TİMUR Sorgu çadırının içi serindi. Rüzgâr brandayı titretiyor, dışarıdan nöbetçinin postalları tıkırdıyordu. Masada dosyalar, telsiz ve Baran’ın toz içindeki kamerası vardı — ben özellikle masanın üstüne koydurmuştum. Adamın üstü başı perişandı ama bakışları hâlâ meydan okur gibiydi. Kollarını göğsünde kavuşturmuş, “ifade vereceğim ama suçlu gibi davranmayın” der gibiydi. O koltuğa otururken ben zaten kararımı vermiştim: Yorgun, evet. Ama bir şey gizliyordu. “Dört hafta boyunca ortada yoksun,” dedim sessiz ama sert bir sesle. “Hiçbir kayıt, hiçbir haber, hiçbir sinyal yok. Sonra bir sabah karargâha elini kolunu sallayarak giriyorsun. Üstelik sınır hattından.” Adam omzunu silkti, sesi çatlak ama netti. “Kaybolmak kolay burada, komutan. Ölmeyen biri varsa mucizedir zaten.” Sandalye g

