Sabahın ışığı Sare’nin odasının perdesinden süzülüyordu ama onun içini aydınlatmıyordu. Gece gözünü kırpmamıştı. Yusuf’un ansızın arkasını dönüp gitmesi, o ağlayan kızın yüzü, mahalledeki telaş, sonra gelen sessizlik, hepsi zihninde parça parça duruyordu. Yatağında doğruldu. Telefonunu eline aldı. Ekrana baktı. Ne bir mesaj, ne de bir cevapsız çağrı. İçinde ince bir sızı oluştu. Parmağıyla Yusuf’un numarasını aradı. “Aranıyor…” Bir kez daha, ses tonu bir kez daha aynı cümleyi söyledi: “Aradığınız kişiye şu anda ulaşılamıyor.”
Bu üçüncü arayışıydı sabahın erken saatlerinde. Ama yine sonuç yoktu. Yatak kenarına oturdu. Saçlarını savurdu, yüzünü ellerine aldı. “Dün gece ne oldu Yusuf? Kimdi o kız? Ben neredeyim senin hikâyende? Anladığım gibi bir şey hissediyor musun bana yoksa ben mi gereksiz anlamlar yüklüyorum davranışlarına? ” Kalkıp pencereden dışarı baktı. Sokağın altından geçen çocuk sesleri, karşı evde asılan çamaşırlar, ekmek fırınının önünde bekleyen birkaç yaşlı adam. Hayat olağan akışındaydı. Ama onun içinde, sanki zaman durmuştu. Telefonunu tekrar aldı. Yusuf’a bu sefer mesaj atmaya karar verdi. “Dün gece olanları anlayamıyorum. Sadece... merak ediyorum. İyi misin? Bir şey olduysa bilmek isterim.” Mesajı yazdı ama göndermedi. Bir süre ekrana baktı. Sonra sildi. "Bunu bile hak ediyor muyum bilmiyorum..." diye mırıldandı. Aşağıdan babasının sesi geldi. Sert değildi bu kez, ama çağırıyordu:
‘’Sare! Kahvaltı hazır, hadi in artık!’’
Sare cevap vermedi. Kapıyı kapatıp sırtını duvara yasladı. Başını dizlerine koydu. Kendi içine doğru yavaşça kapanmaya başladı. Belirsizlik en çok kalbi yorar. Ve Sare, Yusuf’un sessizliğiyle örülmüş bir duvarın önünde, kendine bile anlatamadığı bir yalnızlığın içinde kalmıştı.
Yusuf sabah namazını kıldırdıktan sonra cemaatle selamlaştı. Ama yüzünde alışıldık tebessüm yoktu bu sabah. Cemaat dağıldığında camide tek başına kaldı. Yavaşça diz çöküp ellerini açtı. “Ya Rabbi…” Sesli söylemedi. Kalbinden geçirdi. Gözleri kapalıydı ama içiyle konuşuyordu. “Yolumu sen açtın ama kalbim bazen önümdeki yolu göremiyor. Doğru olanı yapmaya çalışırken, kırdıklarımı da fark edemiyorum. Bir kıza yardım ettim diye vicdanım rahat, ama başka birini susturdum. Sare’ye suskunluk bıraktım Ya Rabbi. Kalbini taşıyan ama sesini duymayan oldum.” Yusuf gözlerini açtı. Caminin sessiz taşlarına baktı. Sare’nin o geceki bakışı geldi gözünün önüne. Yanında kalmak ister gibi duran, ama gideceğini anlayınca gözlerinde büyüyen o kırgınlık. “Keşke tek bir cümleyle, sadece ‘bekle beni’ diyebilseydim…” diye geçirdi içinden. Ama o an panik, sorumluluk ve korku bir araya gelmişti. Kalbi doğru olanı yapmak istemişti ama bunu ifade edememişti. Cübbesinin eteğini topladı, başını öne eğdi. “Bazı suskunluklar kelimelerden daha çok iz bırakıyor.” Bir süre daha oturdu. Sessizlikle konuştu. Mihrabın taşları ona sanki şunu söylüyordu: “Yol doğruysa, dönmek değil, açıklamak gerekir.”
Ayağa kalktı. Cebinden telefonunu çıkardı. Ekranda Sare'nin ismine baktı. Parmağı mesaj yazma ekranında durdu. Ama Yusuf bir şey yazmadı. Sadece baktı. Sonra ekranı kapattı. Çünkü bazen affı istemek değil, hak etmek gerekiyordu.
