Güneş dağların ardından yavaşça doğarken, binanın önündeki bahçeye kuş cıvıltıları eşlik ediyordu. Deniz erkenden uyanmış, Mert dün koltukta uyuya kalınca uyandırmalarına izin vermemişti. Şimdide zorunlu misafiri için çayı demlemiş, peyniri zeytini doğramıştı. Balkon kapısını aralamıştı; sabah serinliğiyle birlikte taze çay kokusu yayılmıştı havaya.
Mutfaktan bir ses geldi. Mert, saçı dağılmış, gözleri uykulu hâlde elinde bir kupa kahveyle belirdi.
Mert:
“Sen mi erken kalktın, yoksa ben mi hâlâ uyuyorum?”
Deniz – gülerek:
“Sen baya hâlâ rüyadasın bence. Hadi gel, balkonda kahvaltı yapalım.”
Tam o sırada kapı çaldı. Deniz kapıyı açınca şaşkınca baka kaldı.
Ali:
“Günaydın komşular! Fırından sıcak ekmek aldık, kahvaltı sizde yapılırmış!”
Efe (elinde zeytin ezmesiyle):
“Burası artık merkez şube değil mi komutanım?”
Emre (bir poşet domatesle):
“Domatesi kesersin artık Deniz, biz taşıyoruz sen doğra.”
Mehmet:
“Balkonda yer kalmazsa yere otururuz, sorun yok.”
Yiğit (onların arkasında eli cebinde, yüzü düşmüş):
“Ben size ‘bugün sessiz olun’ dememiş miydim?”
Ali – sırıtıp Yiğit’e bakarak:
“Ama siz gece balkonda romantizmi başlatınca biz de sabaha devam ettirelim dedik.”
Deniz bir yandan kahkahasını tutmaya çalışıyor, bir yandan mutfaktan tabak taşıyordu. Mert hala uykulu halde sandalyeye çökerken, Efe hemen balkondaki müziği açmıştı. Tavada yumurta pişiyor, çay bardakları doluyor, kahkahalar yükseliyordu.
Deniz – iç ses:
Bu evde tek başıma yaşayacağım sanmıştım. Ama şimdi sabahlar kalabalık, kahvaltılar sıcak… içim ilk kez bu kadar dolu.
Yiğit masada bir boşluğa oturmuş, çayını yudumlarken Deniz’in sessizce göz ucuyla onu izlediğini fark etti. Kaşla göz arasında Deniz’in tabağına zeytin koydu. Kimseye çaktırmadan. Küçük bir şeydi. Ama onun için koca bir adımdı.
Ali bunu görmedi sanma tabii.
Ali – yanaşıp fısıldadı:
“Komutanım, zeytini tabağına koyduğun kadınla evlenilir. Sadece diyeyim.”
Yiğit dönüp öyle bir baktı ki, Ali boğazına takılan ekmeği zorlukla yuttu. Herkes kahkahalarla güldü.