Fadime Hanım hızla Yusuf’un koluna girip, Mihran’ın bir yanından destek oldu.
‘’ Yavaş! Başını tut Yusuf… Allah’ım sen yardım et.’’
Salih Hoca kapıyı arkasından kapatırken hâlâ ne olup bittiğini anlamaya çalışıyordu. Rabia gözlerini Mihran’dan alamıyordu. Genç kızın yüzü solgundu, saçlarının ucu örtüsünden dışarı taşmış, gözkapakları titriyordu. Yusuf, Mihran’ı kucağında taşırken sessizce odasına yöneldi. Fadime Hanım arkasından hemen yürüdü. Yusuf odasının kapısını ayağıyla araladı, yatağın örtüsünü geri katladı ve Mihran’ı dikkatlice yavaşça yatırdı. Mihran’ın feracesi çamurluydu. Ellerinde çizikler, ayaklarında toz. Yüzünde hem korku hem yorgunluk okunuyordu. Yusuf bir kenara çekildi. Derin bir nefes aldı. Fadime Hanım hemen başucuna oturdu, yavaşça kızın alnına elini koydu.
‘’Ateşi yok ama yorgun düşmüş. Ne yaşadı bu çocuk böyle?’’
Rabia kapının eşiğinde durmuş, eli göğsünde, bakakalıyordu. Salih Hoca odanın dışında durmuş ama kulak kesilmişti. Yusuf sessizliği bozdu. Sesi yorgun ama sakindi.
‘’Gece sokakta bir arkadaşla konuşuyorduk bir anda Mihran geçti yanımızdan. Ağlıyordu. Üzerinde ferace vardı, ama ayağında terlik vardı. Bir şeyden kaçıyordu, çok belliydi. Göz göze geldik, hiçbir şey söylemeden koşmaya devam etti. Sonra mahallede sesler duyduk. İnsanlar onu arıyordu. Amcası, yengesi, kuzenleri. Her yere bakıyorlardı ama bulamadılar.’’
Salih Hoca içeri girdi.
‘’ Peki sen nasıl buldun?’’
Yusuf başını eğdi.
‘’ Gittiği yönü gördüm. Peşinden koştum. Arka sokakta bir çıkmazda baygın haldeydi. Nefes alıyordu ama bilinci kapalıydı. Üzerinde darp izi yoktu ama perişandı. Bilmiyordum ne olduğunu. O hâlde amcasına vermek içime sinmedi. Kendine gelince haber veririz diye düşündüm. Onu eve getirdim.’’
Salih Hoca ellerini sıktı. Gözleri hâlâ endişeliydi.
‘’ Amcası dediğin adam, sert biridir. Kızın bu halde bulunması… büyük mesele olur.’’
Fadime Hanım Yusuf’a döndü:
‘’ Peki bu kız sana bir şey söyledi mi? Kaçtığı şey neydi?’’
Yusuf başını iki yana salladı.
‘’ Hayır. Sadece ağlıyordu. Ne oldu bilmiyorum. Ama korkmuştu, çok korkmuştu.’’
Oda sessizliğe büründü. Mihran hâlâ baygındı, nefesi yavaş ama düzenliydi. Fadime Hanım Mihran’ın elini tuttu.
‘’Kendine geldiğinde konuşuruz. Şimdilik dinlensin.’’
Salih Hoca derin bir nefes aldı, Yusuf’un omzuna dokundu.
‘’Doğru olanı yapmışsın. Ama bu iş basit değil oğlum. Bu kız bu eve geldi, bu artık bizim sorumluluğumuz oldu.’’
Yusuf başını salladı. Ama gözleri hâlâ Mihran için endişeliydi. O gece, odanın içinde konuşulmayan bir şey daha vardı:
Mihran yalnız değildi artık.
Mihran, Yusuf’un odasında hâlâ baygın halde yatıyordu. Pencereden içeri giren serin gece havası yavaş yavaş yerini sabaha bırakıyordu. Odanın dışında ise Yusuf’un ailesi ayakta, gergin ve düşünceliydi. Fadime Hanım ellerini birbirine kavuşturmuş, telaşla konuşuyordu.
‘‘Oğlum, bu böyle olmaz çocuğum. Kızcağızın ailesi merak eder. Bunca saat olmuş ortada yok. Allah muhafaza, başına bir şey gelmiş, bilseler ne olur hâlleri?’’
Salih Hoca da başını salladı.