Saat ilerlemiş fakat ramazan dolayısı ile bir çok dükkan açılmamıştı, Fatih taraflarında sokaklar sakindi. İstanbul'un üzerindeki serinlik yavaş yavaş yerini ılıklığa bırakmıştı. Sare odasında aynanın karşısında durmuş, ne giyeceğini düşünmeden üzerine bir şeyler geçirmişti. Yüzüne hafif bir su çarpmış, saçlarını hızlıca toplamıştı. Gözleri yorgundu ama kararları netleşmeye başlamıştı. Yusuf’tan hâlâ ses yoktu. Ne bir mesaj, ne bir arama. Sessizlik, artık sadece merak değil, içinde kırgınlık, gurur ve adı konmamış bir özlem de taşıyordu. Çantasını omzuna astı, montunu eline aldı.
Tam kapıya yönelmişti ki babasının sesi arkadan geldi:
‘’Sare? Nereye gidiyorsun bakalım?’’
Sare durdu. Derin bir nefes aldı, yüzünü babasına dönmeden konuştu:
‘’ Biraz hava alacağım. Boğuluyorum evde.’’
Metin Bey kaşlarını çattı.
‘’Yine o çocuğa mı gidiyorsun? Yusuf’la mı görüşeceksin?’’
Sare bu kez döndü. Gözleri kararlıydı. Ama sesi yumuşaktı.
‘’ Hayır. Sadece yürümek istiyorum.’’
Cevap beklemeden kapıya yöneldi. Ayakkabılarını giydi, kapıyı açtı. Merdivenleri hızlıca indi. Bahçe kapısını aralayıp dışarı adım attığında…Karşısında Yusuf duruyordu. Cübbesi yoktu bu kez. Sade bir kıyafet, başında takke, elinde tespih. Ama gözlerinde sabaha kadar uyumamış birinin bakışı vardı. Sare bir an dondu. Yusuf da öyle. Göz göze geldiler. Bir saniye belki de bir ömür kadar uzun sürdü. Ne söylenmesi gereken sözler akıllarına geldi, ne de susulması gereken cümleler. Sadece kalp kalbe bakıyordu. Kırgın, meraklı, ama hâlâ içten.
Sare hafifçe nefes verdi.
‘’Sen… buradasın.’’
Yusuf başını eğdi, sonra gözlerini onun gözlerinden kaçırmadan fısıldadı:
‘’ Ben hep buradaydım ama anlatamadım’’
Yusuf’un bu sözleri Sare’nin yüreğinde hem bir sızı hem de bir sıcaklık bıraktı. O an gözleri doldu ama ağlamadı. Sadece başını hafifçe salladı. Bir şey demedi. Demesine de gerek yoktu. Yusuf’un bu hâli, her şeyden çok şey anlatıyordu.
Yusuf biraz yaklaştı.
‘’ Yürür müsün benimle biraz? Sadece konuşmak, anlatmak istiyorum. Seninle yürürken eksik kalan cümleleri tamamlamak istiyorum.’’
Sare başını kaldırıp Yusuf’a baktı. Gözlerinde hâlâ kırgınlık vardı. Ama içinde bir şey "onunla gitmesini" söylüyordu. Başını yavaşça salladı.
‘’Olur… yürüyelim.’’
Birlikte yola koyuldular. Yan yana ama aralarında bir karışlık mesafe. Kalpler birbirine yakın, ama diller hâlâ temkinli. Sokağın başındaki kaldırıma dönerken Sare bir an arkasına baktı.
Tam o sırada, evlerinin penceresinden Metin Bey perdenin arkasından onları izliyordu. Bakışı keskin, yüzü donuktu.
Gözleri kızının yüzünde, ama asıl Yusuf’un adımlarındaydı. Bir şey söylemedi. Ama içinde bir karar yavaş yavaş oluşuyordu. Yusuf ve Sare fark etmeden uzaklaştılar. Sokağın kalabalığına karıştılar. Bir süre sessizlikle yürüdüler.
Sonra Sare konuştu:
‘’ Dün gece bana sadece “gitmem lazım” dedin. Ve ben bir adım bile atamadım arkandan. Sanki orada bir duvar örüldü. Nedenini bilmiyorum. O kız kimdi Yusuf? Neden ağlıyordu? Ve sen neden beni suskunluğunla baş başa bıraktın?’’
