9. Bölüm

1094 Words
Selin’in bu söylediğine ne diyeceğimi bilemiyorum. Başak’tan her şey beklenir. Yalnızca anlamıyorum. Madem Berk’i değil de Alp’i seviyordu neden Berk’e çıkma teklifi etti? Selin’in de yalan söyleyecek hâli yok. Anlatırken nasıl üzüldüğünü gördüm. Diyecek bir şey bulamıyorum. Teselli mi etmeliyim? Yoksa detayları mı sormalıyım? Keşke hiç öğrenmeseydim. Sessizlikle yolun geri kalanını yürüyoruz. Sınıftakilere belli etmememiz gerek. Sanki hiçbir şey olmamış gibi öğle yemeğini yiyoruz. Erkekler kazanmanın verdiği mutluluğu bize sataşarak çıkarıyor. Yemek boyunca Alp ve Başak’a bakıyorum ama artık bakışmıyorlar bile. Bir ara Başak’ın Berk’in koluna girip bir şeyler konuştuklarını görüyorum. Gözüm istemsiz Alp’e kayıyor. Soner’le konuşuyormuş gibi görünse de ara ara bakışları bu ikiliye kayıyor. Tabii Selin’in de yüzü yine düşüyor. Karşılıksız aşk gerçekten zor. “Ece, öğretmenimiz seni çağırıyor,” diyen Özge’nin sesiyle irkiliyorum. Dalgınlığımı belli etmemeye çalışarak hemen sınıftan çıkıyorum. Öğretmenler odasının kapısını vurup içeri giriyorum. Genelde sınıf başkanları dışında buraya kimse çağrılmaz. “Ece, yıl sonunda kitap okuma yarışması var. Senin de okumayı çok sevdiğini duydum. Sizin sınıftan katılımcı olarak adını yazalım diyorum, ne dersin?” Ben de bir şey oldu sanıp endişelenmiştim. Meğer sadece bir yarışmaymış. “Olur hocam, yazabilirsiniz.” “Liste belli olunca kitapları kütüphaneden temin ederiz.” “Güzel olur hocam.” “Tamam, şimdi sınıfına gidebilirsin.” Öğretmenimi başımla onaylayıp odadan çıkıyorum. Yangın merdiveninin orada Berk’i görüyorum. Yalnız başına ne yapıyor diye merak ederken eliyle beni yanına çağırıyor. “Ece, sabahtan beri seni yalnız yakalamaya çalışıyorum.” “Akşam konuşuyoruz ya, unuttun mu?” “Akşama işim var. Eve sonra geçeceğim. Konuşmak için yarını bekleyemem.” Berk bana öfkeli mi? Niye böyle sert konuşuyor ki? “İyi, söyle bakalım.” “Tüm hafta sonum sayende berbat oldu, özür bile dilemedin.” “Ne diyorsun sen be? Kafayı mı yedin?” “Evden çıkacak başka yer bulamadın mı?” Berk’in neden bahsettiğini anlamıyorum. Ama ben de sinirlenmeye başlıyorum. Yine derdi ne bunun? “Berk saçma sapan konuşup beni sinirlendirme,” diyerek uzaklaşmaya çalışıyorum. Belli ki kavga edeceğiz. Kolumu tutup gitmeme engel oluyor. Bakışlarındaki öfkeyi görebiliyorum. Normalde endişelenmem gerekir biri bizi görecek diye ama eli koluma o kadar baskı uyguluyor ki canımı acıtıyor. Kurtulamıyorum. “Berk canımı acıtıyorsun.” “Senin yüzünden annem eve yabancı biri girdi zannetti,” diyor. Ve bende de jeton düşüyor. “Ben sessizce kapıdan çıktım. Balkondan nasıl çıkayım?” Berk şimdi kolumu bırakıp “o zaman eve giren kimdi?” diyor. Sanki cevap yüzümde yazılıymış gibi bana bakıyor. “Ben nereden bileyim,” diyorum çaresizce. Artık sınıfa gitmek istiyorum. “Balkonda olan sen değilsen Başak geldiğinde nereye saklandın?” İşte sormasından korktuğum soruyu soruyor. Gerçeği söylesem ikimiz de utançtan yerin dibine gireceğiz. Yalan söylersem ortaya çıkma ihtimali var. Ne yapacağım? “Seni din-” Duyduğum sesle Berk’in konuşmasına mani oluyorum. Elimle Berk’in ağzını kapayarak yangın çıkışı kapısından ikimizi dışarı çıkarmam anlık bir durum oluyor. Biri bizi duydu galiba, umarım kim olduğumuzu görmemiştir diye düşünürken Berk’in şaşırmış olduğunu fark ediyorum. Elimin hâlâ dudaklarının üstünde olduğunu anlamamla hızlıca elimi çekiyorum. “Ne oldu Ece?” “Şişt, sessiz ol. Bir ses duydum, sanki biri bizi dinliyordu.” “Yok artık, daha neler. Sen de iyice paranoyak oldun.” Berk belki de haklıdır. Ama elimde değil. Başak’ın beni ne duruma düşürdüğü işte ortada. “Tamam tamam, üzülme hemen. Bir şey demedim,” diyor sevgili arkadaşım. İçeri girmek için birkaç dakika daha beklemeyi öneriyorum Berk’e. Yaşadığım stresi o da anlamış olacak ki söylediğimi hiç ikiletmiyor. “Ece senin saçların hep böyle uzun muydu?” “Ne,” diyerek ana dönmeye çalışıyorum. Yakalanma