‘’ Evet evladım, bak bir sorumluluk aldın. Kızın üzerinde perişanlık var. Bu iş mahalleye yayılırsa, ‘imamın evine gece vakti bir kız geldi’ diye konuşulursa… sadece sen değil, biz de zan altında kalırız.’’
Rabia, koridorda sessizce dinliyordu. Yusuf karşılarında dimdik durmuştu ama yüzü yorgun, kararlıydı.
‘’Biliyorum. Ama kimseye bir şey söyleyemem şu an. Ne yaşadığını bilmiyoruz. Onu o hâlde teslim edemem.’’
Fadime Hanım bir adım öne çıktı.
‘’ Kızın anne babası memlekette. Hasta babaannesine bakmaya gitmişler. Şimdi Mihran amcasında kalıyor. Ve o adam serttir. Sözünü inletir, kalp kırmaktan çekinmez. Mihran onun evinden böyle çıktıysa… emin ol, kolay bir şey yaşamamıştır.’’
Salih Hoca kaşlarını çattı.
‘’Bak evladım, biz yıllardır bu mahallede yaşıyoruz. Baban olarak söylüyorum, bu durum bizim de adımıza sıkıntı çıkarır. Kız bu evde sabahlarsa, insanlar konuşur. Fitneye sebep olur. Saklamak çözüm değil.’’
Yusuf derin bir nefes aldı. Gözlerini yere indirdi, sonra annesine ve babasına döndü.
‘’Ben kimseden bir şey saklamıyorum. Sadece acele etmiyorum. Mihran şu an korkmuş, yorgun, bilinçsiz. Konuşmadan, derdini dinlemeden onu amcasına ya da başka birine teslim etmek, vicdanıma sığmaz. Uyanınca, kendi kararını verecek. İster evine döner, ister polise gider, ister biz ararız yakınlarını. Ama bu onun hakkı. Ben şu an sadece güvenli bir alan sunuyorum.’’
Fadime Hanım gözleri dolarak başını eğdi. Salih Hoca birkaç saniye düşündü, sonra iç geçirdi.
‘’Peki, ama bu iş büyürse, seninle birlikte biz de yanarız. Bu söylediklerini unutma. Sadece kalbinle değil, aklınla da hareket et oğlum.’’
Yusuf bir şey demedi. Ama kararlılığı, tavrından okunuyordu. Odada sessizlik oluştu. Sadece Mihran’ın yavaş, düzenli nefesi duyuluyordu.
Ev suskunluğa bürünmüştü. Salih Hoca odasına çekilmiş, Fadime Hanım yorgun ama endişeli, yatağında sessizce dua ediyordu. Rabia, olan biteni tam anlayamadan kendini yorgunluğun içine bırakmıştı. Yusuf ise mutfakta tek başına oturuyordu. Başını ellerinin arasına almış, gözleri masada sabit bir noktaya takılmıştı. Önünde içilmemiş bir bardak su, yanında açık duran cep Kur’an’ı vardı. İçinden sürekli aynı dua geçiyordu: “Rabbim, bana hikmetiyle yaklaşmayı, adaletinle davranmayı, kalbimi doğruyu bulmada şaşırtmamayı nasip et.” Ama aklı, odada uyuyan Mihran’daydı. Onu rahatsız etmek istemiyordu ama içine dolan o garip huzursuzluk geçmiyordu. Sessizce ayağa kalktı. Koridorun karanlığında, odasının kapısına geldi. Kapı aralıktı. İçeriye sabaha çalan solgun bir loşluk süzülüyordu. Kafasını hafifçe eğdi, başını içeri uzatmadan göz ucuyla baktı.
Mihran hâlâ yataktaydı. Ama Yusuf bir anda içini kaplayan o tuhaf korkuya engel olamadı. Ya nefes almıyorsa? Ya bir şey olduysa? Tereddütle içeri girdi. Ama gözlerini asla kıza çevirmedi. Sadece yavaşça yaklaştı, başını hafifçe eğip nefesini dinledi. Düzenliydi. Sakindi. Yaşıyordu. İlk defa bir kıza bu kadar yaklaşmıştı. Bir anda durdu ve kıza bakıp bakmamakta kararsız kaldı, sonra bunun doğru olmadığını idrak etti. Derin bir “Elhamdülillah” çekti içinden. Sonra sessizce geri çekilip tekrar mutfağa döndü. Masaya oturdu, dizlerinin üzerine ellerini koyup içinden dua etmeye devam etti. Ama o anda, sessizliği bozan bir ses duyuldu. Ağlama sesi. Yusuf irkildi. Ses odasındaydı. Hemen yerinden kalktı, koridora koştu. Tam o sırada kapılar açılmaya başladı. Fadime Hanım panikle geldi.
