*******
Çocuğun kara kara kömür gözlerine bakarak bindim ambulansa. Şeyhmus Amca'yla yaptığımız konuşmalardan bir şey anlamadı belki; ama yüzündeki ifade tüm hislerini ortaya seriyordu. Kurtuluşumuza sevinmem gerekirken tuhaf bir üzüntü vardı içimde. Arkamda iki büyük parçamı bıraktım sanki.
Can bulmamın karşılığı başka bir cana sahip çıkmak olacaktı. Peki ya sahip çıkacağım can buna razı mıydı? Can diye bağrıma bassam cananım da basar mıydı?
Hastanede küçük bir müdahale ile karakoluma geri döndüm. Diğer yaralı arkadaşlarımın ise tedavisi sürüyordu. Hava değişimine gitmeden şehit arkadaşlarıma son görevimi yaptım. Cenazeleri, yapılan törenin ardından ailelerine teslim ettim. Defalarca yaşadığımız anı anlattırıyorlardı bana. Öyle acı bir andı ki; kiminin anası, kiminin babası, kiminin de sevdiği gözü yaşlıydı. Tabutun üzerindeki kırmızı bayrakla süzüle süzüle toprağa yürüdüler. O an aldığım nefesten utandım neden onları koruyamadım diye. Acı bir vedanın ardından ailemin yanına gittim istirahate.
Orada da ayrı bir hüzün vardı. Yaralanmam tüm ailemi derinden etkilemiş, içlerine ayrı bir korku salmıştı.
''Bir daha gitmeyeceksin, göndermem seni oraya.'' diyordu babam. Süheyla'm ağlayarak Aybala'ma sarılıp odamıza çekiliyor, annem ise babamla benim aramda mücadele veriyordu.
''Bu mesleği seçerken ölümün normal insanlardan bir milim daha şah damarıma yakın olduğunu biliyordum baba. Üzgünüm; ama tekrardan gideceğim.''
Babamla karşı karşıya gelmemek için bebeğimle vakit geçirip, sevgili eşimin gönlünü hoşnut etmeye çalışıyordum.
''Gitme Ali, sana bir şey olursa oralarda biz ne oluruz?'' öptüm yanaklarından, bastım bağrıma gül goncamı:
''Şehit eşiyle, şehit kuzusu olursunuz. Bundan güzel makam var mıdır Süheyla'm?''
Ailemle geçirdiğim vakit su gibi akıp geçti. Bugün yeniden ayrılık mührünü basacaktım bağrıma. Aybala'mı kucağıma aldım. Doya doya, içimin her noktasına işleyecek şekilde koklayarak öptüm yavrumu. Kulağına eğilerek:
''Döneceğim kuzum sadece üç sene, üç sene bensiz yaşayacaksın. Belki dişinin çıkışını, ilk defa yürümeni göremeyeceğim, ilk düşüşünde yanında olup seni tutamayacağım; ama dualarımla hep yanında olacağım.'' son olarak alnına kondurduğum öpücükle beşiğine bıraktım yirmi günlük yavrumu. Eşimle de vedalaştıktan sonra annemin elini öptüm. Babama sıra geldiğinde her zaman durduğu yerde salonun penceresinden dışarıyı izlerken buldum onu:
''Gidiyorum baba, var mı isteğin?''
''Ne isteyeyim ki* Sanki yapacaksın. Bari kurşunlar üstüne üstüne geldiği anda yavrunla karını hatırla da az geri dur.''
''Baba ben gitmesem, başka bir evlat gidecek. Hepsi ayrı bir can. Ne olur gönlün razı olsun. ''zor olsa da kaptım elini öpüp alnıma koydum.
''Hakkını helal et, baba. Eşim ve çocuğum sana emanet.'' Gözünü yere dikerek kafasını salladı, boğazında oluşan düğümleri zorlukla yutkundu. Hiç beklemediğim anda çekti bedenimi kendine, iri kollarıyla sımsıkı sarıldı bana.
''Sen de benim evladımsın. Ben seni kime emanet edeyim hı?'' canım babam çisil çisil akıttı gözyaşlarını. Dayanamayıp ben de eşlik ettim ağlamasına.
