İrade ile İmtihan
Yusuf aynada kendine bakarken, boynuna taktığı beyaz tespihi parmaklarının arasında çeviriyordu. Saçları muntazam taranmış, beyaz gömleği ütülüydü. Cübbe, dolabın kapağında asılıydı; sanki giyilmeyi bekleyen bir görev, bir miras gibiydi. Camın dışında yavaşça akşam çökerken, ezan vakti de yaklaşıyordu. Bugün görevinin ilk günüydü. Hem de Ramazan’ın ilk günü… Ve bu gece, ilk teravihi kıldıracaktı. Kalbindeki heyecanla birlikte, boğazında tanımsız bir düğüm vardı. Sanki sadece bir namaza değil, bambaşka bir hayata “amin” diyecekti birazdan.
Ev, eski ama huzurluydu. Annesi mutfakta bir sonraki akşam yenecek olan iftar hazırlığındaydı. Her zamanki gibi maharetli, sessiz ve Yusuf’a gururla bakan gözlerle meşguldü. Kız kardeşi Rabia, annesine yardım ederken arada bir “Yusuf abi heyecandan titriyor musun?” diye alay edercesine gülümsüyordu. O ise sadece tebessüm edip, “Biraz” demekle yetiniyordu. Ama asıl mesele heyecan değildi.
Yusuf’un kalbinde başka bir şey daha vardı. Henüz kimseye söylemediği, belki de söyleyemeyeceği bir şey. Bir isim. Bir bakış. Bir sevda. Ve Yusuf biliyordu ki, bazı sevdalar kaderin planında yoktu. Ama kalpte yer etmişse, silmek kolay değildi.
Dış kapının tokmağı döndü. Gelen, babasıydı. Emekli imam Hacı Salih Efendi.
Omuzlarında yılların yorgunluğu, gözlerinde ise oğlunun imam olarak ilk namazına tanıklık etmenin gururu vardı. Sessizce odaya bakıp başını salladı.
— Hazırsın, değil mi Yusuf?
Yusuf başını eğdi.
— Elhamdülillah, baba.
Ama içinden geçen cümle bambaşkaydı:
“Keşke her şey bu kadar kolay olsaydı... Sare. ”
İlk kez üniversitenin kütüphanesinde görmüştü onu. Kendisi ilahiyat öğrencisiydi, Sare ise psikoloji okuyordu. Farklı bölümler, farklı hayatlar gibi görünseler de aynı kitap raflarının arasında, aynı sessizlikte yolları kesişmişti. Önce tesadüf sanmıştı Yusuf, sonra bu rastlantılar alışkanlığa dönüştü. Aynı masaya oturmalar, selamlaşmalar, kitap önerileri… Ve sonra göz göze gelmeler. Zamanla kalpler bir şeyleri fark etti. Ama diller suskundu. Ne Yusuf cesaret bulabildi söylemeye, ne Sare izin verdi duygularına taşmak için. Bazen bir kelime eksik olur ya, işte o kelime aralarına perde olmuştu.
Tam da Yusuf’un aklı bunlarla doluyken… Telefonu çaldı. Cebinden çıkardı, ekrana baktı. Gözleri büyüdü. Sare... Bir an durakladı. Parmakları dokunamadı ekrana. Kalbi hızlandı, sanki bütün ev onun çarpıntısını duyacak gibiydi. Sonunda aramayı cevapladı.
— Alo… sesi boğuk ve temkinliydi.
— Yusuf… Merhaba, nasılsın?
Sare’nin sesi, kulağına değil, doğrudan kalbine dokundu. Yusuf’un içi ürperdi.
— Sare… Şey, iyiyim. Sen?
— İyiyim, sadece… Bugünün senin için önemli olduğunu hatırladım. Bir şans dilemek istedim. Belki geç kalmadan...
Yusuf’un sesi titredi.
— Hatırlaman bile yetti… Teşekkür ederim.
Odaya hâlâ bir sessizlik hâkimdi. Ama bu sessizlik sadece odada değil, Yusuf’un içinde de yankılanıyordu.
Salon tarafında, Yusuf’un annesi, Fadime Hanım, iftar hazırlıklarına devam ederken oğlunun sesiyle başını kaldırdı. Yusuf’un bir anda odasına çekilmesi dikkatini çekmişti. Kimi aramıştı, ya da kim aramıştı? Ama o, eski bir Anadolu kadınıydı. Bilirdi ki bazı kelimeler kulakla değil, kalple duyulur. Peşinden gitmedi. O sadece sessizce bekledi. Kulakları mutfakta, kalbi Yusuf’un kapısında...
