ikinci darbe...

1223 Words
"ZAMAN GEÇİYOR KÜÇÜK FARE! TİK! TAK! TİK! TAK! SENİ GÖREBİLİYORUM! KAÇMAN HİÇBİR ŞEYİ DEĞİŞTİRMEYECEK" " GELMEEE!! PİŞMANIM!! ÖZÜ-ÖZÜR DİLERİM!! YEMİN EDERİM BİLMEDEN OLDU!!" arkama bakmadan koşuyor, nereye gittiğim hakkında en ufak bir bilgim dahi yoktu. karanlık ormanda yankılanan hışırtı sesleri, ensemde ki ürperti. celladımın hemen arkamda olduğunu gösteriyordu. nefessiz kalmış, soğuk olmasına rağmen deli gibi terleyip, titreyerek önümü görmeden bilinmezliğe koşuyordum. beni yakalaması demek, ölüm emrimi vermesi demekti... " HAHAHA!!! KAÇ!! KAÇTIKÇA DAHA ÇOK ZEVK ALIYORUM!!! " sesi tekrar koca ormanda yankılandığında korkudan arkama bakmadan yerimde sıçradım. " YALVARIRIM GELME!!! HATA YAPTIM! ÖZÜR DİLERİM! İMDATTTT!!!" bir anda ayağım sert bir şeylere takılıp düştüğümde, avazım çıktığı kadar bağırdım. " İMDATTTT!! YARDIM EDİN!!" ayağımın acısıyla etrafıma korkak bakışlar atıyor, gölgelerden gelen hışırtılarla kafayı yiyiyordum... ayağım bir yerlere sıkışmıştı, bir türlü çekip çıkaramıyordum. ellerimi yere atıp, ayağımın tam olarak neye takıldığını anlamaya çalıştım. ama çok karanlıktı. hiç bir şey göremiyorum. birden arkamdan yükselen hışırtı sesleriyle, dona kaldım. nefes alamadım, tutuğum nefes ile beni duymamalarını Ümit ederken, o sesi duydum... " küçük kurbağa küçük kurbağa kuyruğun nerede?... kuyruğun yok kuyruğun yok, yüzemesin şelalede... şelale soğuk, ve ölüm kokuyor! dayanabilecek misin?" onu tam da arkamda hissediyordum. beni görüyordu, benim bu hâlde olmam onun hoşuna gidiyordu. iki elimle ağzımı kapatıp hıçkırıklarımın duyulmaması için direndim. " salaklık tam sana göre bir şey! bana nasıl kafa tutabilirsin! " gözlerimi kapatıp, beni görmemesini diledim. ama tam ensemde hissettiğim sıcak nefes ile yutkunamadım... gözlerimi açıp, yavaşça arkama dönüp, bakacağım zaman, başımın arkasına aniden inen bir sızıyla gözlerim karardı... kafama bir şey çarpmış, ya da bilerek bir şey vurulmuştu... bilincim kapanmadan önce duyduğum ses, son derece ürkütücüydü... " acıktım... ve sen benimle oyun oynadın... bu yüzden seni yemek zorundayım küçük fare..." *** " ne demişti o serseri... bu restoran satılamazmış... hah! nasılda aldım ama.. " " siz öyle diyorsanız öyledir Lizan bey..." kulağıma vuran ses ile kendime geldim. gözlerimi açıp etrafa baktığımda, yine o Lizan beyin arabasının içinde, arka koltukta olduğumu gördüm. bakışlarım cama kaydığında, hala ormanın içinde olduğumuzu fark ettim. ama sabahın o koyu aydınlanmasını gördüğümde ise, sabah olduğunu fark ettim. kaç saat baygın kaldığımı bilemeden, yine o sesi duydum. Lizan beyin sesi... " şu arabadaki küçük fareye bak bakalım. ayıldıysa al getir!" " tabi efendim! derhal!" gözlerimi kapatıp, baygın rolü yaptım. çok geçmeden içinde bulunduğum arabanın kapısını açıldı. birden yüzüme inen Tokat ile, irkilip gözlerimi açtım. kapıdan kolumu daha ne olduğunu anlamadan, çekip dışarı çıkarmaya çalışan