Yusuf bir an durdu. Gözleri yolda, ama zihni başka bir yerdeydi.
‘’ Mihran… mahallenin kızı. Dün gece onu sokakta baygın buldum. Ailesinden haber alamamış. Sonra öğrendik ki…Annesiyle babası kazada vefat etmiş. O hâlde onu bırakıp başka yere götüremezdim. Eve getirdim.’’
Sare durakladı. Kısa bir sessizlik oldu.
‘’Ne kadar acı bir durum. Başın sağ olsun onun adına. Bu kadar acı bir şeyin ortasındayken, benim küçük hesaplarımın sesi fazla gelmiş olabilir sana. Bilmeni isterim, ben sadece merak ettim. Kırıldım belki, ama anlayamadığım şeylere kırıldım, sana değil.’’
Yusuf başını çevirdi, gözleri Sare’ye değdi.
‘’ Senin kalbin bana hiç ağır gelmedi Sare. Bazen, bazı şeyleri açıklamak için doğru zaman gerekir. Ben o zamanı kaçırdım. Ve suskunluğum, belki de seni en çok kıran şey oldu.’’
Sare yürümeye devam etti. Ama bu sefer adımları daha hafifti.
‘’ Peki şimdi? Doğru zaman bu mu?’’ diye sordu.
Yusuf tebessüm etti, hüzünle.
‘’Belki de, eksik cümleleri tamamlamanın ilk adımıdır bu yürüyüş. Tamamlayabilir miyiz bilmiyorum. Denemeye hazırım. Eğer sen de... hâlâ biraz yer ayırabildiysen bana.”
Sare cevap vermedi. Gülümsedi. Ve bazen bir tebessüm, bir cevaptan fazlasıdır. Sokak giderek kalabalıklaşıyordu. Öğlen güneşi yavaş yavaş havada yerini almaya hazırlanıyordu. Yusuf’un içi ilk defa bu kadar yoğundu. Sare’yle adım adım yürümek, kırgınlığın ardından bu yakınlık, hepsi Yusuf’un boğazına düğümlenen kelimeleri yavaş yavaş çözüyordu. Bir an durdu. Derin bir nefes aldı. Sare’nin gözlerine baktı. İçinde ne varsa dökmek istiyordu.
‘’ Sare, sana bir şey söylemek istiyorum. Uzun zamandır içimde tuttuğum, söyleyemediğim bir şey. Belki zamanlaması doğru değil, belki yerimiz de… ama…’’
O an telefon çaldı. Cebinde titreyen cihaz, sanki içindeki her şeyi durdurdu. Ekrana baktı. Babası, Salih Hoca. Tereddüt etmeden açtı.
‘’ Efendim baba?’’
‘’Yusuf, camiye gelir misin evladım? Bazı işler var, senin yardımına ihtiyacım olacak. Mihran’ın ailesinin cenazesi için hazırlıklar başladı. Öğle namazıyla birlikte defnedilecekler. Senin mihrapta olman gerek.’’
‘’ Tamam baba. Hemen geliyorum.’’
Telefon kapandı. Yusuf bir an sustu. Ne diyeceğini bilemedi. Az önce kurmak üzere olduğu cümle, zihninde silinip gitti. Sare, Yusuf’un yüzüne baktı. Ne sormak istedi, ne de beklemek. Sadece yumuşak bir ifadeyle başını salladı. "Sorun yok." der gibi bir bakış attı. İçinde burukluk vardı elbette. Ama daha çok, Yusuf’un yerini ve sorumluluğunu anlayan bir sessizlik. Yusuf gözlerini Sare’nin gözlerinden ayırmadan konuştu.
‘’ Biliyorum hep yarım bırakıyorum. Sadece biraz daha sabret Sare. Sadece biraz…Konuşacağız. Söz veriyorum.’’
Sare dudaklarını araladı, hafifçe gülümsedi.
‘’Git Yusuf, bazen sorumluluk, duygulardan önce gelir. Ve senin yolun buna benziyor. Ben… anlayabiliyorum.’’
Yusuf minnetle başını eğdi. Son bir kez baktı Sare’ye. Sonra sessizce arkasını döndü. Adımları uzaklaşırken, Sare arkasından bakakaldı. Bir kez daha, bir cümle daha yarım kalmıştı. Ama bu kez Sare'nin içindeki ses, fısıltı gibi yankılandı: “Bazı şeyler, sabrı ölçerek tamamlanır.”
