Akşam ezanına dakikalar vardı. Gökyüzü morun en koyu tonuna çalarken, şehir hem bir günün sonuna hem de birkaç hayatın eşiğine yaklaşmıştı. Sare hastane odasında başı pencereye dönük yatıyordu. Gün batımı cama vuruyor, yüzünün sadece bir yarısını aydınlatıyordu. Melike karşısında oturmuş, onun boş bakışlarını izliyordu. Odayı saran sükûnet, Sare’nin içindeki fırtınayı bastırmak ister gibi; ama gözlerinden kaçan bir hüzün, kalbinin susmadığını anlatıyordu. Yusuf’un geldiğini ne duymuştu, ne de duymayacağına kendini ikna edebilmişti. Ama beklenti, göğsünde ağır bir taş gibi oturuyordu. İçinde sesli cümleler değil, yorgun dualar dolanıyordu. "Belki de gelmeyecek," dedi sessizce. Melike onun yüzüne baktı, bir şey demedi. Çünkü o da bilmiyordu. Bildiği tek şey, Sare’nin Yusuf’a ait bir bekleyi