korumaya anlam veremden, " ne yapıyorsunuz... bırakın benii!" beni arabadan çıkarıp, sürükleyerek dışarı çıkardı. etrafta baktığımda, buranın pekte Tekin bir yer olmadığını anladım. gözlerim uzaktan gelen hafif müzik sesinin kaynağını ararken, az ilerde onu gördüm... Lizan beyi... önündeki küçük masaya kurulmuş, oturduğu sandalyeden karşıya bakıyordu. başımı yan çevirip, baktığı yere baktığımda, buranın kızıl bataklık olduğunu hemen anladım... kızıl bataklığa kimseler gelmezdi. ormanın kötü ününden dolayı ormanın içindeki doğal oluşumlar hep kötü efsaneler ile anılırdı... tıpkı o şelale gibi, bu kızıl bataklık da pek iyi bir üne sahip değildi... " demek ayrıldın sonunda!" duyduğum sesle, önüme dönüp, karşıda oturan Lizan beye baktım. yüzünde hiç bir ifade okunmuyordu. ama bana olan sözlerini hatırladıkça, sanki az sonra beni bu bataklıkta boğacakmış gibi geliyordu... boğsada haklıydı. fındık kadar aklımla kalkıp, bu cehennemin zebanisine kafa tutuyordum... derince yutkunup, kolumu bırakan korumaya ters bir bakış atarak, üstümü başımı düzelttim... " buraya gel!" ve ...ve ben yine bir bok yemiştim... başımı kaldırıp yüzüne baktım. o ise hala kızıl bataklığa bakıyordu. yanımda duran koruma kolumu itirince, arkama bir bakış atıp, sarsak adımlarla Lizan beye doğru yürüdüm. mekan da yani tam bir ölüme ev sahipliği yapar gibiydi... oturduğu masanın karşısında durduğumda, o bana bakmadan, korumaya dönüp, "malzemeleri getir!" dediğinde, ruhumu teslim edeceğim sandım. ne malzemeler... silah, kesici, delici, ve deşici malzemeler gibi mi malzemeler miydi... yutkunup gözlerine baktım. ama o, elindeki sigaradan içip düz bir şekilde bana bakıyordu. " ben... ben ço-" " senin gibi basit biri canımı yaktı diye günümü mahvedemem... ve halllla açım... bana yemeğimi yap, sonra da son duanı ederek kızıl bataklığa doğru anlı şanlı endamla girip, intihar et..." ne yani, beni direk öldürmeyecek miydi. ama öylede nasıl ölünürdü ki bataklığa batıp, saatlerce ölmeyi beklemektense, tek bir kurşunla ölmeyi tercih ederim... ama o da biliyordu. bana en acı veren şeyi yapacaktı tabiki, öyle hemen ölüp kurtulmak yoktu... " dalma hemen derinlere" sesiyle yerimde sıçradım. aklıma gelenler ile dalıp gitmiştim. " yemeğimi yap, ondan sonra" elini kaldırıp kızıl bataklığı işaret edip, "istediğin kadar derinlere dalacaksın zaten... ve seni izlemek bana büyük bir zevk verecek küçük fare..." acımasızdı işte... ayaklarına kapanıp, öldürmemesi için yalvarmak bile kifayetsizdi, ki bunu asla yapmazdım da ... koruma elinde büyük bir poşet ile gelip, poşeti masaya bırakarak, tekrar arabaya doğru yürüdü. arabanın arkasından bu sefer küçük bir tüp, ve tencere alıp onları da masaya koydu... Yeni yeni aydınlanan havada, ormanın tam ortasında, burada yemek yapıp yiyecekti, öyle mi... ağzım şaşkınlıkla açıldı. yani zengin oluşu, demek ki bazı varoş alışkanlıklarını silememiş anlaşılan... oysa ki, herkes, Lizan beyden son derece