Baraka sessizdi ama sessizlik artık boş değildi. beni öldürmedi. Bilerek. İsteyerek. Onun nefesi gitmişti ama varlığı, duvarlara sinmişti... söylediklerini asla sindireceğimi sanmıyordum...
Dizlerimin bağı çözüldü. Yatağın kenarına oturdum. Kalbim hâlâ hızlı atıyordu ama bu kez panikten değil, uyanıklıktan. O beni korkutmak için gelmişti. Ama bilmediği bir şey vardı, Korku, bende hep vardı.
Yeni olan şey... öfkeydi.
Derin bir nefes aldım. Ellerimi açıp kapattım. Titriyordu. Ama bu titreme kaçmaya hazırlık değildi. Bu, bedenin bir karara alışma hâliydi.
“Yanıma gelmeni sağlayarak...”
Sözleri kulaklarımda yankılandı. İsteyerekmiş.. hah!
Dişlerimi sıktım. İsteyerek kimse kimseye zincir vurmaz. Ama bunu ona anlatmayacaktım. Ayağa kalktım. Pencereden dışarıya baktım...
Dışarısı karanlıktı ama bu karanlığı tanıyordum. Bu çöplük , bu ıssız sokak bu baraka... Hepsi cehennemdi artık. yaşadığım yeri biliyodu artık...
Kaçtığım yerler değil, öğrendiğim yerlerdi bu ıssız sokaklar...
Buzdolabına yürüyüp, kapağını Açtım. Kırmızı etlere baktım. Sebzelere.
duygusuzca Gülümsedim.
“Zayıf noktan var,” demişti.
Yanılıyordu. Benim zayıf noktam insanlar değildi. Benim zayıf noktam... umuttu.
Ve onu çoktan kaybetmiştim. pes etmedim ama savaşmak bile ağır geliyordu. hele ki böyle bir adamın karşısında durmak,.kendi topuğuna sıkmak gibi bir şeydi...
Masaya oturdum. Eski, çatlak sandalyeye. Çekmeceden küçük bir bıçak çıkardım. Uzun zamandır saklıyordum. Kendimi korumak için değil; hatırlamak için, burada güvende olmadığımı hatırlamak için...
Masaya eğildim. Düşünmeye başladım.
Lizan bey aceleci değildi. Bu iyi bir şeydi. Acele etmeyen insanlar, kendilerine çok güvenirler. Ve kendine güvenen insanlar... iz bırakır.. ve burada iz bırakmak genellikle hep hayat karartan cinsten oluyordu...
Adamları vardı. Çoktu, bir imparatorluk kurmuştu, sonunda bu cehennemin içinde ayakta kalan tek gece restoranını da anlamış, daha bir köle yapmıştı buradaki insanları...
emrindeki adamlar bir Ordu kadar fazla, oldukça iri yarı adamlardı. Ama hepsi konuşkandı. Az önceki sesler hâlâ kulaklarımdaydı. İşkenceyi şaka gibi konuşanlar, sır saklayamazdı. Bir de “bağlar” demişti. Demek ki izliyordu..Demek ki geçmişimi biliyordu. Demek ki benim bilmediğim şeyleri, benden önce öğrenmişti.
Bu, oyunu eşitlemiyordu. Ama başlatıyordu. ve bu, benim açımdan çok daha risk teşkil ediyordu... her anlamda karşı koyamazdım. beni evcilleştirmek istediğine emindim. çünkü Lizan Botalav, Borşova'da her kesi önünde diz çöktürür, kanını içerdi. bunlardan biride pek tabi ben olacaktım...
Yatağa geri uzandım. Bu kez yorganı başıma çekmedim. Gözlerimi kapattım ama uyumadım. Düşündüm. Planladım. O gece beni öldürmediği için kendini güçlü sanmıştı. Oysa farkında değildi,
Birini hayatta bıraktığınızda, ona zaman vermiş olursunuz. Ve zaman...
benim en iyi kullandığım şeydi... bunu oda görecek, beni öldürmediği için pişman olacaktı...
"*"*"*"*"*"*"
Sabah olmadan önce, ıssız sokakta bir hareketlenme oldu. Ayak sesleri değil. Daha derin bir şey. Sanki dünya yeniden karanlığa gömülüyordu...
yataktan Kalktım. Yüzümü yıkadım. Aynaya baktım. yine aynı manzara... Gözlerim uykusuzdu. Yüzüm solgundu. Ama bakışlarım... netti.
“Kaçmadığımı ispat edeceğim,” demişti.
İlk kez içimden sessizce güldüm.
Kaçmadığımı değil, diye geçirdim içimden,
geri dönebildiğimi ispat edeceğim. üstümü giyinip Kapıyı açtım. Soğuk hava yüzüme çarptı. kapımı kilitlenip, sesizce ıssız sokakta yürüdüm.
Bu kez kaçmak için değil. İz bırakmak için.
Hikâyem bitmemişti, evet. Ama artık kimin hikâyesinin sona yaklaştığını
ben de merak ediyordum.
