Melike o sabah iki kez kıyafet değiştirdi.
İlki siyahtı. Sade, keskin, her şeyi dışarıda bırakan cinsten. Aynada baktı, doğruydu ama fazla doğruydu. Çok doğru olmak da yanlıştı bazen. Çıkardı.
İkincisi koyu mavi bir takımdı. Yine sade ama siyahın o savunma duvarı yoktu. Biraz daha içeri alan cinsten. Onu denedi, aynada baktı.
Bu olurdu.
Saçını taradı. Basit, temiz, bir şey söylemeyen ama her şeye hazır olan. Kolyeyi çıkardı. Takı bu tür buluşmalarda ya çok anlam yüklenir ya da anlamsız kalırdı. İkisi de istemediği şeydi.
Bileklik saatini taktı. Eskiydi, babasından kalma. Bu şehirde kimsenin tanımadığı türden. Önemli günlerde takardı.
Bugün önemliydi.
---
Erkan sabah erken çıktı.
Kapıdan çıkarken "Kudret Bey seni öğleden sonra bekliyor. Araç saat ikide gelir," dedi. Kısaydı, resmiydi. Aralarındaki o yeni mesafenin sesiydi bu.
Melike başını salladı, "Tamam" dedi.
Kapı kapandı.
Mutfağa geçti, kahvesini aldı, pencereye yürüdü.
Öğleden sonra saat iki.
Dört saati vardı.
Nasıl geçireceğini düşünmedi. Geçireceğini biliyordu. Her büyük şeyden önce yaptığı gibi sıradan şeyler yapacaktı. Bulaşık yıkayacak, kitap açıp okumayacak ama tutacaktı. Belki kısa bir yürüyüş.
Zihnini boş tutmak. Tam boş değil ama doldurmamak. Doldurulan zihin önemli anda yavaş çalışırdı. Boş tutulan zihin tam zamanında açılırdı.
---
Araç saat ikide kapıdaydı.
Melike binaya inerken güvenlik görevlisi başını eğdi. Her zamankinden biraz daha derin, biraz daha dikkatli. Küçük bir farktı ama gözünden kaçmadı.
Şoför kapıyı açtı, bindi. Araç hareket etti.
Şehir camdan akıyordu. Trafik, kaldırımlar, öğleden sonranın o sarı ışığı. İstanbul bu saatte en kalabalık halindeydi. Her yerde insan, her yerde ses, o büyük yorulmaz enerji.
Melike bu enerjiye baktı, içinde bir şey sakinleşti. Şehrin devamlılığı ona hep böyle bir his verirdi. Küçük, garip ama gerçek bir zemin.
Araç Boğaz'ın kıyısından geçerken gözlerini kapattı.
Bir dakika. Sadece bir dakika. O derin, kasıtsız nefes.
Sonra açtı.
Hazırdı.
---
Malikâne beklenenden büyüktü.
Biliyordu bunu. Erkan'ın anlattıklarından, geliş gidişlerinden aklında bir taslak vardı. Ama taslak gerçeğe yetmezdi. Araçtan inerken, uzun taş yolda yürürken, o ağır kapıya yaklaşırken farklıydı. Daha büyük değildi aslında. Daha ağırdı. Bu binanın üzerinde yılların ağırlığı vardı. Her taşında bir karar, her penceresinde bir gece.
İçeri girdi. Görevli bekliyordu.
"Buyurun," dedi. Başka bir şey söylemedi.
Melike yürüdü.
Koridor uzun ve sessizdi. Duvarlarda tablolar vardı. Bakmadı onlara. Bakmak istedi ama bakmadı. Bakışlarını öne kilitledi, adımlarını sabit tuttu. Bu koridor bir testti. Sadece Kudret'in değil, kendisinin de testi. Eğer koridor seni küçültüyorsa, odaya girerken kaybetmiştin.
Melike küçülmedi.
Görevli bir kapıda durdu.
"İçeri buyurun," dedi.
Kapıyı açtı, geri çekildi.
Melike girdi.
---
Kudret Bey pencerenin önündeydi.
Tıpkı Elmas gibi. Bu benzerlik bir an çaktı aklında. Bu şehrin güçlü insanları neden hep penceredeydi? Belki güç arkayı değil önü izlemeyi gerektiriyordu. Belki şehre bakmak, şehrin size ait olduğu hissini veriyordu.
Belki sadece alışkanlıktı.
Kudret döndü.
Melike ilk kez görüyordu onu. Fotoğraflar, Erkan'ın anlattıkları, kendi hayal gücü... Hepsi yerini gerçeğe bırakıyordu. Yetmişli yaşların ortasındaydı. Saçları beyazdı, yüzü derin çizgiliydi. Ama bu çizgiler yaşlılığın değil, uzun düşüncelerin iziydi. Gözleri küçük ve koyuydu. Akrep'in gözlerine benziyordu bir parça. Ama Akrep'te boşluk vardı. Kudret'te derinlik.
