Yalnız olurken korkardım.
Ama hiç bu kadar huzur bulmamıştım.
Saatlerimi almıştı ormandan çıkmak. Eve geldiğim gibi elimdeki poşeti tezgâha bıraktım ve içine baktım. Koca koca, kırmızı etler vardı. O an ağzım kulaklarıma kadar açıldı. En son ne zaman et yediğimi hatırlamıyordum.
Sebzeler de vardı, bolca. Hepsini dolaba yerleştirdim. Yaşadığım onca şeye rağmen hâlâ gülebiliyor olmam tuhafıma gitti. Kendimi bir anlığına psikopat gibi hissettim. Ama umurumda değildi.
O pis sözleri asla sineye çekemezdim.
Şimdi kafasına aldığı darbeyi okşasın bakalım, pislik!.
Derin bir nefes alıp duşa girdim. Güzelce yıkandım. Sonra rahat kıyafetlerimi giyip yatağa uzandım. Bugün işe gitmediğim için dayak yiyecektim belki. Ama akşam her hâlükârda gidecektim, azar işitmek kaçınılmazdı. O yüzden biraz uyuyup, gecenin adrenalini üzerimden atmam gerekiyordu.
Başıma aldığım darbe yeni yeni kendini hissettirmeye başlamıştı. Ama aldırmadım.
Başımı yastığa koyup yorganı kafama kadar çektim.
Ya gece karşıma çıkacaktı... Ya da çoktan geberip gitmişti. Kimin umurunda. Dünya bir pislikten daha benim sayemde kurtulmuş olurdu.
Gözlerim ağırlaştığında, yorgunluk beni esir aldı.... Kendimi serbest bıraktım ve uykuya daldım.
"*"*"*"*"*"*
“Bence tırnaklarını tek tek sökelim. O daha çok acı verir.”
“Yok, baş aşağı asalım. Burnuna biber tutalım! Beyin kanamasına kadar kıvrandırır.”
“Ya da bir torbaya koyup, yanına kuduz köpek atalım. Keyifle izleriz!”
“İyi de torbanın içini göremeyeceğiz ki… Sıkıcı.”
“Pekiii-”
“Sesinizi kesin! Lizan Bey geliyor.”
Yorganın altında, korkuyla titredim. İki farklı erkek sesi kulağıma o kadar yakındı ki...
Ama asıl o isim.
Lizan Bey...
Her şeyi açıklıyordu. Ahşap zeminde tok ve ritmik adımlar yankılandı. Nefesimi tuttum. Adımlar yavaş yavaş bana yaklaştı.
“Çıkın dışarı. Kapıyı da kapatın.” Bu onun sesiydi. ölmemiş miydi yani?. yaralnmadı mı bile... bu adam demirden miydi...
Başucumdaydı hissediyordum. Kapı kapandı. Ardından onun derin, yavaş nefeslerini duydum.
Korkmalı mıydım? Evet. Kesinlikle.
Çünkü adamın kafasına tüp fırlatmış, baygınken alt tarafına - erkekliğine- defalarca tekme atmıştım...
Lanet olası aklım... Panik anında hiçbir zaman doğru çalışmıyordu.
Dudaklarımı dişlerimle bastırdım. Olacakları bekledim. bedenim âdeta zangır zangır titriyordu...
Ya silahını çıkarıp beni yorganın altında vuracaktı... Ya da az önce konuşulan işkenceleri tek tek uygulayacaktı.
Benim neden her günüm ölümü düşünmekle geçiyordu?
Daha kolay bir hayatım olamaz mıydı? Ama burada kanun yoktu. borşova asla alt tabakaya acımazdı... Ölümler... yasaldı.
“Hımm... demek evin burası.”
Hırıltılı sesiyle ürperdim. Adımları uzaklaştı. Barakanın içinde dolaşıyordu. yok adım seslerini duymak bile bana işkence gibi geliyordu...
“Pek de pasaklısın,” dedi. “Temizlik yapmayı bilmez misin?”
Şaşkındım. Beni öldürmeye mi gelmişti, evi denetlemeye mi?
Bir tıklama sesi geldi. Ardından burnundan verdiği sert bir nefesi duydum “Madem yiyecekleri çaldın,” dedi, “niye yemeyip bu hurda buzdolabına tıktın?” Buzdolabımı mı kurcalıyordu?..