‘’Yusuf? Ne oldu?’’
‘’Mihran, uyanmış. Ağlıyor.’’
Salih Hoca ve Rabia da hemen geldiler. Yusuf kapının önünde durdu, içeri ilk annesi girdi. Mihran yatağın içinde doğrulmuştu. Örtüyü sıkıca kavramış, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Solgun yüzü, titreyen omuzları ve şaşkın gözleriyle önce odadakilere baktı, sonra Yusuf’u gördü. Bir anda gözleri büyüdü. Şaşkınlık ve korku aynı anda yüzüne yansıdı. Ama ağlamaya devam etti. Sessizce… çaresizce. Fadime Hanım yanına yaklaştı, sesini alçaltarak konuştu:
‘’Kızım... sakin ol. Burası güvenli bir yer. Bak, ailene haber vermedik. Kimseye bir şey demedik. Ama sen anlatmadan biz bir şey anlayamayız. Ne oldu sana? Kötü bir şey mi oldu, neden böyle hâlde kaldın?’’
Mihran başını iki yana salladı. Ağlamaktan konuşacak hâli yok gibiydi. Eliyle gözlerini sildi, ama titreyen dudakları çaresizliğini ele veriyordu. Yusuf, kapının eşiğinde donmuştu. Ne içeri girebiliyor, ne de çıkabiliyordu. Genç kız hâlâ gözyaşları içinde yatağında oturuyordu. Sessizce ağlıyor, arada bir nefesi kesiliyor, dudakları titriyordu. Fadime Hanım başucunda elini tutuyordu, Rabia dizlerinin üzerine çökmüş, gözlerinde endişe vardı. Salih Hoca ise ayakta duruyor, ama bakışlarını Mihran’ın yüzünden kaçırıyordu. Yusuf, bir köşede durmuş, hiçbir şey söylemeden olanı izliyordu. İçinde bir şey kırılıyordu her gözyaşında.
Fadime Hanım, Mihran’ın saçını okşayarak tekrar sordu:
‘’Kızım, ne oldu sana? Hadi anlat bize? Biz seni burada güvende tutmak için elimizden geleni yapıyoruz. Ama anlatmadan bilemeyiz.’’
Mihran gözlerini sıktı, içinden kopan bir cümleyi yutuyormuş gibi sessiz kaldı. Sonra boğuk bir sesle, gözyaşları hâlâ süzülürken konuştu:
‘’ Annemle babam, memlekete gitmişti, babaanneme, hastaydı. Dönüşte, dönüşte kaza olmuş. Teyzem aradı gece. İkisi de… hayatlarını kaybetmiş.’’
O an odada bir sessizlik oldu. Zaman sanki dondu. Hiç kimse kıpırdayamadı. Yusuf başını hafifçe eğdi, gözlerini kapattı. Fadime Hanım’ın ağzı açık kaldı, kelime bulamadı. Rabia gözlerini silerken ağlamamak için kendini zor tuttu.
Salih Hoca’nın yüzü gerildi, derin bir iç çekti.
‘’ Ah yavrum, Allah sabır versin. Allah rahmet eylesin. Çok büyük bir acı bu…’’
Fadime Hanım, Mihran’ı sarıldı. Mihran içini çekti, başını omzuna bıraktı. Gözyaşları annesinin yerine koyduğu bu kadının omzunda sessizce aktı. Salih Hoca o sırada cebinden telefonunu çıkardı. Mihran’a yaklaşmadan konuştu:
‘’ Amcasına haber vermemiz gerekiyor. Kız bizde. Bizi yanlış anlamasın. Ayrıca çocuğu merak etmişlerdir.’’
Yusuf, başını hafifçe salladı. Salih Hoca, kısa bir görüşme yaptı.
‘’Alo? Hakkı Bey? Evet, ben Salih Efendi. Mihran bizde şu anda. Evet, doğru duydunuz. Dün gece sokakta kötü bir halde bulmuş Yusuf. Baygındı. Eve getirmiş. Ama korkmayın, durumu şu an iyi. Birazdan görüşmek isterseniz... tabii, bekliyoruz.’’
