum. Ağalığın günü bugün değil...”
Sessizlik… Yasemin’in kalbi sıkıştı.
O an Berzan olsaydı, belki gurur duyardı bu çocukla. Yasemin bastonunu bir kez daha yere vurdu;
“Bugün kimse ağa olmayacak. Bu soyun başına kim geçecekse, ben karar vereceğim. Ama önce herkesin niyeti belli olacak.”
Sonra döndü, ağır adımlarla konağın taş merdivenlerinden çıktı. Arkasından bakan üç genç, birbirlerine hiç benzemeseler de o an aynı şeyi hissettiler. Ağalık tahtı artık sadece bir makam değil, bir sınavdı. Ve bu sınavda sadece güçlü olan değil, vicdanı olan kazanacaktı.