Erkan’ın Ankara’dan İstanbul’a dönüş yolculuğu, sadece kilometrelerin değil, ruhundaki o ağır hezimetin de katlandığı bir sürgün gibiydi. Özel uçağın lüks deri koltuğuna gömülmüş, bulutların üzerindeki o sahte huzura bakarken, aslında yerin yedi kat dibine girdiğini hissediyordu. Elmas Çavuşoğlu’nun o buzdan bakışları, bir projeyi reddetmekten çok daha fazlasını yapmış; Erkan’ın özenle inşa ettiği "güçlü iş adamı" imajının altındaki o ürkek "damat" siluetini açığa çıkarmıştı.
Uçağın motorundaki o hafif uğultu, zihnindeki binlerce sesin arasında kayboluyordu. Erkan, viski bardağını sıkarken parmak boğumlarının beyazladığını fark etti. “Damat olduğun günden beri sana verdiğim en büyük görev bu,” demişti kayınpederi Kudret Bey. Bu cümle, şimdi bir ilmiğe dönüşmüş, Erkan’ın boynunu sıkıyordu. Başarısızlık, Kudret Bey’in lügatinde bir seçenek değil, bir tasfiye sebebiydi. Erkan, bu dünyada Kudret Bey’in kızıyla evlenerek yer edinmişti. Kayınpederinin karanlık ama köklü gücü, Erkan’a sunduğu o ihtişamlı hayatın hem mimarı hem de gardiyanıydı.
Uçak İstanbul semalarına girdiğinde, şehrin ışıkları Erkan’ın gözüne birer iğne gibi battı. Havaalanından kendisini alan siyah VIP aracın içinde, telefonuna gelen mesajla irkildi. Kayınpederiydi: “Evdeyim. Kahveni benimle iç.”
Bu bir davet değil, bir hesap sorma seansıydı. Erkan, kendi evine değil, aslında Kudret Bey’in "şubesi" sayılan o devasa malikaneye, karısı Ceyda’nın ve kayınpederinin mutlak otoritesinin hüküm sürdüğü o kaleye gidiyordu.
Malikanedeki Sessiz Fırtına
Araba, geniş bahçenin çakıllı yolunda süzülüp durduğunda Erkan, yüzündeki o mağlup ifadeyi silip yerine "işleri yoluna koymaya çalışan hırslı adam" maskesini taktı. Kapıyı açan görevliyi görmezden gelerek içeri girdi. Evin içindeki o ağır, pahalı mobilya kokusu bile üzerine bir yük gibi bindi.
Karısı Ceyda, merdivenlerin başında göründü. Şık, mesafeli ve babasının kopyası olan o soğuk ifadeyle Erkan’ı süzdü. “Hoş geldin Erkan,” dedi, sesi bir eşin sıcaklığından ziyade, bir ortağın denetleyici tonundaydı. “Babam çalışma odasında seni bekliyor. Ankara pek iyi geçmemiş gibi görünüyor, yüzün kireç gibi.”
Erkan, Ceyda’yı hafifçe öpüp geçiştirirken, “Sadece yorgunum Ceyda, o kadın biraz dişli çıktı o kadar,” dedi. Ama biliyordu ki Ceyda da, babası da her şeyi çoktan öğrenmişti. Kudret Bey’in kulakları Ankara’nın en gizli dehlizlerinde bile vardı.
Çalışma odasının kapısına geldiğinde Erkan bir an duraksadı. Avuç içlerinin terlediğini hissetti. Kapıyı tıklatıp içeri girdiğinde, Kudret Bey’i şöminenin karşısındaki devasa koltuğunda, elinde tesbihiyle otururken buldu. Oda, tütün ve eski kitap kokusuyla doluydu.
“Gel bakalım Erkan,” dedi Kudret Bey, sesindeki o babacan ama her an gırtlağına yapışabilecek kadar tehlikeli tınıyla. “Ankara’nın ayazı çarptı mı seni?”