Telefon kulağındaydı Yusuf’un. Sessizliği bozan tek şey, Sare’nin sesiydi. O tanıdık, yumuşak ama bir o kadar da net ton… Yusuf’un kalbinde bir yer, o sesi duyduğu anda huzura kavuşurdu sanki.
— Yusuf... dedi Sare, sesi kısık ama kararlı.
— Evet, buradayım. Dinliyorum seni, Sare.
— Bugün senin için çok özel bir gün. Göreve başladığını öğrendiğimde garip bir heyecan hissettim. Belki bu his bana ait değildir diye düşündüm ama… sonra anladım. Sana dua etmek istedim. Kalpten. Tıpkı senin yaptığın ve bana öğrettiğin gibi.
— Duan, varlığın… hepsi fazlasıyla yetiyor bana, dedi Yusuf. Sesi sakindi ama içindeki duvarlar bir bir yıkılıyordu.
— Senin gibi birinin, benim gibi birinin yolunda dua etmesi… bu bana güç veriyor. Gerçekten.
— Yusuf, biz çok farklıyız, biliyorum. Ben başka bir dünyadan geliyorum. Belki senin değerlerinle çelişen şeylerim de olmuştur. Ama içimde sana dair hiçbir çelişki yok. Sana saygım, sevgim… hepsi içten. Senin gibi biri bu dünyada az bulunur. Ve ben, seni tanıdığım için kendimi şanslı sayıyorum.
Yusuf gözlerini kapadı. Bir cümle, bu kadar mı kalbe dokunurdu?
— Farklıyız, evet. Ama belki de güzelliği bu. Senin kalbinin rengi başka, benimki başka… ama baktığımız yer, birbirimize dönük olunca… o renkler karışıyor Sare. Senin varlığın, benim için başka bir denge. Ben dua ederken, bazen adını anmasam da kalbimde taşıyorum seni. Çünkü bazı isimler, sadece dille değil, sessizce yaşanır.
— Yusuf… Sare’nin sesi hafif titredi.
— Bugün ilk kez mihrapta duracaksın. Belki ilk defa cemaatin önünde. Belki ilk defa babanın gölgesinde ama kendi adınla… Unutma, orada tek başına değilsin. Ben de, kalbimle oradayım.
Yusuf’un boğazı düğümlendi. Bir süre sessizlik oldu. Sonra fısıltıyla konuştu:
— Bazen dua ederken içimden geçiyorsun. Belki bu yeterlidir. Belki zaman bir gün bizi aynı duaya denk getirir.
— Kim bilir… Sare yavaşça gülümsedi, Yusuf hayalinde o gülüşü görür gibiydi.
— Ama şimdilik, sadece kendin ol. O yeter. Başarılarınla gurur duyacağım.
Yusuf başını eğdi.
— Senin gibi biri tarafından anlaşılmak… Bu bana dünyaları verir. Teşekkür ederim Sare. Bunu hiç unutmayacağım.
Telefonun ekranı karardı. Yusuf birkaç saniye öylece kaldı. Sare’nin sesi hâlâ kulaklarındaydı. Kalbi garip bir huzurla çarpıyordu, ama içinde ince bir sızı da yok değildi. Tam düşüncelere dalmışken, kapı nazikçe tıklatıldı.
— Yusuf, oğlum... girebilir miyim? Annesinin yumuşak sesi kapının ardından geldi.
— Buyur anne.
Fadime Hanım içeri girdi. Üzerindeki yazma başörtüsü hafifçe omzuna kaymıştı. Yüzünde hem mahcup bir tebessüm hem de tarifsiz bir gurur vardı. Oğluna baktı, birkaç adım attı ve ona sımsıkı sarıldı.
— Şükürler olsun Yaradan’a... Şükürler olsun seni bu günleri gösterene.
Bir annelik gururuydu bu. Gözlerinde hafif bir ışıltı, kalbinde ise binlerce dua vardı. Sarıldıktan sonra yavaşça yatağın kenarına yürüdü, askıda duran cübbeyi aldı. Sessizce Yusuf’un yanına geldi, onun omuzlarına cübbeyi özenle yerleştirdi. Sonra başucundaki takkeyi alıp oğlunun başına dikkatlice yerleştirdi. İki adım geri çekildi, elini Yusuf’un kolundan tuttu ve onu aynanın karşısına götürdü.
— Bak şimdi kendine.
Yusuf aynaya baktığında kendisini farklı gördü. O artık sadece bir çocuk değildi. Artık mihrapta duracak bir imam, cemaatin önünde duracak bir rehberdi. Ama annesi için o hâlâ, ilk Kur’an harfini heceleyen küçük Yusuf’tu. Fadime Hanım, aynada oğlunun yansımasına uzun uzun baktı. Ve gözlerinden bir damla yaş süzülmeden önce fısıldadı:
— Allah yolunu açık etsin. Sana ne güzel yakıştı bu görev…
Sonra sessizlik biraz uzadı. Yusuf tam teşekkür edecekti ki annesi hafifçe başını çevirdi.