,*"*"""*""
gecenin karanlığında restoranı uzaktan izlediğim de, büyük restoranın ışıkları uzaktan bile kendini belli ediyordu. Cam cepheden sızan altın rengi aydınlatma, içerideki hayatın dışarıya taşan kibri gibiydi. Kapının önünde iki iri gölge belirdiğinde içimden bir şey koptu ama yüzüme yansımadı. ikisi birbirine bakıp, sanki beni gördüklerinde birbirlerine bir şey söylemiş gibiylerdi...
oralı bile olmayıp, ifademi düz tutup içeri gireceğim an, kapıdaki koruma ben daha kapıdan içeri bile girmeden, hızlıca kolumdan tutup “Bizimle geliyorsun.” dedi boğuk bir sesle...
Ses emir kipindeydi; soru değildi. Kaçmadım. Kaçmanın bu oyunda yeri yoktu. Beni kolumdan tutmaları gereksizdi . Lizan beyin emir verdiğini biliyordum...
Restoranın arka koridorları soğuktu. Mutfak gürültüsü bir anda kesildi; sanki herkes nefesini tutmuştu. gözlerim büyük mutfağa kaysada, kolumdan tutan adam içeri bakmami isetmiyormuş gibi beni daha hızlı çekiştirdi...
Asansörle binip, üst kata çıktık. Kapı açıldığında, ağır bir sessizlik karşıladı beni. Kalın halılar, loş lambalar, duvarlarda av resimleri... Gücün teşhir edildiği her ayrıntı yerli yerindeydi...
koridorun sonundaki büyük siyah Kapı bir anda açıldı.
bu kesinlikle Lizan Botalavın odası olmalıydı...
daha önce ne bu kata çıkmıştım, nede görmüştüm. restoranı aldığında bir düzenlemeye gittiği çok açıktı.
odanın kapısı açıldı, oda simsiyah dizayn edilmiş, bütün gölgeleri içine hapsetmişti..
masası, koltuğu halı... herşey simsiyahtı...
gözlerim odada dolandıktan sonra, onu gördüm.Masasının arkasında ayakta duruyordu; oturmayı bile lüks sayan bir özgüvenle. Bakışları beni tepeden tırnağa süzdü. Adamlarına eliyle işaret etti.
“Dışarı.”
arkamdaki iki adam sessizce dışarı çıktı.
Kapı kapandı. Kilit sesi duyulmadı ama kilide gerek yoktu. Odaya yayılan sessizlik, kilidin ta kendisiydi.
“Geceyi seviyorum,” dedi Lizan. Sesi sakindi ama sertti; cam gibi. “İnsanlar bu saatlerde daha dürüst olur.”
Bir adım attı. Sonra bir adım daha. Aramızda masanın güvenliği yoktu artık.
“Restorandan alımlara katılmak için kaçtığını hatırlıyor musun?” diye sordu. Cevap beklemeden devam etti. “Hatırlarsın. Ben hatırlıyorum.”
Durdum. Konuşmadım.
“Bugün seni buraya aldırmamın tek bir sebebi var,” dedi. “Artık oyunu açık oynayacağız.”
Masaya yaslandı. Parmaklarını ahşabın üzerinde gezdirdi. Her hareketi ölçülüydü; her kelimeyi tartarak seçiyordu.
“Tamamen benim emrim altındasın.”
Sözleri odanın içinde yankılanmadı; daha kötüsü oldu yerleşti.
“İstediğim şekilde, benim için çalışacaksın,” dedi. “Ne zaman, nerede, nasıl... bunların hepsine ben karar veririm.”
Bir an durdu. Gözlerini kısıp yüzüme baktı.
“Bu bir teklif değil,” diye ekledi. “Bu bir düzenleme. ve bu bir ... boşver...”
Sessizlik uzadı. Kalbimin sesini duyuyordum ama yüzüm sakindi. Lizan bunu fark etti. Dudaklarının kenarı hafifçe kıvrıldı; bu bir gülümseme değildi, bir onaydı.
“Direnmek istersen,” dedi sakin bir tonla, “direncini nereye kadar götürebileceğini birlikte görürüz. Ama bilmeni isterim... ben sabırlıyım.”
Pencereye yürüdü. Aşağıdaki ışıklara baktı. Sonra arkasını dönmeden konuştu,
“Ben insanlara iş veririm,” dedi. “Kimi hayatta tutarım, kimi hayattan silerim. Hangisi olacağını, senin performansın belirler.”
Arkasını döndü. Bakışları ağırdı.
“Bu geceden sonra,” dedi, “izleniyorsun. Her adımın, her nefesin. Yanlış yapma lüksün yok.”
Bir adım yaklaştı. Çok yakındı artık.
“Şimdi git,” dedi. “Yarın başlıyorsun.”
herşey çok ani oldu, tek bir kelime edemeden, odanın darlığında boğulduğumu hissediyordum..
Kapıya yöneldim. Elim kapının kolundayken sesi arkamdan bir kez daha geldi daha da sert bir tonda...
“Unutma,” dedi, “benim dünyamda hayatta kalmak, itaatle başlar.” sözleri aklıma mıh gibi çakıldıdaha fazla dayanamayıp kapıyı açıp, kendimi dışarı attım...