prestijli bir adam olarak söz ederdi. şuan prestijide, ünüde, adıda yerlerdeydi... " hadi... göster marifetini. açım! ve tam yarım saatin var küçük fare!" elim ayağım birbirine dolandı. yerimde titredim. koruma tekrar arkama geçip, beni bu sefer omzumdan öne doğru ittirince, anın gerginliğiyle, arkamı dönüp, ayağımı kaldırdığım gibi bacak arasına geçirdim. " YETER BEE!! İTİRİP DURMAA!!" koruma aldığı darbeyle iki büklüm olup, dizlerinin üzerine çöktüğünde, yeni yeni aklım başıma geldi... ben asla akılanmaz bir aptaldım.. korumanın elleri önünü tuterken, boğazından çıkan derin bir inleme ile daha da korktum. " SEN AKILANMAZ MISIN HAA!! NE SANIYORSUN SEN KENDİNİ!" arkamdan gelen öfkeli sesiyle, yavaşça önüme dönüp, başımı eğdim. oturduğu sandalyeden hırsla kalktığında, sandalye şiddetle yeri boyamıştı. evet.. malesef ben akılanmazdım. hele panik halinde ne yaptığımı asla bilmezdim... " bi anda oldu... özü-" " BELLİ Kİ, SANA ÇOK YÜZ VERİLMİŞ! KENDİNİ BİR ŞEY SANMAN BİLE ÜSTÜNDEKİ VAROŞ KOKUYU ÇIKARMIYOR!!" haklıydı... hemde sonuna kadar... " SANA KİMSENİN NEDEN BULAŞMADIĞINI ŞİMDİ ANLIYORUM!" sözleri birer ok gibi yaraladı, ama sustum. çünkü hak ettim... " SEN BURADAKİ AĞZI KUSMUK KOKAN SERSERİLERİN BİLE ALTINA GİRMEYİ ASLA HAK ETMİYORSUN... SEN BİR KADIN BİLE DEĞİLSİN Kİ! KENDİNE KADIN DEDİĞİN İÇİN UTANMALISIN!!" işte bu, benim en büyük kanayan yaramadı... kimse beni bir kadın olarak görmüyordu... ve defalarca yüzüme vurulsa da, ilk kez bu kadar canımı acımıştı... " SEN BİR EĞLENCE BİLE OLAMAYACAK KADAR KADINLIKTAN ÇIKMIŞSIN..." genzimi yakan acı çok geçmeden gözlerime vurdu ... niye bu kadar acı veriyordu... niye bu kadar içerlendim bu sözlere... " DÜNYADA KADIN KALMADIĞINI BİLSEM, YİNE DE DÖNÜP BAKMAM SANA... İHTİYACIMI TAŞA VURUP GİDERİR, YİNEDE O SURATINA BAKMAM!!" dişlerimi sıktım. ağırdı sözleri. ve ben bu sözleri işitecek kadar kötü bir şey yapmadım... " SİK OLSAN! OKŞANMAZSIN!" işte bu, bardağı taşıran son damlaydı. masanın üstündeki küçük tüpü kaptığım gibi, suratına fırlattım. " ORUSPU ÇOCUĞUU!! SEN KENDİNİ NE SANIYORSUN DA BANA BÖYLE HAKARET EDEBİLİRSİN!?" küçük demir tüp, tam kel kafasına şiddetle çarptığında, bir anda yere yığıldı. ama bununla yetinmeyip, yerde ayağa kalmaya hazırlanan korunmaya dönüp, tekrar aynı yerine iki defa üst üste tekme attım... koruma kendini savunmadan, yere yığılıp, karnından tuttu. " ULAN ASIL SİZ AM OLSANIZ SEVİLMEZSİNİZ BEE!!" yerde hareketsiz yatan piçin başında dikip, ayağımı kaldırdığım gibi, onunda malafatına geçirdim... önlerinde ki, fazlalıkları erkeklik sanıp, istedileri gibi konuşmaları kadar komik bir şey yoktu... masanın üstündeki yeğecek dolu büyük poşeti alıp, arkama bakmadan, ormanın içine yürüdüm... bu saatten sonra ister peşime düşsün, ister gelip barakamdan alıp öldürsün... zerre umrumda değildi, o kendini bir halt sanıyorsa, bende onun dilinden konuşmasını iyi bilirdim...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD