Şoförü göndermişti. Bu küçük bir şeydi — ama küçük şeyler artık Erkan'a büyük hissettiriyordu. Şoförü göndermek demek, tek başına yürümek demekti. Tek başına yürümek demek, bu şehrin o tuzlu, o sert, o hiçbir şeyi yumuşatmayan havasını doğrudan almak demekti. Liman kapısına geldiğinde güvenlik görevlisi tanıdı onu. "Hayırlı sabahlar efendim," dedi. Hemen çekti kendini. Kapı açıldı. Erkan içeri girdi. Bu liman onundu — ya da öyleydi bir zamanlar. Kâğıt üzerinde hâlâ öyleydi. İmzalar, sözleşmeler, tapular. Ama kâğıt üzerindeki sahiplik ile bir yere ait olmak arasındaki fark, Erkan'ın bu son aylarda öğrendiği en büyük şeylerden biriydi. Bu limanı sahiplenmişti. Ama bu limana hiçbir zaman ait olmamıştı. Burada imparatorluk kurmuştu. Burada kararlar almıştı. Burada insanlar gelmiş, bazı