— Az önce telefonda kimle konuşuyordun?
Yusuf bir an durakladı, sonra gözlerini kaçırarak cevap verdi:
— Bir arkadaş… öyle, okuldan.
Fadime Hanım başını eğdi, ellerini peştamalının ucuyla oyalıyormuş gibi yaptı.
— O kız mı?
Yusuf annesinin yüzüne baktı. Ne yalan söyleyebildi, ne de doğruyu tamamen itiraf edecek cesareti bulabildi.
O an annesi derin bir nefes aldı ve yumuşak bir tonla konuştu:
— Yusuf… Kız sana giderek alışıyor sanırım. Umarım ileride üzüleceği bir duyguya kapılmaz. Farklı hayatlar, farklı yaşantılar… Şimdilik arkadaşsınız ama olmayacak hislere kapılırsa… sonunda üzülmesin. Öyle değil mi? Onun gelenek ve görenekleri bizimkisiyle uymuyor. Sen de bunun farkındasındır ama önemli olan kızcağız. Sana karşı anlamsız hislere kapılırsa ailesi de bu duruma karşı çıkar. Biz inançlarını bağlı bir aileyiz onun yetiştiği aile ise daha batı tarzında. Nasıl diyorlardı şimdi, seküler aile. Kader sizi arkadaş olarak bir araya getirmiş olabilir fakat sana karşı hisleri olduğunu fark ettiğin an uzaklaş ondan.
Yusuf, boğazında düğümlenen kelimelerle sadece başını eğdi. Bu kelimeler bir öğüt değildi sadece. Bir annenin hem oğluna, hem bir başka kıza duyduğu merhametin yanında oğluna verdiği gizli mesajın sesi gibiydi. Fadime Hanım oğlunun yanağını okşadı, sonra hafifçe gülümsedi.
— Hadi bakalım… vakit geldi. Baban seni bekliyor. Ama ilk görevinde yalnız değilsin. Ailece yanında olacağız. Kardeşinle ben, kadınlar bölümünden seni dinleyip dualar edeceğiz. Unutma oğlum, seni en çok ailen düşünür. Ve hayatta senin en çok iyiliğini ailen ister.
Yusuf bir şey diyemedi. Sadece derin bir nefes aldı. Sonra annesiyle birlikte salona geçtiler.
O gece İstanbul’da teravih okunacaktı. Ama Yusuf’un içindeki başka bir ezan, başka bir secdeydi. Kalple akıl arasında sıkışan, bir imamın ilk imtihanıydı belki de…
Yusuf annesiyle salona geçtiğinde, babası çoktan abdestini almış, başında sarığı, sırtında hafifçe yıllanmış ama temiz cübbesiyle kapının önünde bekliyordu. Onu görünce Yusuf’un içi hafifçe ürperdi. Ne kadar tanıdıksa da babasının ciddiyeti hep başka bir yere otururdu yüreğinde. Fakat bu kez Salih Efendi'nin gözlerinde başka bir ışık vardı. Yavaşça Yusuf’a döndü. Gözleri oğlunun üzerindeki cübbe ve başındaki sarığa iliştiğinde bir adım geriye çekildi. Sessizce baktı. O an zaman sanki durdu.
— Maşallah oğlum... dedi kısık ama dolu bir sesle. Aynı ben… hem de gençliğimdeki gibi. Sonra başını hafifçe salladı, gözleri dolmasın diye kaşlarını çattı. Allah seni utandırmasın Yusuf’um.
Yusuf bir şey diyemedi, sadece içinden “Amin” dedi. Baba-oğul yan yana çıktılar evden.
Sokak ilk teravih namazına giden insanların heyecanıyla doluydu. Kadınlar ellerinde market poşetleriyle bir yerlere koşturuyor, çocuklar hâlâ sokakta oynuyorlardı. Yusuf ile babası camiye doğru yürürken, tanıdık tanımadık herkes durup onları selamladı.
— Hocam maşallah oğlunuz da sizin gibi olmuş. Allah yolunu açık etsin.
— Ne güzel bir nesil yetiştirmişsiniz Salih Hoca, kıvanç verici vallahi.
— Allah iki cihanda da yüzünüzü güldürsün.
Salih Hoca her birine içtenlikle “Amin” dedi. Yusuf tebessüm etmekle yetindi. Göğsündeki sorumluluk büyüyor, yüreği doluyordu. Camiye vardıklarında avlu doluydu. İnsanlar ilk teravih için camiye akıyordu. Çoluk çocuk demeden, yaşlısı genci, kadını erkeği herkes bu mübarek gece için özenle hazırlanmış ve saftaki yerlerini çoktan almışlardı.