Derinlik daha tehlikeliydi.
"Melike Hanım," dedi Kudret. Sesi beklediğinden alçaktı. O kadar alçak ki odanın onu taşıması için sessizliğe ihtiyacı vardı. "Hoş geldiniz."
"Hoş bulduk," dedi Melike.
Sesi tam yerindeydi.
---
Oturdular. Kudret'in işaret ettiği koltuğa, masanın karşısına geçti. Kudret kendi koltuğuna oturmadan önce bir şey yaptı. Masadaki deri kaplı defteri aldı, çekmeceye koydu. Kasıtlıydı bu. Melike biliyordu. Ama neyi sakladığını değil, neden sakladığını düşündü. Bazen saklanan şey değil, saklama eylemi mesaj taşırdı.
Bu oturma sahneye aitti. O defter başka bir sahneye.
Kudret oturdu.
Ellerini masada kavuşturdu. Melike'ye baktı. Uzun, sakin, hiçbir şeyi kaçırmayan o bakışla. Melike de baktı. Kaçırmadı gözlerini. Ama bunu bir güç gösterisine dönüştürmedi. Sadece baktı. İki insan, ilk kez, gerçekten birbirini görüyordu.
"Erkan sizden bahsetti," dedi Kudret sonunda.
"Biliyorum," dedi Melike.
"Çok değil. Az." Dudaklarında ince bir şey belirdi. Gülümseme değildi ama en uzak akrabasıydı. "Az bahsetmek bazen çok bahsetmekten daha çok şey söyler."
Melike sustu.
Kudret devam etti.
"Bu şehirde uzun yıllardır varım. Çok insan gördüm. Akıllı, zeki, cesur insanlar. Bu sıfatlar ayrı ayrı yaygın, bir arada nadir." Masaya hafifçe vurdu. Bir kez, yumuşak. "Sizi merak ettim."
"Merak tehlikelidir," dedi Melike.
"Evet," dedi Kudret. "O yüzden sadece akıllı insanlar merak eder."
---
Çay geldi.
Görevli iki bardak bıraktı, çıktı. Kapı kapandı. Oda yeniden sessizleşti. O derin, kasıtlı sessizlik. Bu tür odaların kendine has sessizliği.
Melike çayı almadı hemen. Kudret almadı. İkisi de masada durduğu yerde bıraktı.
"Akrep meselesi," dedi Kudret.
"Evet."
"Erkan halletti dedi."
"Evet."
Kudret bir an bekledi. "Peki Erkan'ı kim hazırladı?"
Bu soru gelecekti. Melike biliyordu. Telefonda Erkan'a sormuştu, şimdi yüz yüze soruyordu. Ama yüz yüze farklıydı. Ses tonu, yüz ifadesi, kelimenin ağırlığı.
Melike bardağı aldı, bir yudum içti, bıraktı.
"Erkan bu bilgiyi almaya hazırdı," dedi. "Ben doğru anda, doğru yerde söyledim."
"Bu cevap diplomatın cevabı," dedi Kudret. "Sizi diplomat sanmıyorum."
"Sanmamanız doğru," dedi Melike.
"O zaman?"
"O zaman doğrusu şu." Melike gözlerinin içine baktı. "Akrep bir tehditti. Onu temizlemenin en kolay yolu Erkan'dı. Kullandım."
Sessizlik.
Kudret bu cevabı sindirdi. Dışarıdan görünmüyordu ama sindiriyordu. Elleri masada, gözleri Melike'de.
"Kullandınız," dedi sonunda. Kelimeyi tekrarladı. Yargılamadan, onaylamadan. Sadece ölçerek.
"Evet."
"Erkan biliyor mu?"
Melike bir an durdu.
"Hayır," dedi.
"Bu onu incitir."
"Bilmemek incitmez."
Kudret hafifçe güldü. Bu sefer gerçekti. Akrep'inkinden farklı, içinde bir şey olan türden.
"Öyle düşünenler genelde yanılır," dedi.
"Ben yanılmıyorum," dedi Melike. "Erkan şu an bilmesi gerekeni biliyor. Fazlası onu zayıflatır."
"Ve zayıf Erkan işinize gelmez."
"Zayıf kimse kimsenin işine gelmez."
Kısa bir sessizlik oldu.
Kudret bardağı aldı, içti. Yavaşça, acele etmeden. Melike de içti. Bu eşzamanlılık tesadüftü ama ikisi de fark etti. Ve ikisi de fark ettiğini fark etti.
---