seni çiğ çiğ yiyeceğim...

1485 Words
"ölüm yaşama dönmez Dilhûn... yaşam ölüme döner. bunun en iyi örneği sen oldun. bana bu fani dünyada en iyi ders, en iyi sınav, en iyi imtihan sen oldun. bilmeden, öylece hırçın dalgalarına tutuldum. birbirimizi geç bulduğumuza inanıyorum... senin o yaşamdan uzak bataklığa sürükleyen hayatın, benim ellerimde can bulması gerekirken, ellerimde günden güne can vermeni izliyorum... ben... ben sana doyamadım ki... ben seni sevdiğimi, sana bağlandığımı sana hissettiremeden seni kaybettim... "acımasızsın Dilhûn... bana çok acımasızca davranıyorsun. seni bu beyaz çarşaflarda görmeye tahammül edemezken, günden güne bana kalp ritminin zayıfladığını söylüyorlar... gözlerini açıp, başında yas tutan şu faniyi mutlu edemeyecek kadar mı gücün yok... sana istediğin, hep hayalini kurduğun at çiftliğini bu gün senin için atlarla doldurdum. her biri sahibiyle tanışmak için can atıyor. ama sahipleri can veriyor... Dilhûn uzaklara gitme... nolur uzaklara gitme. biliyorsun, gidersen yapmam. sensiz yapamam. olmaz, bu son bize yakışmaz yavrum..." **** kaçmak kurtuluş değil, yeni bir savaşı harlayan koca bir cehennem ateşiydi... karanlık en çok bu batan, ve hiç doğmayacak olan bu kasvetli şehire yakışıyordu. aylarca güneşe hasret kalıyor, sis bulutlarından başka hava solumazdık. sahi... en son ne zaman güneş doğmuştu Borşovaya... günler... aylar... yıllar.... hatırlamıyorum. tek hatırladığım karanlık, ve vahşet.... içinde bulunduğum durum ise son derece korkunçtu. ellerimi ovuşturmaktan, ellerimin üzeri kıpkırmızı olmuştu. araba camından gördüğüm kadarıyla ıssız, ve ormanlık alana girmiştik. burayı biliyordum. burada küçük akan bir şelale vardı. ama buraya gelmek yasaktı. çünkü burada son derece korkunç olayların döndüğü Borşova halkı tarafından dillendirilir, efsane haline getirilmişti. ama ben bir kaç kez buraya gelmiş, şelaleyi görebilmek umuduyla ormandan geçmek için elimden geleni yapmıştım. ama kaybolma eşiğine geldiğimden yarı yolda pes edip geri dönmüştüm. bu orman oldukça kasvetli, ve vahşi kargaların, akbabaların, ve yarasaların ini gibiydi. çıkardıkları sesler bile insanı korkudan altına kaçırırdı... ne var ki, burada olanlar, veya bu ormanın derinliklerinde kalan şelaleyi görenlerin bir daha buradan geri dönmediği söylenirdi. doğruluk payı ne kadar vardı onu asla bilemiyordum. ama şuan bu arabada, Lizan Botalavın yanında tam da bu ormanın içinde bulunmak bu efsaneyi oldukça güçlendiriyordu. " yemek yapmasını nereden öğrendin? " tok ve kalın sesini duymamla yerim de sıçradım. bakışlarımı camdan ayırıp, yanıma baktığımda, onun zaten bana baktığını gördüm. çekingen bir sesle, " şey... tam olarak bilmiyorum... ama aç kalmayacak kadar elimden geldiğince bir şeyler yapmaya çalışıyorum." dediğimde, yüzü hafifçe alayvari bir hal aldı. ama yalancı ifadesi tekrar aniden sertleşmiş, yine beni korkutmuştu " öyle mi... ne güzel." dedi yalancı bir tebessüm ile. ve her defasında nasıl bu kadar korkutucu olabiliyordu hala anlamış değilim... "eee söyle bakalım. bunu daha önce neden söylemedin. senin yüzünden şimdi aç kaldım yani... ama ben bahane sevmem küçük fare. sana verilen görevi yerine getirmek zorundasın. yoksa ... bence gerisini sen gayet iyi biliyorsun, değil mi?" yüzü bir anda şeytani bir ifade alınca korkmamak elde değildi. bu adamın yanına nasıl normal davranabilirim ki... adam ölümün ta kendisi, ve daima ölümle tehdit ediyor... yutkunarak, ılımlı