korkusundan Berk’in ne söylediğini idrak etmem biraz geç oluyor. O zaman elinin saçımın bir tutamını tuttuğunu ve onu incelediğini fark ediyorum. “Saç işte, uzuyor,” demekle geçiştiriyorum. Tam artık çıkalım diyecektim ki kapı kulpunda bir hareketlilik oluyor. Hemen Berk’i duvara ittirip olabildiğince kapıdan uzaklaşıyorum. Umarım kimse yoktur diye umarken Berk’in nefesini yüzümde hissediyorum. Göz göze geliyoruz. Sessizce durumu açıklıyorum. Berk başını sallamakla yetiniyor. Bir süre daha bekleyip kimsenin gelmediğinden emin oluyorum. Artık çıkabiliriz dediğimde Berk beni ittirip arkasına bile bakmadan içeri geçiyor. Duruma bozulmuş olsam da sorusunu cevaplamaktan kurtulduğum için rahatlıyorum. Berk’in uzaklaşmasını beklerken biraz daha dışarıda duruyorum. Beraber sınıfa girersek sanki tüm bu vakit birlikteymişiz gibi algılanabilir. Bu endişeyle beklerken üşümeye başlıyorum. Artık içeri geçebilirim. Ama geçemiyorum, kapı açılmıyor. İnanılır gibi değil. Kapıyı zorlamaya devam ediyorum ama bir türlü açılmıyor. Bir süre kapıya vuruyorum biri beni duyar diye ama kimse duymuyor. Telefon etmek geçiyor aklımdan elbette. Ama onu da çantamda bıraktığımı hatırlamam uzun sürmüyor. Dakikalar geçtikçe yokluğumun fark edilmemiş olmasına içerliyorum. Ellerim, yüzüm soğuktan donmuş bir vaziyette bekliyorum. Ne kadar süre geçti bilmiyorum. En sonunda kapıyı hademe açıyor. “Senin ne işin var burada kızım, okul çoktan boşaldı.” Hademenin sorusuna cevap vermeden koridordaki peteklerden birinin yanına geçiyorum. Kadıncağız da arkamdan geliyor. “Ah yavrum, çok üşümüş olmalısın.” Başımla kadını onaylayıp kendimi ısıtmaya çalışıyorum. Bu sırada görevli bana oraya neden geldiğini anlatıyor. Kapı kulpuna dayatılarak bırakılan sopayı görmüş. Gelmişken de dışarıyı kontrol etmek istemiş, yoksa buraya bakmak aklında yokmuş. Ne sebeple olursa olsun kadına teşekkür ederek eşyalarımı almak için sınıfın yolunu tutuyorum. Sınıfa girdiğimde sıraların bomboş olduğunu görmemle bir endişe dalgası vücudumu sarıyor. Eşyalarım nerede diye sorgularken öğretmen masasının altında olduğunu fark etmem bugün başıma gelen tek şans olabilir. Biri çantamı, montumu almış ve masanın altına koymuş. Hemen montumu giyip çantamı sırtıma takıyorum. Okuldan ayrılırken bir gerçeğin farkına varıyorum. Eşyalarımı saklayan her kimse beni kilitleyen de o olmalı. * Otobüse binerken yağmur başlıyor. Yağmur damlalarının camdan süzülüşünü izlerken kendimi rahatlatmaya çalışıyorum. Koca sınıfta kimse yokluğumu fark etmemiş. Bu düşünce gözlerimin dolmasına sebep oluyor. Üstelik en yakın arkadaşım olacak Berk’in beni hiç aramaması en sonunda gözyaşlarımın akmasına sebep oluyor. Ben bu çocuğa aşıkken bile böyle ağlamamıştım. Bir iki dakika ya... Hadi en fazla beş dakika olsun. Bu kız benden sonra gelmedi, ne oldu acaba diye hiç mi merak etmez? Gerçekten inanamıyorum. Eve varır varmaz kendimi banyoya atıyorum. Sıcak bir duşun beni sakinleştireceğini umuyorum. Annemin ısrarlarına rağmen bir şey yemeden yatıp uyumak, bu günü artık sonlandırmak istiyorum. Ne zaman uyudum, hatırlamıyorum. Bir ara gözlerimi açtığımı, başucumda Karmen’in olduğunu görüyorum. Bu imkansız diye düşünüp rüya gördüğüme karar vermem mantıklı geliyor. Dudaklarımdan dökülen kelimeler kulağıma ulaşmıyor. Ama ne söylediysem çok mutlu oluyorum, çünkü Karmen duyduklarından sonra gülümsüyor. Sanki yalnızca benim için gülümsüyor. Elimi kaldırıp yüzüne dokunmak istiyorum ama hiç gücüm yok. Hani rüyalarda istediğimizi yapabiliyorduk? Gözlerimi tekrar mı yumdum yoksa rüyam mı son buldu? Son anımsadığım alnıma değen bir sıcaklık. Alarmım çalmadan uyanıyorum. Hava o kadar ışımış ki telefonun çalmamasına şaşırıp aslında onu elime hiç almadığımı hatırlıyorum. Yataktan kalkarken annemin odaya girdiğini görüyorum. Endişeli bakışları üzerimdeydi. “Ece nasıl oldun? Daha iyi hissediyor musun?”
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD