Erkan kapıda donmuştu. Bir saniye — sadece bir saniye. O saniyede gözleri her şeyi taradı: Yerde yatan adam, altında genişleyen o koyu kırmızı, duvara yaslanmış Melike, Melike'nin yanında yerde duran o siyah nesne, odadaki o barut ve kan karışımı ağır koku. Bir saniye. Sonra Erkan hareket etti. Baran'a değil. Melike'ye. Diz çöktü onun önünde. Elleri Melike'nin omuzlarına kondu — sıkı değil, hafif, bir kuş gibi. "Melike." Sesi kısıktı, o her zamanki otoriter ton yoktu. Tamamen gitmişti. Yerine başka bir şey vardı — o nadir, o bodrum katlarda saklanan, sadece bu odada açılan ses. "Melike, bak bana." Melike başını kaldırmıyordu. Hıçkırıkları durmuştu ama gözleri kapalıydı, yüzü duvara dönüktü. Erkan'ın ellerini hissediyordu omuzlarında ama o ellerin gerçek olup olmadığından emin değildi