“Berbat bir küf kokusu var. Seni ben öldürmesem bile, pislikten gebermen yakın.”
Ter içindeydim. bir an önce ne yapacaksa yapsındı... Bir gıcırdama sesi duydum. Ya oturmuştu ya da dolapları karıştırıyordu.
“Haydi kalk,” dedi buz gibi soğuk sesiyle.
“Uyumadığını biliyorum. Kalk da şaheserine dünya gözüyle son kez bak.” İşte gelme sebebi buydu. Kaçamazdım. Ölümün ecele faydası yoktu...
tereddüt etsem de, başka çıkış yoktu. ve anladığım kadarıyla yanında adamları da vardı.. derin bir nefes alıp, Yorganı bir hışımla üzerimden savurup yataktan fırladım. gözlerimi hızla odada dolandırdım. Onu tam karşımda gördüm. Eski, tekli koltukta yayılmış oturuyordu. Gözleri bana kilitlenmiş buldum...
Yüzündeki ifade... ürperticiydi.
Başının sol tarafı sargılıydı. Aynı taraf yüzü şişmiş, kızarmıştı. Bakışlarım istemsizce aşağı kaydı. bacak arasına attığım tekmeyi hatırlayınca, derince yutkundum. normal bir insan asla o tekmelere dayanamazdı... hatta yürüyümezdi bile..
gözlerim hala olmaması gereken bir yerdeyken, onun sesi kulağımı adeta delip geçti... “Merak etme,” dedi sertçe.
“Orası senin darbelerinle inecek kadar hassas değil.” Sesindeki alay midemi bulandırdı....
“Hâlâ gayet işlevli,” diye ekledi.
“Demir gibi.” Utançtan yüzüm yandı. Bakışlarımı hızla yere indirdim. bu kadar ois bir yaratık olduğunu bilmiyordum...
kısa bir Sessizlik çöktü.
Sonra koltuktan ağır ağır doğruldu.
“Biliyor musun,” dedi. “Çoğu insan bana vuramaz.” Bir adım daha attı. “Vuramayanlar da kaçamaz.” Bir adım daha.
“Sen ikisini de yaptın.” Kalbim göğsümü delip çıkacak gibiydi. adım atıp kaçmadım bile. sesindeki öfke ve intikam kokan nefesi vücudumu kitlemiş gibi kıpırdamadan dona kalmıştım..
“Bu yüzden,” dedi fısıltıya yakın bir sesle,
“seni öldürmeye gelmedim.” Başımı kaldırdım. İlk kez gözlerinin içine baktım. buda ne demek oluyordu...
şaşkın bakışlarımla “Peki ne için geldiniz?” dedim. kendimdeki cahil cesareti ile bir kez daha şaşırdım...
Gülümsedi. Ama bu bir gülümseme değildi.
“Hatırlatmaya,” dedi. “Kaçmanın bedeli olduğunu.” Bir an durdu. “Ve bu gece...
O bedeli konuşacağız.”
ne... neyi konuşacağız bu gece... bir anda sesi tekrar yankılandı küçük barakada
“Öldürmek...” dedi , kelimeyi ağzında tartar gibi. “Bu çok kolay.” Bir adım daha yaklaştı ama dokunmadı. Aramızda hâlâ bir mesafe bıraktı. Bu bilinçliydi. Yaklaşabilirdi. İsterse beni bir hamlede yere serebilirdi. Ama yapmadı. “Bir insanı öldürmek,” dedi,
“onu susturmak demektir.”
Gözleri yüzümde gezindi. Sanki beni değil de, içimde bir şeyleri inceliyordu.
“Ben seni susturmak istemiyorum.”
Boğazım kurudu. “O gece,” diye devam etti,
“restorandan kaçtığını duydum" hanhi geceden bahsediyordu... ben ne zaman restorandan kaçmıştım ki...
tam o anda " seçilmek için gece yarısı alımlara kayılmışsın... ama reddedilmişsin..."
ne... bunu nerden biliyordu. gözlerimi hızla odada dolandırdım. hayır, bilmemesi asıl tuhaf olurdu. çünkü Buradaki herkes onu tanır, bilir, onsuz kuş uçmazdı borşovada..
"herkes bana bunun korkudan olduğunu söyledi. ” Güldü. Kısa, sert bir gülüş.