Sare eve döndüğünde kapıyı açmasıyla birlikte içerideki sessizlik bozuldu. Koridorda yürürken fark etti: ev, fazla sessizdi. Ama bu sessizlik huzur değil, fırtına öncesi bir sessizlikti. Tam merdivenleri çıkarken babasının sesi yukarıdan yankılandı:
‘’ Aşağı in Sare. Hemen. Şimdi.’’
Sesi bu kez tok ve keskin gelmişti. Sare içini çekti. Birkaç saniye durdu, sonra ağır adımlarla salona indi. Metin Bey pencere kenarındaydı. Elleri arkasında kenetli, gözleri hâlâ perde aralığından dışarıyı tarıyordu. Sare içeri girince başını çevirmeden konuşmaya başladı.
‘’ Az önce seni gördüm. O çocuklaydın. Yine. Bu kaçıncı Sare? Sen benim gözümün içine baka baka mı dalga geçiyorsun?!’’
Sare başını dik tuttu. Sesi titremedi. İlk defa bu kadar netti.
‘’ Ben senin malın değilim baba. Hayatımın her anını izleyip, kime selam verdiğimi sorgulamak senin görevin değil. Ben bir bireyim. Ben… ben artık senin koyduğun sınırların içinde yaşamak istemiyorum.’’
Metin Bey bir anda döndü. Yüzü kireç gibi oldu, sesi yükseldi:
‘’ Sen ne diyorsun? O imam bozuntusuyla mı birey olacaksın? Sana bu akılları o mu veriyor, dolduruşa mı geliyorsun? Sen psikoloji okudun, çok iyi eğitimler aldın, en iyi kitapları okudun. Senin ona akıl vermen lazımken o mu sana akıl veriyor? Sana kaç kere söyledim Sare! O çocuk senin dünyana ait değil! İkinizde kendi dünyanızda çok iyi bireyler olabilirsiniz ama farklı görüşlere sahip kişiler olarak bir arada olamazsınız. Zamanında bunun çokça örneğini gördük. Amacım o çocuğu, inandığı değerleri kötülemek değil, seni gireceğin bir çıkmadan korumak. Tıpkı daha önce yaptığım gibi. Senin duruşuna, ailenin değerlerine, yetişme tarzına leke sürüyorsun! Ben seni bu hale gelsin diye mi yetiştirdim?’’
Sare'nin gözleri parladı. İçinde biriken onca kelime artık sabredemezdi:
‘’ Sen beni hiç yetiştirmedin baba! Sen sadece beni kontrol ettin! Hep ‘nasıl görünür’, ‘ne derler’ dedin! Ama hiç ‘sen ne hissediyorsun’ demedin! Ben seni değil, senden kalan boşluğu taşıdım çocukluğumdan beri! Bu yüzden hep hata yaptım. Sen de her fırsatta bunu benim yüzüme vurdun, şimdi olduğu gibi. Ben Sare olarak anılmak istiyorum, Metin Bey’in kızı olarak değil.’’
Metin Bey bir adım yaklaştı. Yumruğu sıkılıydı.
‘’ O çocukla sokakta yürüyorsun Sare! Ben gazeteciyim, insanların algısını bilirim. Beni senin bu savruk davranışlarınla rezil mi edeceksin? Bir cami imamının etrafında dolanan kız mı yapacaksın kendini? Hem onların camiasında da bu pek hoş karşılanmaz. Çocuğun itibarını hiç edemezsin.’’
‘’ O çocuk, dediğin Yusuf beni senden daha çok anladı! Beni dinledi! Sorgulamadı! Ve sen…Sen beni yıllarca sadece kendi robotun gibi gördün. Ben senin robotun değilim baba. Ben sadece Sare’yim. Ayrıca Yusuf senin yaptığın gibi beni eleştirmek, yargılamak ya da etkisi altına alacak hiç bir şey yapmıyor. Kendi düşüncelerini bana empoze etmeye çalışmıyor. ‘’
Metin Bey’in yüzü sapsarı oldu. Gözleri kızına gibi değil, karşısında biri ona meydan okumuş gibi bakıyordu.