Telefon kapandıktan sonra Yusuf bir adım öne çıktı. Mihran’a baktı ama gözlerini kaçırarak konuştu:
‘’ Başınız sağ olsun Mihran. Gerçekten çok üzgünüm. Biliyorum, hiçbir söz acınızı hafifletmez. Ama bilmelisiniz ki, ölüm, bizim inancımızda bir son değil. Beden toprak olur, ama ruh, Allah’a döner. Onlar bu dünyadaki görevlerini tamamladı. Ve şimdi… Rablerinin rahmetindeler. Siz burada kaldınız çünkü hâlâ sizin tamamlayacak hikâyeniz var.’’ Mihran gözlerini Yusuf’a dikti. İlk kez ona bu kadar doğrudan bakıyordu. Yusuf’un sesi yumuşak, ama içten ve güven vericiydi. ‘’Dua, sadece onlar için değil, sizin için de bir şifadır. Unutmayın, Allah kalbi kırık olanlara çok yakındır. Çok yakınız şu an O’na, farkında bile olmadan.’’
Mihran ağlamayı kesti. Ama gözyaşları hâlâ gözlerinin kenarındaydı. Sadece başını yavaşça salladı. O an Yusuf onun için sadece bir imam değil, yüreğini anlamaya çalışan biri olmuştu.
Evde sabahın ilk ışıkları belirirken, kapı sertçe çaldı. Salih Hoca derin bir nefes aldı, kapıya yürüdü. Kapının önünde Mihran’ın amcası Hakkı Bey duruyordu. Yüzü sertti, gözleri yorgun, ama içinde bastırılmış bir öfke vardı. Yanında ise eşi – Mihran’ın yengesi – başörtüsü kaymış, telaşlı bir hâldeydi. Salih Hoca kapıyı açar açmaz saygıyla konuştu:
‘‘Hakkı Bey, başınız sağ olsun. Büyük bir acı, Allah sabır versin.’’
Hakkı Bey başını hafifçe eğdi.
‘’ Eyvallah Salih Efendi. Kız içeride mi?’’
‘’Evet. Üst katta. Hâlâ çok üzgün, eşiniz çıkabilir isterseniz.’’
Yenge merdivenlere yönelirken, Yusuf da salona girdi. Gözleri yorgundu ama kararlıydı.
‘’ Başınız sağ olsun. Allah rahmet eylesin.’’ dedi sessizce.
Hakkı Bey gözlerini Yusuf’a dikti. Bir anlık sessizlik oldu. Sonra soğuk bir ses tonuyla konuştu:
‘’Sağ olasın. Ama şimdi bana şunu söyle Yusuf Hoca. Kız sokakta baygınken, neden ilk iş bizim kapımızı çalmak olmadı da, kendi evinize getirdiniz? Bir mahallenin imamı, bu tür şeylerde nasıl bir yol izlemeli sizce?’’
Yusuf bir an durdu. Cevabını tarttı. Ses tonunu bozmadan cevap verdi:
‘’ O hâlini görseniz, siz de aynı şeyi yapardınız. Kız korkmuştu, yorgundu, baygındı. O durumda başka bir yere bırakmak bana doğru gelmedi.’’
Hakkı Bey’in gözleri daraldı.
‘’Doğru olan bazen kurallar içinde kalmaktır. Biz bir aile olarak bu tür şeylerde hassasız Yusuf Efendi. Hele mahalle ağzı kolay kapanmaz. Amcasının, atasının evi dururken bu çatı altında kalmak da neyin nesi?’’
Salih Hoca hemen araya girdi.
‘’ Hakkı Bey, şunu bilin ki bu evde ne yapıldıysa, tamamen iyi niyetle yapıldı. Kızınız, yeğeniniz, bu kapıya bir başkası olarak değil, bir emanet olarak geldi.’’
Tam o sırada merdivenden ayak sesleri duyuldu. Mihran, yengesi ve Fadime Hanım'la birlikte aşağı iniyordu. Mihran hâlâ solgundu ama gözleri daha netti. Hakkı Bey, onu görünce birkaç saniye sustu. Sonra yavaşça döndü, kapıya yöneldi. Çıkmadan önce sert ama ölçülü bir sesle konuştu:
‘’ Şimdilik acımız var. Ama bu mevzuyu ileride tekrar konuşacağız Yusuf Efendi. O zaman daha detaylı sorularım olacak. Şimdi değil.’’