''Allah'a emanet et baba, Allah'a.'' babamla en zor ayrılmamızdı bu. Vedalar acıdır; ama ucunda bekleyen umutlar varsa her vedanın ardında koca bir vuslat vardır.
Van'a iner inmez askeri konvoy beni karşıladı. Buralarda askerler öyle kendi başına birliğe gidemezdi. Konvoyla alınır, konvoyla gönderilirdi. Ne kadar görev yaptığım karakolu değiştirmek isteseler de kabul etmemiştim. Eski yoldaşlarımdan bir tek Asteğmen Yasin ve birkaç erim kalmıştı. Karakola yeni gelen erlerle bölüğüm tamamlanmıştı. Olay günü yaralanan erlerim ve yüzbaşım vurulmanın ardına donmanın da etkisiyle yaraları kötü bir hal aldığı için GATA'ya sevk edilmişti. Karakolun her bir noktasında gözümde kaybettiğim arkadaşlarımı canlandırarak ruh gibi geziyordum. Gecelerimi ise hep kabuslar sarıyordu.
Uzunca geçen bir haftanın sonunda ilk izin günümdeydim. Zamanın ve bulunduğumuz ilin zor şartlarından memleketten geldiğimiz zaman yalnız hareket edemediğimiz gibi izin günlerinde de tek başına gezme lüksümüz yoktu. Şeyhmus Amca'nın son konuşmaları beynime o kadar işlemişti ki her an kulaklarımın içinde uğulduyordu:
''Al bu can sana emanettir... Bir yavrumu daha dağlara gömmeye gücüm yok...'' iki elimle avuçladım başımı. Zihnime dönüp dönüp kurşun gibi vuran bu sözler lojmanın bana ayrılan ufacık dairesinin duvarlarına çarpa çarpa geri dönüyordu.
''Al bu can sana emanettir... Bir yavrumu daha dağlara gömmeye gücüm yok...'' giyindim kıyafetimi, bütün tehlikeleri göze alıp şartları zorlayarak Şeyhmus Amca'nın dağ evine bir at arabasıyla ulaştım. Oraya vardığımda kapısına kocaman kilit vurulmuştu. Evin her tarafını gezdim; ama bir tane bile yaşam emaresi yoktu. Atlı arabacı bana dönerek:
''Beyim burada kimse yok, baksana odun, hayvan ne varsa götürmüşler. Taşınmışlar herhalde.''
Atlı arabanın arkasına atlayarak:
''Sür ağa Koyunlar Köyü'ne.'' dedim. Köye ulaştığımızda direkt Hatice Teyze'nin evine vardım. Kapısını çaldığımda Meczup Hacı beni karşıladı.
''Şeyhmus Amca'ya bakmıştım Hacı nerededir?'' Hacı elinde asası, yırtık pijaması ve lastik ayakkabısıyla bir o yana bir bu yana sallanıp durdu.
''Şeyhmus Dede emaneti teslim etti.'' kollarından tuttum Hacı'nın. Sallanmasını durdurarak:
''E doğru düzgün söyle Hacı, hangi emaneti teslim etti?'' Hacı kollarını benden kurtararak ahıra doğru yürüdü:
''Allah'a Allah'a.'' Hacı'nın konuşmasından hiçbir şey anlamamıştım. Etrafa bakındım Hatice Teyze'yi bulmak için. Orada boş gözlerle etrafa baktığımı gören kadınlardan biri seslendi.
''Kardeş Hatice Ana'ya mı baktın?'' kadına doğru yöneldim.
''Evet, Şeyhmus Amca'yı arıyorum da, aklıma burası geldi. Ondan bakmıştım.'' kadın yaklaşık elli adım uzaklıktaki iki katlı evi gösterdi:
''Hatice Ana o evde taziyededir, dün Şeyhmus Amca'yı defnettiler, taziyesi de oradadır.'' beynimden aşağı kaynar sular dökülmüştü sanki. Kadından hızlıca uzaklaşarak söylenilen eve gittim.
Mirza evin merdivenlerine oturmuş, iki eliyle yüzünü tutmuş kara kara düşünüyordu. Beni görür görmez boynunu büktü ve anlamadığım sözcükleri savurdu:
'' Dede de gitti.''