Erkan, karşısındaki koltuğa ilişti. “Kudret Bey, Elmas Çavuşoğlu beklediğimizden daha kapalı bir kutu. Araziyi sadece bir ticari meta olarak görmüyor, bir vasiyet olarak tutuyor. Ama pes etmiş değilim, yeni bir strateji geliştiriyorum.”
Kudret Bey, elindeki tesbihi masanın üzerine bıraktı. O tok ses, odada bir balyoz gibi yankılandı. “Strateji mi? Erkan, ben sana oraya strateji geliştir diye değil, o kadının önüne reddedemeyeceği bir güçle çık diye gönderdim. Elmas Çavuşoğlu’nu küçümsedin. Onun babası benimle aynı masada otururken sen daha kısa pantolonla geziyordun. O kadının masasına 'damat' olarak oturdun, 'Erkan' olarak değil. İşte en büyük hatan buydu.”
Erkan yutkundu. “Efendim, nakit akışını ve projenin vizyonunu anlattım ama…”
“Para! Her şeyi parayla çözeceğini sanıyorsun,” diye kükredi Kudret Bey birden. Ayağa kalktı, pencereye doğru yürüdü. “Benim param, senin vizyonun… Ama karşımızda duran şey bir mülk değil, bir itibar savaşı. Elmas, senin gözlerinde o korkuyu, o emanetçi duruşunu görmüş. Eğer o araziyi alamazsan Erkan, sadece o projenin değil, bu masanın da altından kayıp gideceğini biliyorsun, değil mi?”
Erkan’ın boğazı düğümlendi. Kayınpederinin neyi kastettiğini çok iyi anlıyordu. Kudret Bey’in desteği çekildiği an, Erkan’ın yeni nesil iş adamı imajı bir kağıt kule gibi yıkılırdı. Borçlar, karanlık bağlantılar ve düşmanlar saniyeler içinde üzerine çullanırdı.
“Bana bir şans daha verin. Elmas’ın bir zayıf noktasını bulacağım. Herkesin bir zayıflığı vardır,” dedi Erkan, sesi titreyerek.
Kudret Bey döndü, gözlerini Erkan’ın içine dikti. “Herkesin bir zayıflığı vardır Erkan. Mesela senin zayıflığın… Fazla uyanık olduğunu sanman. Ama unutma, fazla uyanıklık insanı kör eder. Şimdi git, bu lekeyi temizle. Ve sakın bir daha karşıma 'denedim ama olmadı' diye gelme. O zaman seni koruyacak bir kızım da kalmaz, bir koltuğun da.”
Kendi Cehennemine Kaçış
Erkan odadan çıktığında sırtından aşağı soğuk terler süzülüyordu. Ceyda dışarıda bekliyordu. “Babam ne dedi?” diye sordu sadece. Erkan, karısının gözlerindeki o küçümseyici acımayı gördü. “Halledeceğim Ceyda, sadece biraz zamana ihtiyacım var,” dedi ve hızla malikaneyi terk etti.
Kendi aracına bindiğinde, şoförüne “Rezidansa,” dedi. Ama aslında kastettiği yer Melike’nin kucağıydı. Oraya, o sahte ama huzurlu limana sığınmaya ihtiyacı vardı. Yolda giderken zihni bir savaş alanı gibiydi. Kayınpederinin tehdidi, Elmas’ın hakareti ve üzerinde biriken o devasa başarısızlık yükü…
Erkan, asansörle rezidansa çıkarken aynadaki aksine baktı. Yorgun, hırpalanmış ve köşeye sıkışmış bir adam görüyordu. Melike’nin kapısına vardığında, içeride onu bekleyen "uyanık" kadının aslında kendi kuyusunu kazmaya başladığından habersizdi. Kapıyı açtığında Melike, her zamanki o cilveli ve "senin için buradayım" diyen maskesiyle karşısındaydı.