‘’ Eğer bu yoldan dönmezsen, ben seni tanımam Sare. Benim evimde, benim adımla bu şekilde yürüyen biri olmaz! Kendi kararlarını mı istiyorsun? Kendi sonuçlarını da taşı o zaman! Hiç bir şekilde yanında olmam, destek çıkmam. Bu sefer yalnız başına çözmeye çalışırsın. Arkanda durmam, bunu bilerek hareket et. O çok övündüğün, sana verdiğim Sare ismini kendin taşımak zorunda kalırsın. Metin Bey’in kızı olarak anılmazsın.’’ Sare'nin dudakları titredi ama gözlerinden yaş akmadı. Sadece dişlerini sıktı. Ve fısıltı gibi bir cümle bıraktı ardına:
‘’ Senin soyadın değil, benim kimliğim önemli olan. Ve ben artık kendi yolumu yürüyeceğim.’’
O an ev buz gibi oldu. Metin Bey arkasını döndü. Sare odasına çıktı. Kapıyı sertçe kapattı. Bu kapı sadece fiziksel değildi. O gün o evde, Bir baba ile kız arasında yıllarca birikmiş her şey kırıldı. Ve bazen en çok aile içindeki sessizlik kanatır insanı.
Caminin avlusu yavaş yavaş kalabalıklaşmaya başlamıştı. Cenaze için gelenler saf tutmaya başlamış, fısıltılar arasında tespihler çekiliyor, yüzlerde ağır bir hüzün dolaşıyordu. Yusuf, mihrap önündeki hazırlıklarını tamamladıktan sonra, sessizce caminin arka tarafına geçti. Gözleri bir an kalabalığın arasında gezinirken, taş merdivenin kenarında oturmuş, başı önünde, elleri kucağında duran Mihran’ı gördü. Başörtüsü hafifçe rüzgârla dalgalanıyordu.
Yüzü solgun, gözleri kıpkırmızıydı. Belli ki sabaha kadar bir damla uyku girmemişti gözlerine. Dizlerinin üzerine kapanmış, gözyaşlarını içine akıtır gibiydi. Yusuf yavaş adımlarla yaklaştı. Kalabalığın arasından sıyrılıp sessizce Mihran’ın birkaç adım yanına kadar geldi. Kız başını kaldırdı. Göz göze geldiler. Yusuf’un yüreği bir an sıkıştı.
Mihran'ın gözlerinde tarifsiz bir keder, çaresizlik, yalnızlık vardı. Bir şey söylemeden birkaç saniye durdu.
Sonra tereddütle elini kaldırdı. Mihran’ın omzuna dokunmak, bir nebze olsun yalnız olmadığını hissettirmek istedi. Ama eli havada kaldı. Dokunamadı. O an elini geri çekti. Çünkü acıya fiziksel temas bazen fazlaydı. Ve Yusuf bunu hissetti. Tam o anda sert bir ses duyuldu:
‘’ Yusuf Efendi…’’
Başını çevirdi. Mihran’ın amcası, Hakkı Bey yanlarına yaklaşmıştı. Yüzü ifadesizdi ama gözleri öfkeyle doluydu. Kalabalığın arasında konuşacak kadar kontrollü ama kelimeleriyle yeterince keskin konuştu:
‘’ Kızımı dün gece evine götürmeni şimdi konuşmayacağım. Ama cenazeden sonra, bu konuyu seninle uzun uzun konuşacağız. Bugün yeri değil. Ama yarın, mutlaka.’’
Yusuf, başını eğdi. Bir şey demedi. Ne savunma yaptı, ne de özür diledi. Sadece sessizce dinledi. Çünkü o an, konuşmak yerine susmak daha saygılıydı. Mihran bakışlarını yere çevirmişti. Omzundaki yük, artık sadece bir kaybın değil, O kaybın çevresinde örülen baskıların da yüküydü. Tam o anda Salih Hoca’nın sesi avluda yankılandı:
‘’ Buyurun cemaat, cenaze namazı için saf olalım. Erkekler öne, hanımlar arkaya. Rahmetlilerimiz için dua vaktidir şimdi.’’
Kalabalık harekete geçti. Yusuf gözlerini son bir kez Mihran’ın gözlerinden kaçırmadan ona baktı. Sonra safa yöneldi. Mihran ise hâlâ taş merdivende oturuyordu. Ama başı biraz daha dikti artık. Çünkü ne olursa olsun onu taşıyan bir göz, bir yürek vardı etrafında. Sessiz ama oradaydı.