Son bir bakış attı, sonra sessizce çıktı. Yengesi de Mihran’ı kolundan tutarak peşinden gitti. Kapı kapandıktan sonra evin içinde derin bir sessizlik oldu. Salih Hoca bir adım attı, Yusuf’a döndü.
‘’ Umarım başına dert açmaz bu durum. Bu adam kolay adam değil.’’
Yusuf gözlerini yere indirdi, sonra hafifçe başını kaldırdı.
‘’ Bir kıza yardım etmek, hele ki o hâlde birine, bela olmaz baba. Vicdansız olmak daha büyük bir beladır.’’ Ardından cübbesini aldı, sarığını eline sardı. ‘’ Sabah namazına camiye gidiyorum. Gönlüm rahat. Allah’a emanet olun.’’
Kapıdan çıkarken Fadime Hanım gözyaşlarını silerken oğluna baktı. Rabia hâlâ sessizdi. Salih Hoca ise Yusuf’un ardından birkaç saniye baktı. İçinden geçirdiği tek cümle: "Belki de o çocuk, bizden daha doğru yürüyor bu yolda."
Genç imamın evinde bu olaylar yaşanırken Sare cephesinde ise durum hiçte kolay değildi. Yusuf’un “Şimdi gitmem lazım” diyerek aniden arkasını dönmesiyle Sare bir anda yolun ortasında yapayalnızdı. Ne olup bittiğini anlayamadan gözleri onun uzaklaşan siluetinde takılı kaldı. Gecenin sessizliği, Yusuf’un adımlarının yankısıyla birlikte ağırlaştı. İçinde tanımlayamadığı bir boşluk oluştu. Birkaç saniye sonra kendi kendine mırıldandı:
‘’ Ne oldu şimdi? Kimdi o kız? Yusuf neden böyle davrandı? Ben babama rağmen sırf onu görebilmek için buraya gelmişken o nasıl oldu da beni tek başıma bıraktı?’’
Ayakları onu istemsizce yola sürükledi. Eve dönmeye karar verdi ama zihni hâlâ Yusuf’taydı. Yürürken defalarca telefonunu eline aldı. İlk aradığında meşgul bile olmadı. İkinci aramada da cevap yoktu. Üçüncü aramada ise aradan kısa bir süre geçti. Ekrana gelen mesajı okudu: “Şu an müsait değilim. Uygun olduğumda dönerim.” Mesaj sadeydi ama içinde ne çok anlam taşıyordu Sare için.
Bir duvar kadar net, bir mesafe kadar uzak. Kafasında düşünceler uçuşuyordu. “Kız neden ağlıyordu? Yusuf ona neden böyle yaklaştı? Bir şey mi olmuştu? Yoksa ben mi fazlaydım orada? Bazı durumlara gereksiz anlamlar mı yükledim?” Yorgun adımlarla sokağa girdiğinde evin ışıkları hâlâ açıktı. Kapıyı açmak üzere anahtarını çıkarmaya hazırlanmıştı ki… Kapı aniden açıldı. Karşısında babası Metin Bey vardı. Kaşları çatık, yüzünde sert bir ifade.
Gözleri Sare’nin kıyafetinde, yorgun bakışlarında gezindi. Bu sefer kendi gibi giyinmişti, farklı görünmüyordu ama hali tavrı başkaydı. Bir şey olmuştu belli. Tam ağzını açıp konuşacaktı ki, Sare bir adım geriye çekildi.
‘’ Lütfen...’’ dedi yorgun bir sesle. ‘’Lütfen şimdi değil. Gerçekten hiç gücüm yok. Ne bağırmanı, ne sorgulamanı çekebilecek hâlim yok. Sabah istersen konuşuruz. Ama şimdi değil.’’
Gözleri doluydu. Boğazı düğüm düğümdü. Hiç cevap beklemeden üst kata çıktı. Basamakları ağır ağır tırmanırken, Metin Bey arkasından bakakaldı. Derken eşi Nevin Hanım geldi. Metin Bey içini çekerek başını hafif eğdi.
‘’Bu çocuk iyice elden gidiyor Nevin. Bakışları değişti. Duruşu değişti. Yarın onunla konuşacağım. Bu iş böyle sürmeyecek.’’
Nevin Hanım gözlerini kapattı, yorgun bir nefes verdi. O da biliyordu ki evde yaklaşan bir fırtına vardı. Ve bu fırtına, sadece kızlarını değil, hepsini içine alacaktı.