Bir gün önce – Öğlen Saatleri
Ankara’nın ayazı, İstanbul’un nemli soğuğuna hiç benzemiyordu; bu şehir insanın ciğerlerini yakan, karakterini sınayan, hatayı affetmeyen gri bir devdi. Erkan, lüks aracının arka koltuğunda otururken, camdan dışarı süzülen puslu manzarayı izliyordu. Cebindeki telefonun her titreyişinde kalbi ağzına geliyordu. Kayınpederinden gelen son mesaj, ekranın ışığında bir infaz emri gibi parlıyordu: "Emanet aldığın o koltuğun hakkını ver Erkan. Ankara'dan ya o imzayla dönersin, ya da hiç dönmezsin."
Bu sadece bir iş gezisi değildi. Bu, Erkan’ın yıllardır üzerine yapışan "şanslı damat" etiketini söküp atacağı, kendi imparatorluğunu kurabileceğini ispat edeceği bir intihar dalışıydı. Proje devasaydı; Ankara'nın göbeğinde, şehrin silüetini değiştirecek bir alışveriş ve yaşam merkezi. Ama o arazinin sahibi, Elmas Çavuşoğlu, projenin tam kalbinde aşılmaz bir duvar gibi duruyordu.
Araba, Çavuşoğlu Holding'in önünde durduğunda Erkan derin bir nefes aldı. Binanın mimarisi bile Elmas’ın karakterini yansıtıyordu: keskin hatlar, soğuk renkler ve dışarıya kapalı bir vakur. Erkan, en pahalı zırhı olan İtalyan kesim ceketini düzeltti ve asansöre bindi. Yukarı çıktıkça oksijenin azaldığını hissediyordu.
Toplantı odasına girdiğinde onu bir kalabalık değil, uçsuz buçaksız bir sessizlik karşıladı. Elmas Çavuşoğlu, masanın başında değil, camın kenarında sırtı dönük bir halde şehri izliyordu. Üzerindeki siyah döpiyes, boynundaki inci kolye ve dimdik duruşuyla zamanın dışında bir figür gibiydi.
"Tam üç dakika geciktiniz Erkan Bey," dedi Elmas, arkasını dönmeden. Sesi, buz kristallerinin birbirine çarpması gibi net ve duygusuzdu.
Erkan, masaya yaklaşırken yüzüne o sahte, özgüvenli gülümsemesini yerleştirdi. "Ankara trafiği diyelim Elmas Hanım. Ama emin olun, beklediğiniz her saniyeye değecek bir teklifle geldim."
Elmas yavaşça döndü. Yüzünde ne öfke vardı ne de merak. Sadece derin, her şeyi gören bir sükunet. "Ben hiçbir şeyi beklemem Erkan Bey. Zaman benim için bir kaynak değil, bir sınırdır. Buyurun, oturun. Bakalım kayınpederinizin gölgesi bugün masama ne kadar uzun düşecek."
Erkan, koltuğa otururken içindeki huzursuzluğu bastırmaya çalıştı. "Bu iş sadece kayınpederimle ilgili değil. Bu benim projem. Vizyonu, finansmanı, her şeyiyle bana ait. Sizin araziniz bu vizyonun taç çizgisi olacak. Size teklif ettiğimiz rakamı duydunuz; bu rakamla Ankara’nın yarısını satın alabilirsiniz."
Elmas, Erkan’ın karşısına geçti ve ellerini masanın üzerine koyarak hafifçe öne eğildi. "Para..." dedi, kelimeyi sanki ağzında bir zehir varmış gibi telaffuz ederek. "Sizin nesliniz her şeyin bir fiyatı olduğunu sanıyor. Ama sizin 'rakam' dedikleriniz, benim babamın bu toprağa döktüğü alın terinin yanında sadece birer kağıt parçasıdır. O arazi benim için bir yatırım değil, bir vasiyettir Erkan Bey. Ve ben babamın vasiyetini, bir alışveriş merkezinin otoparkı olsun diye devretmem."