Koridora çıktığımda dizlerim titremedi. Çünkü şunu biliyordum, İtaat ettiğimi sanıyordu. Oysa ben, içeri girmiştim.
Ve bu, onun yaptığı en büyük hataydı.
ayaklarım beni taşıyordu ama bedenim geride kalmış gibiydi. Restoranın ön kapısından geçerken kimse yüzüme bakmadı. Çünkü burada bakmak da izinsizdi.
Gece soğuğu yüzüme çarptığında durdum. Derin bir nefes aldım. Hava keskin, metalik... Lizan beyin odasındaki gibiydi.
Artık benim emrim altındasın.
bu Cümle, zihnime kazınmıştı.
Ama bir şey daha vardı. O cümleyi kurarken gözlerinde gördüğüm şey. Zafer değildi.
Şüpheydi...
Barakaya döndüğümde ışığı yakmadım. Karanlıkta oturdum. Duvardaki gölgeler hareket ediyordu; rüzgâr mı, yoksa ben mi emin değildim... yada en sahici şekilde izleniyordum
Ceketimi çıkarmadım. Çünkü bu geceden sonra hiçbir şey “rahat” olmayacaktı.
Kapının önünde bir tıkırtı oldu.
Tek bir tık sesi..
sesizce kapıya yanaştım, Açtığımda
bir Zarf, yere bırakılmıştı. Üzerinde isim yoktu. Sadece bir işaret, küçük, siyah bir mühür. Lizan beyin mührü. ve bu mührü borşova halkı çok iyi tanırdı..
Elime aldığımda parmaklarım kirlenmiş gibi hissettim. İçinde tek bir kâğıt vardı.
“Yarın 22.00. Arka salon. Siyah giyin. Konuşma. sorgulama...”
Altında başka bir şey yoktu. İmza yoktu. Gerek de yoktu.
Kâğıdı katladım. Ateşe atmadım. Sakladım. Çünkü düşmanının yazdıklarını yok etmek değil, okuyup ezberlemek gerekir.
*"*"*"*"
Sabah geldiğinde dünya normalmiş gibi davranmıyordu. Kuşlar ötmüyordu. İnsanlar yürmüyordu. Ama benim için saatler artık başka akıyordu. Zaman, Lizan’ın takvimine göre ilerliyordu.
Akşam yaklaştıkça içimdeki sakinlik tuhaf bir hâl aldı. Korku değildi bu. Alışma hiç değildi. Bu, bir savaş öncesi sessizlikti.
22.00’de arka salondaydım.
Siyah giymiştim. Konuşmadım.
Lizan bu kez yalnız değildi. Odanın köşelerinde iki adam vardı. Sessiz, gözleri boş. Profesyonel. Onlar beni değil, emri izliyordu.
gözlerim odayı tararken, sessizce bir koltuğa yaklaşıp, oturdum. önümeki masanın üzerinde son derece gösterilişli bir saat vardı, tık tak sesleriyle oda daha da gerilirken, Lizan bey yavaş ama emin adımlarla kendi masasının üzerinde ki bir dosyayı alıp, önümeki masaya bıraktı. İtişle değil; sanki önüme kaderimi koyar gibi.
“Aç.” dedi sakin bir sesle. fazla göze batmadan Açtım.
dosyada Fotoğraflar vardı. İsimler. Tarihler. Yerler. Ve sonra... tanıdık bir yüz.
Kalbim ilk kez sendeledi.
“Bakıyorum da,” dedi Lizan bey soğukkanlılıkla, “bağlarını inkâr etmiştin.”
Dosyayı önümden alıp kapattı.
“Bu insanlar,” dedi, “benim için sorun. Senin için de olacaklar.” Başımı kaldırdım. Konuşmadım. “İlk işin basit,” dedi. “Gözlemleyeceksin. Dinleyeceksin. Yaklaşacaksın.” Bir an durdu. Sonra sesi sertleşti. O yumuşak ton tamamen gitti.
“Ve unutma,” dedi, “onlara zarar vermeni istemiyorum.” Gözleri karardı.
“Henüz.” O an anladım. Bu bir çalışma değildi. Bu bir testti. Benim sınırımın nerede başladığını, nerede biteceğini görmek istiyordu. Dosyayı tekrar bana doğru itti.
“Git,” dedi. “Ve şunu bil, bana yalan söylersen, seni öldürmem.” Başımı kaldırdım. “Daha kötüsünü yaparım.” dedi ve arkasını döndü...
nefes dahi anlamdan O odadan çıktığımda artık kesin olan bir şey vardı, Lizan bey beni köle yapmak istemiyordu. Beni silah yapmak istiyordu. Ve bir silahın en tehlikeli yanı şudur, Kime doğrultulduğunu kendisi seçebilir. Barakaya döndüğümde aynaya baktım. Yüzümde hiçbir şey yoktu. Ne korku, ne öfke. Sadece karar.
“Ben senin emrindeyim,” dedim fısıltıyla.
“Şimdilik.” Dosyayı yatağın altına koydum. Işığı kapattım. Bu kez uyumadım.
Çünkü artık oyun başlamıştı...