bir cevap verildim. " bilmiyorum demedim ki, yani biliyorum ama biraz yeniyim" kendim bile cümlelerime inanmazken, Lizan bey hiç inanmazdı emindim... " ne sanıyorsun sen kendini HAAA!!! karşında çocuk mu var!! anlaşılan o küçük ağzın yalan söylemek için lak lak ediyor! sizin gibi alt tabakadan da bu beklenirdi! bir bok bilmediğiniz için hayatlarınız o kıç kadar yerde son buluyor. sonuna kadar hak ediyorsunuz orada gebermeyi! ağzınız kokuyor açlıktan! pis alt tabaka işte! ne beklenir ki" ettiği bütün hakaret ruhuma işledi. nasıl bu kadar duygudan yoksun olabiliyordu. bu adamın hiç mi empati yeteneği yoktu ... dişlerimi sıkarak, yutkundum. beni ezmesini asla hak etmemiştim... ve gururuma yediremediğim bir diğer şey ise hak etmediğim hayatı sorgulamalarıydı... oysaki onlar sebep olmuştu bu boktan hayata. ülkenin ortasına koca bir istinat duvarı örmüş, bizi sınıflandırmışlardı... bu muydu hayat, bu muydu yaşam... ne bekliyordu bu ezilen toplumdan... beklentisi neydi acaba.... damarıma işlenen öfke ile aklıma gelen ilk şeyi yaptım... ölümse ölüm... ucunda zaten her halükarda ölüm yok muydu yaşamın... bu pisliğe boyun eğmek, dediklerine katlanmak bile kişiliğime hakaretti. zıkkımın kökünü Yesin. elimi kapı koluna koyup, öndeki şoföre bağırdım. " arabayı durdurur musunuz lütfen, inmek istiyorum." söylediklerimle, yanımda oturan gorilden yosma, bana sanki ilk defa böyle bir şey görmüş gibi baktı. onu asla umursamayıp, tekrar bağırdım. " kime diyorum acaba... arabayı durdurun. inmek istiyorum " aniden dizlerimin üzerinde hissettiğim ağırlık ile, bakışlarımı dizlerime kaydırdım. Lizan beyin koca eli dizlerimi tutmuş, sıkıyordu. o an çok panikledim. ellerimi yumruk yapıp, rastgele yüzüne doğru savurdum. " BIRAKIN BENİ!!! İMADAT!! BIRAK BENİ!!" gözlerimi kapatıp, yumruklarımı ileri geri yüzüne doğru atıp, bedenimi cama yasladım. dizlerimde ki eli çözülmüş, derin, öfkeli çıkan hırıltılısını duydum. ama benim onun öfkesini düşünmekten daha önemli sorunlarım vardı. korku, panik, adrenalin aynı anda bedenime ihtişamlı bir giriş yapmıştı. gözlerimi hala açmadan yumruklarımı yüzüne savunuyordum. derken, arabanın içini titreren sesini duydum. " SİKTİĞİMİN YUMRUKLARINI İNDİR!! YOKSA BEN İNDİRMESİNİ BİLİRİM!!" aniden buz kesmiş gibi ellerimi ondan geri çektim. arabanın aniden durduğunu, öne doğru sendelediğimde anladım. fren sesi çakıl taşları ile bezeli Yolda kulaklarımı sağır edecek şekilde ormanın içinde yankılandı. gözlerimi açıp, dışarı baktığımda, doğru tahmin etmiştim. araba durmuştu, ama öndeki farların ışığının açık olmasından gördüğüm kadarıyla her yer toza dumana bulanmıştı. " SEN NE CÜRETLE BANA DOKUNURSUN HAA!!?" başımı titreye titreye yanımda oturan Lizan beye çevirdiğimde, elinde bir mendile yüzünü sanki söküp atmak istermiş gibi siliyordu... hayır, tam anlamıyla ovalayordu... yüzünü görebildiğim kadarıyla hiç bir şey yoktu. sırf ona ellerim dokundu diye tiksiniyordu... sinirim ve öfkem damarlarımda kan yerine akmaya başlayınca kendimi tutamadım. bizden hayatlarımızı alıp, üstüne köle gibi çalıştırdıkları yetmiyormuş gibi birde bizi insan yerine koymayıp, bir pislik muamelesi yapıyorlardı, öyle mi... dişlerimi sıkarak, bir anda üzerine atıldım. o daha ne olduğunu anlamadan, tırnaklarımı o çok önem verdiği yüzüne geçirdim. yanaklarını boydan boya hiç acımadan çizip, tırmıkladım. elleri havada rastgele beni itmeye çalışıyordu, ama umursamadan, elimi yumruk yapıp çizilmiş