“Yanıldılar.” Bir adım geri çekildi. Ellerini cebine soktu. “Sen korkudan kaçmadın,” dedi. “ sen isyan için... dik burununla buradakilere meydan okumaya çalıştın....”
Kalbim sıkıştı. âdeta aklımı okumuştu...
“Ve bu,” dedi, “bir insanın gururuna yapılabilecek en ağır şey. ” Başımı kaldırdım.
“Gurur mu?” dedim. dalga geçiyor olmalıydı...
“ siz tepede hayatınızı yaşarken biz burada açlıktan geberiyoruz. konuşmak yasak, gülmek yasak, dışarıda yürümek yasak... kısacası burada yaşamak yasak! tek kuruluş yolu seçilmek iken, siz kalkıp ne gurururundan bahsediyorsunuz... buradaki hiç bir şeyi bilmediğiniz o kadar açık ki...”
farkında olmadan sesimi yükseltim. ama elimde değildi... benimle dalga geçer gibi gurur diyordu...
“Yanlış,” dedi hemen. “Ben Buradaki seçilmek için can atan herkese bir hayat sundum.”
Sesim titredi. “Zorla sunulan şey, seçenek değildir. siz onların hayatlarını kendi ellerinizle mahvediyorsuz... o cehennem yuvasında çalışmak bir kurtuluş değil... siz bunu bir seçenek gibi görüyorsunuz... ama aslında bizi daha da tüketiyorsunuz...”
Bir an durdu. İlk kez cevap vermedi.
Sonra ağır ağır konuştu:
“Seni öldürmedim, yaşamana izin verdim. ve bu benim seçeneğim di...” dedi, “çünkü sen bana vurduğunda...” Başını hafifçe eğdi.
“…ilk kez biri beni korkuttu.” Bu itiraf, tokat gibi indi. ne demek korktum... koca Lizan Botalav korkmuş muydu...
“Beni değil,” diye düzeltti. “Beni değil... kontrolümü korkuttu.. gücümü korkuttu.”
Gözleri karardı. “Ben kontrolü severim,” dedi açıkça. “İnsanları, ortamları, kaderleri. ve o insanların hayatlarıyla kedinin fareyle oynadığı gibi oynamayı severim..."
Bir an duraksadı. “ ama Sen kontrolümden çıktın.” Odanın içi daha da daraldı sanki.
“Ve seni öldürürsem,” dedi, “ yenildiği mi... korktuğumu bunu kabul etmiş olurum.”
Yaklaştı. Bu kez çok yakındı. Nefesini hissettim ama yine de dokunmadı.
“Bu yüzden yaşıyorsun,” dedi.
“Çünkü seni öldürmek, kaybettiğimi kabul etmek olurdu.”..
Sessiz kaldım. İçimde bir şey titriyordu. Korku değil... öfke de değil. Bir şey daha derindi.
“Peki şimdi ne olacak?” dedim.
Gülümsedi. Bu seferki gülümseme daha tehlikeliydi. “Şimdi,” dedi, “senin kaçmadığını kendime ispat edeceğim.”
bu adam kesinlikle tam bir piskopattı...
titreyen sesimle “Nasıl?” diye kısıkça sordum...
Geri çekildi. “İsteyerek,” dedi.
“Yanıma gelmeni sağlayarak.” ne... ne
ZIRVALIYORDU BU ADAM!...
Başımı salladım. gözlerim bir kez olsun titremeden, “Bunu asla yapmam.” dedim kararlılıkla..
“Göreceğiz,” dedi sakinlikle.
“Çünkü herkesin bir zayıf noktası vardır.”
gözleri beni baştan aşağı süzüp, Kapıya yöneldi. “Ve senin,” diye ekledi,
“henüz farkında olmadığın çok fazla bağın var.”
Kapıyı açtı, durdu.
“Bu gece seni öldürmedim,” dedi.
“Çünkü hikâyen bitmedi.”.. elini kaldırıp, bir selam verir gibi baktı ve sonra soğuk ifadesiyle kapıdan çıkıp Kapıyı kapattı...
Ben olduğum yerde kaldım.
İlk kez şunu fark ettim, O beni öldürmediği için güçlü değildi.
Beni hayatta bıraktığı için kendini güçlü sanıyordu.
Ve bu... onun yapabileceği en büyük hataydı. çünkü ben nefes aldığım her gün yeni bir bela demektim...