Merdivenin basamağına, Mirza'nın yanına oturdum. Elimle başını sıvazlayarak omzunu kavradım. Hayat bazen nasıl başlarsa devamı da öyle mi işliyordu ne? Mirza'nın kimi varsa yavaş yavaş diğer dünyaya göç ediyordu. Yalnızlık kaderine nakış gibi işleniyor, kara bahtını daha da karalara boğuyordu. Anlamayacağını bilsem de dökmek istedim içimdekileri:
''Dedeni kaybetmiş olabilirsin Mirza; ama ben varım. Hem sen bana emanetsin dedenden.'' kara kara gözlerle baktı bana yanık tenli çocuk. Gerçek kara kader miydi, yanık ten mi yoksa dünyanın adaleti mi?
''Bir gün sen de gidersin, herkes gibi.'' ne dediğini anlamadım; ama sitemkar halinden belliydi söyledikleri.
''Arkadaş oluruz seninle; abi, amca ne dersen? Belki de gideriz uzaklara, benim memlekete götürürüm seni.''
Yavaşça kalktı yanımdan, evin önünde bulunan köpek yavrusunu da alarak yanımdan uzaklaştı. Arkasından gidecektim ki halası geldi yanıma:
''Buyurun asker, içeri geçin.''
''Başınız sağ olsun öncelikle. Allah rahmet eylesin.''
''Dostlar sağ olsun. Allah sizlere uzun ömürler versin.'' etrafta pek erkek göremediğimden içeri girmek istemedim. Şeyhmus Amca'nın ölümüyle ilgili birkaç soru sordum ayaküstü. Mirza'nın bakımını üstleneceğimi, onunla ilgili her mevzuda beni aramalarını gerektiğini söyledim. Mirza'nın halası Şeyhmus Amca gibi iyi birine benziyordu, tüm isteklerimi harfi harfine yerine getirmeye hazırdı. İhtiyaçlarını gidermeme itiraz etti; çünkü gerçekten Şeymus Amca'nın durumu iyiydi. Geriye baya bir mal varlığı bırakmıştı; ama Mirza'nın ihtiyacı ne mal ne de mülktü. Onların yanında verilmesi gereken şefkatti.
İlk önce Mirza'nın okul problemini hallettik. İzin günlerimde Mirza'yı lojmanıma getirerek ders çalıştırıyor, ona Türkçe öğretiyordum; o da bana Kürtçe öğretiyordu. Aramızda sıcak bir ilişki başladı. İçimde evlat sevgisini Mirza'yla doyuruyordum Aybala'mın yokluğunda.
Komutanımın olası tehlikelere karşı uyarılarını dikkate almadan sivil kıyafetlerimde ufak tefek değişiklikler yaparak boşluk bulduğum ilk anda direkt Mirza'ya koşuyordum. Mirza'nın bir de amcası vardı; ama bir türlü tanışma fırsatımız olmamıştı. Velayeti ise amcasına verilmişti.
Artos Dağı'nda bize kurulan tuzağın ise planlayıcıları belli olmuştu sonunda. Yalnıza kod adını bildiğimiz Kobra dağ eşkıyası diye adlandırılsa da dış güçlerle bağlantılı tehlikeli biriydi. Ne yazık ki kimliği henüz tespit edilememişti. Sadece planlayan ve uygulamaya koyanın o olduğunu biliyorduk aldığımız istihbarata göre. Araştırmalara derinden devam ederken Mirza ile de güzel günlerimiz geçiyordu. Gerçek bir amca yeğen olmuştuk, kan bağımız yoktu belki; ama gönül bağımız vardı artık birbirimize.
Günler günleri deviriyordu ardında bırakarak. Kurduğumuz muhabbet köprüsüyle o da bana bağlanmıştı yürekten. Benimle konuşabilmek için de hızlıca Türkçe'yi öğrenmişti.
''Mirza bugün bir yere götüreceğim seni, hazırlan tamam mı?''
''Nereye Ali Amca?''
''Sorma da hazırlan. Birazdan alırım seni.'' yöre halkına benzeyen kıyafetlerimle hazırdım Mirza'yı almaya.
''Van'a gideceğiz.''
''Ana! Gerçekten mi?''
''He ya gerçekten.''