O esnada Yusuf’tan önce konuşma yapan babası Salih oldu.
--- Hayırlı bereketli akşamlar cemaat. Bu bizim sizinle bu yıl ki ilk bu ramazan ki son konuşmamız olacak. Uzun zamandır yaptığım imamlık görevimden emekliye ayrıldığımı hepiniz biliyorsunuz. Yerime atanan biri olmayınca göreve devam etmek durumunda kaldım. Görevim süresince burada sizlerle aynı safta aynı amaç için benzer dualarda buluştuk. Fakat şimdi görevimi hepinizin de tanıdığı, bildiği oğlum Yusuf’a bırakıyorum. Bir yanlışımız olduysa herkes hakkını helal etsin, benden yana varsa da helal olsun.
Bütün cemaat hep bir ağızdan ‘’Helal olsun. ‘’ dedi.
Yusuf mihrap önünde durduğunda içi titrese de sesi netti. “Esselâmu aleykum ve rahmetullah…”
İlk vaaz için cemaat önüne geçti. Caminin içi sessizdi. Kadınlar bölümü perde arkasında ama kalpten kulak kesilmişti. Genç kızlar kalpleri elinde gibi heyecandan yerinde duramıyordu. Salih amcanın oğlunu tanımayan yoktu ve bir çok talibi vardı. Fakat Yusuf’un bunların hiç birini gözü görmüyordu.
Yusuf konuşmaya başladığında, sesinde yıllarını Kur’an’a vermiş bir bilgelik değil, taze ama samimi bir inanç vardı. Bu halkın içinden gelen bir delikanlının kalpten gelen sözleriydi:
— “Ramazan... sadece oruç ayı değildir. Ramazan, gönüllerin yumuşadığı, sofraların çoğaldığı, açın da tokun da aynı duada buluştuğu bereket ayıdır. Yardımlaşmanın adı, paylaşmanın vakti Ramazandır. Sadece midenizi değil, kalbinizi de boşaltın kin ve kibirden. Ve bilin ki… Allah rızasıyla yapılan her küçük iyilik, bir ömre bedeldir.”
Sözler öyle içtendi ki, cemaatten birkaç kişi farkında olmadan gözyaşlarına engel olamadı. Vaaz bittiğinde camide bir uğultu vardı, saygıyla karışık bir hayranlık. Teravih namazı başladı. Yusuf sesli okuyuşuyla, Kur’an’ı adeta kalpten dökercesine okudu. Her rekatta başka bir huzur, başka bir tat vardı. Cemaat namazın nasıl bittiğini anlamamış gibiydi. Sonunda cemaat ayağa kalktı, Yusuf’un etrafını sardı. Herkes sırayla elini sıktı, tebrik etti. Kadınlar bölümünden sesler yükseliyordu:
— Maşallah, Allah nazardan saklasın.
— Ne güzel okudu, ne güzel anlattı.
Annesi ve kız kardeşi Rabia, kadınlar bölümünden ona bakarken gözleri dolu doluydu. Özellikle annesi, dua ederken elleri titriyordu. Kızların oğluna hayranlıkla baktığını görünce içinden tebessüm etti. Zamanı gelmişti aslında, oğlunun başını bağlamak istiyordu. İlk önce nasıl bir kız seçeceğin karar vermeliydi ve seçtiği kızı Yusuf’un da kabul etmesi lazımdı.
Yusuf tam dışarı çıkmak üzereyken, caminin avlusunda gözleri bir siluete takıldı. Birkaç adım ötede, taş sütunun ardında Sare duruyordu. Uzak ama görünür. Sessiz ama oradaydı. Yusuf bir an durakladı. Kalbi hızlandı. O an o kalabalığın içindeki herkes yok oldu. Sadece Sare vardı ve onun bakışı. Yusuf kendini hemen toparladı, annesine ve babasına yaklaştı.
— Ben biraz hava alacağım. Bir arkadaşıma uğrayacağım. Fazla kalmam, kısa süre sonra dönerim.
Babası başını salladı.
— Tamam evladım, gecikme çok.
Yusuf uzaklaşırken, annesi arkasından baktı. Gözleri oğlunun sırtında, zihni ise sorulmamış bir sorudaydı.
Kendi kendine mırıldandı:
— O kız… yine mi kalbinde Yusuf…?
Ama bu gece… Caminin taşları kadar eski, gökyüzü kadar sabit olan bir dua daha süzülüyordu annesinin kalbinden:
“Rabbim, oğlumu yolundan ayırma. Kalbini karanlığa sürükleme.”