Cenaze namazı bitmişti. Kalabalık dağılmış, birkaç kişi hâlâ taziye cümleleri fısıldıyordu birbirine. Mihran, yengesiyle birlikte araçta bekliyordu. Yusuf, cami avlusunun kenarına çekilmiş, cami taşlarına yaslanmış halde bekliyordu. Derin bir nefes alıp ellerini cebine sokmuştu. O sırada arkasından sert adımların yankısı duyuldu. Hakkı Bey, hızlı adımlarla yaklaştı. Yüzü ifadesiz ama gözleri buz gibiydi. Hiç dolandırmadan konuya girdi:
‘’ Yusuf Efendi. Kızımı dün gece kendi evine götürdün. Bekâr bir adamın evinde, genç bir kız kaldı. Bu mahalle için ne demek olduğunu çok iyi biliyorsun. Adının önünde “imam” var ama davranışlarınla buna ihanet ediyorsun.’’
Yusuf başını kaldırdı. Yüzü sükûnet doluydu ama sesi netti:
‘’ Ben kimseye ihanet etmedim. Mihran’ı sokakta perişan, baygın halde buldum. Ne yaşadığını bilmeden onu bırakıp gitmek, insanlık dışı olurdu. Ben sadece korudum. Bir kardeş gibi.’’
Hakkı Bey alaycı bir gülümsemeyle başını salladı.
‘’ Kardeş gibi… öyle mi? İnsanlar böyle düşünmez Yusuf. Görünene bakar. Ve bu olay, kızımın adıyla birlikte senin de adını çamura çeker. Ben de bu mahalledeyim. Benim susmam, senin özgürlüğün değil.’’
Tam o sırada araya bir başka ses girdi.
‘’Yeter.’’
Salih Hoca gelmişti. Adımlarını ağır ama kararlı atmıştı. Yusuf’un yanına geçti, omzuna elini koydu.
‘’ Benim oğlum ne yaptığını bilen, vicdanıyla yaşayan bir adam. Gecenin ortasında sokakta bulduğu bir kıza sırt çevirmemesi bana göre onurlu bir davranıştır. Adına leke gelmesin diye birinin başını çevirip gitmesi gerekmez.
Leke, kalptedir Hakkı Bey. Gözde değil.’’
Hakkı Bey’in gözleri parladı. Sesi daha da sertleşti.
‘’ O zaman açıkça söylüyorum. Ya bu meseleyi temizlersiniz. Kızımın adı kimsenin diline düşmeden bu olayı kapatırsınız. Ya da herkesin içinde anlatırım. Yusuf’un nasıl fırsat kolladığını, bir kızı nasıl sahipsiz bulup evine götürdüğünü. Bu mahallenin sokaklarında başınızı kaldıramazsınız. Baban da olsa... imam da olsan… fark etmez.’’
Yusuf sertçe yutkundu ama bir adım öne çıktı.
‘’ Ben kimsenin fırsatçısı değilim. Mihran’ı o hâlde tekrar bulsam, yine aynısını yapardım. Çünkü bu bir vicdan meselesi. Ve benim kalbim çok şükür Allah’tan başka kimseye eğilmedi.’’
Salih Hoca oğlunun bu sözleriyle bir adım daha yaklaştı.
‘’ Tehdit, ancak haklı olmayanın yoludur Hakkı Bey. Ama biz doğruya yaslanıyoruz. İftira, sahibini yakar. İster konuş, ister sus. Ama bil ki biz eğilmeyiz.’’
Göz göze geldiler. Gerilim havayı kesiyordu neredeyse. Hakkı Bey birkaç saniye durdu, sonra yüzünü çevirdi.
‘’ Göreceğiz bakalım Yusuf Efendi. Vicdanın mı ayakta tutacak seni, yoksa insanların dili mi yıkacak? Bu olaya bir çözüm bulacaksınız. Ya kızımla evlenirsin ya da mahallenin gözünde itibarın yerle bir olur.’’
Ve arkasını dönüp uzaklaştı. Yusuf evlilik kelimesini duyunca çok şaşırdı. Sadece mahalleden tanıdığı ve zor anında yardım ettiği bir kızla böyle evlenmesi mümkün değildi. Hem Sare vardı. Tam cevap verecekti ki Salih Hoca omzuna tekrar dokundu. Ama bu kez kelimeler yoktu. Sadece gurur dolu bir sessizlik. Ve ikisinin de gözlerinde aynı dua vardı:
“Doğru olan, en zor olandır. Ama en çok onu taşıyan onurludur.”