Erkan, reddedilmenin yarattığı o çiğ öfkeyle dosyayı masaya vurdu. "Bakın Elmas Hanım, realist olalım. O arazi şu an atıl durumda. Şehir oradan geçiyor, zaman değişiyor. Siz o eski dünyada kalmış prensiplerinizle bu devasa çarkın önüne geçemezsiniz. Bu işin arkasında kimlerin olduğunu, kayınpederimin bu projeye ne kadar önem verdiğini biliyorsunuz. Biz o araziyi ya rızanızla alırız, ya da..."
"Ya da?" Elmas’ın sesi bir anda kısıldı ama oda daha da soğudu. "Tehdit mi ediyorsunuz beni? Kendi gücüyle bu masaya oturmaya cesareti olmayan bir 'damat' olarak mı yapıyorsunuz bunu?"
Erkan ayağa kalktı. Artık maskesi düşmüştü. "Damat ya da değil! Ben bu masada karar vericiyim. Ankara’nın görünmez sahipleriyle ters düşmek istemezsiniz. Bu proje yapılacak. O araziye o kazma vurulacak. Sizin inadınız sadece sizin zararınıza olur. Kayınpederim, yoluna çıkan taşları temizlemeyi iyi bilir."
Elmas, Erkan’ın gözlerinin içine öyle bir baktı ki, Erkan bir an için o gözlerde kendi sonunu gördü. "Kayınpederin..." dedi Elmas, yavaşça doğrulurken. "O adam sokaklarda racon keserken, benim babam bu ülkenin temel taşlarını döşüyordu. Sizin o 'karanlık' dediğiniz dünya, benim holdingimin bodrum katındaki tozlu evraklardan daha eski değildir. Beni kimseyle korkutamazsın çocuk. Ben kocasını ve tek oğlunu bu iş savaşlarında toprağa vermiş bir kadınım. Benim kaybedecek bir canım kaldı, o da bu toprağa feda olsun."
Elmas, masanın üzerindeki dosyayı Erkan’a doğru itti. "Şimdi git İstanbul’una. O sahte lüksüne, o metresinin dizlerine dön. Git ve kayınpederine söyle; Elmas Çavuşoğlu satılık değildir. Eğer o araziyi çok istiyorsa, kendi gelsin. Ama gelirken yanına bir iş adamı değil, bir mezar kazıcı alsın. Çünkü ben o toprağı vermem, ancak içine girerim."
Erkan, sinirden titreyen elleriyle dosyayı aldı. Mağlubiyetin tadı paslı bir demir gibi ağzındaydı. "Bu iş burada bitmedi Elmas Hanım. Ben hayatım boyunca istediğim her şeyi aldım. O araziyi de alacağım. Siz sadece işi zorlaştırıyorsunuz."
"Zor olan iyidir Erkan Bey," dedi Elmas, tekrar cam kenarına yönelirken. "İnsanın içindeki boşluğu doldurur. Ama sizin boşluğunuz o kadar büyük ki, altına Ankara’yı serseniz yine de doymazsınız. Kapı arkanda, kapatmayı unutma."
Erkan, odadan çıktığında dışarıdaki Ankara ayazı bile az önceki kadının bakışlarından daha sıcak gelmişti. Asansöre bindiğinde aynadaki aksine baktı. Yüzü bembeyazdı. Telefonu yine titredi. Kayınpederinden yeni bir mesaj: "Dönüyor musun?"
Erkan telefonu avucunda sıktı. Başarısızlık bir seçenek değildi ama Elmas Çavuşoğlu’nu geçmek, bir dağı yerinden oynatmak gibiydi. İstanbul’a, Melike’nin yanına dönmekten başka çaresi yoktu. Ama artık biliyordu; İstanbul’a giden o uçak, aslında onun kendi cenazesine kalkıyordu. Elmas sadece araziyi reddetmemiş, Erkan’ın bütün o sahte dünyasını bir vuruşta yerle bir etmişti.