EYLÜL Rüzgâr sabahın ilk ışıklarıyla birlikte çadırların arasından geçti. Kampın her köşesinde aynı ses yankılanıyordu: telsiz cızırtısı, metalin metale çarpması, uzaklarda bir helikopterin kükremesi. Benim içinse hepsi aynı şeye benziyordu — bir sessizliğin sesi. Artık revire mahkûm değilim. Ayağım iyileşti, yürüyebiliyorum. Ama her adımda bir şeyin değiştiğini hissediyorum. Sanki buradaki hava ağırlaştı. Taşların üzerine oturmuştum; yüreğimde ağır bir sızı, içimdeyse koca bir boşluk vardı. Bakışlarım gökyüzüne takılmış, parmaklarımın arasında tuttuğum otu koparıp duruyordum. Her gece, başımı yastığa koymadan önce aynı dua dökülüyordu dudaklarımdan: “Ne olur, gerçekler ortaya çıksın ve ben artık eve döneyim.” Ama sanırım evrenin benim için başka bir planı vardı. Ne kadar kaçmak istes

