EYLÜL Sıkıntıyla nefes alıp verdim. Ellerim başımın altına kenetli, sedyede öylece uzanıyordum. Zaman burada sanki yürümüyor, sürünüyordu. Her saniye, içerideki o tedirgin sessizlik kadar boğucuydu. Askerî bölge kural doluydu; dışarı çıksam “emre itaatsizlik”, içeride bir tur atsam “rehabilitasyon ihlali”… Konuşsam fazla, sus-sam saygısızlık! Kısacası, komutanın gözüne batmak için hiçbir şey yapmama gerek yoktu. Çadırın kalın bezi gıcırdayarak aralandı. Cem içeri girdi. Üzerinde sabah nöbetinden kalma beyaz önlüğüyle hâlâ yorgun görünüyordu. Bakışlarım onun üzerinde birkaç saniye dolandı; sonra refleksle doğrulup sedyeden indim. “Hop, hop!” dedi hemen, sesi sertti ama içinde tanıdık bir endişe vardı. “Yavaş ol Eylül. Henüz tam toparlanmadın. Nedir bu ani kalkışların?” Son cümlesi yumu