yanağına şiddetli bir darbeyle vurdum. boğazından yükselecek acı dolu iniltisi bir nevi benim zaferimdi. elini koluma atıp, geri çekmeye çalışınca, acımdan, elini ısırdım. dişlerimin teninde iz bırakması için bütün çene kuvvetimi kullanıp, ona en acı ısırığı bahşetim... " SİKERİM ULAN BELANI!!! BİTTİN SEN!! BİTTİNN!" acıyla karışık öfkeli çıkan sesini bastırmak için çiziklerden dolayı kaynamaya başlayan yanaklarına son bir yumruk daha attım. o an ön kapının açılma sesini duydum. aniden, Lizan piçinin kucağından, onun tarafındaki kapıya uzandım. kapının açma tuşuna basıp, açtığımda, bedenime dolanan, ve beni sıkarak öldürmek istermiş gibi kenetlenen kollarla aniden nefesim kesildi. başımı çevirip arkama baktığımda, Lizan piçinin ellerini bedenime doladığını gördüm. " NEREYE KAÇACAĞINI SANIYORSUN AMBAR FARESİ!!" dedikleriyle daha da sinirlenip, hiç düşünmeden, ayağımı kaldırıp, bacaklarınının arasına, erkekliğine öyle bir tekme attım ki, acıdan gür çıkan sesiyle ellerini bedenimden çözüp önünü tutmaya başladı. bu anı fırsat bilip, açık olan araba kapısından dışarı atladım... yere düşmeden kapıya tutunup, ayağa kalktım. elimi kapıdan çekmeyip, sertçe yüzüne kapatım. o an diğer kapının açıldığını, ve şoförün hızlı, ve panikle lizanın piçinin yanında ki koltuğa oturup, birşeyler sorduğunu duydum. ama o piç yanında duran telaşlı şoförünün sorularına değil bana bakıyordu, kapalı kapının ardında, camdan bana öyle bir bakıyordu ki, sanki o arabadan çıktığı an beni parçalara ayırıp çiğ çiğ yiyecekmiş gibi bakıyordu. .. kaşları çatılmış, yüzü korkunç bir ifade almıştı. ama ben asla umursamayıp, geriye doğru birkaç adım atarak, ona Orta parmağımı göstererek, arkamı dönüp, ormanın içine doğru koştum. birkaç adım koşabilmiştim ki, arkamdan ormanı inleten sesini duydum. " ELİME GEÇTİĞİN AN BUNU SANA ÖDETECEĞİMM!!! ŞANSIN VARKEN BURADA ÖL!! YOKSA SENİ BENİM ELİMDEN KİMSE ALAMAZ!! LEŞİNİ BEN YİYECEĞİM!!! KANINDAN BEN İÇECEĞİM AMBAR FARESİ!!! KAÇ!! KAÇ Kİ SENİ BULMAK DAHA EĞLENCELİ OLSUN!!!" duyduklarımla titremeye başladım... başımı geri çevirip arkama baktığımda, önünde oturduğu camı açmış, bana daha önce hiç görmediğim bir ifade ile bakıyordu. avıyla oynamak isteyen aç bir ayı gibi... ölümü ellerinde bıçak yapıp, avına saplamak istermiş gibi... ben bir kez değil, bu gece binlerce kez ölsem de sonum bu adamın elinde olacak, dediğini gibi beni çiğ çiğ yiyecekti... önüme dönüp, nefesim kesilene kadar koştum. gözlerime vuran soğukluk, bedenimi titreten korku ölümüm bir fısıltısı gibiydi. deli gibi koşmak, zırıl zırıl ağlamak yaptıklarımı asla geri alamayacaktı. ama ben her bir koca ağacı koşarak aşıp, geride bıraktığım da ondan daha uzaklaştığımı değilde, sanki tamda ona doğru kendi rızamla gidiyormuşum gibi hissediyordum. *** ayaklarıma takılan hiç bir engeli umursamdan, var gücümle koşmaya devam ediyordum. karanlık, ve ıssız orman onun öfkesinden daha güvenliydi... kaç dakika, ya da kaç saat olduğunu bilmiyordum, ne kadar koştuğumu bilmiyordum. ama ağaçların sıklaştığı, ve çok yakından gelen suyun akma sesi bana o korkunç efsanelere ev sahipliği yapan şelalenin yakınında olduğumu gösteriyordu ... " ORMANDA KAYBOLMUŞ BİR FAREYİ BULMAK KADAR EĞLENCELİ BİR AKTİVİTE YOK DOĞRUSU!! SENİ GÖREBİLİYORUM AKBAR FARESİ!!! SON SANİYELERİNİN TADINI ÇIKAR!!! BU ŞELALEYİ GÖRENLERİN HİÇ BİRİ CANLI OLARAK ÇIKMADI BU ORMANDAN!! SENDE O KERVANA KATILACAKSIN BİRAZDAN!! TİK! TAK! TİK! TAK! ZAMAN GEÇİYOR AMBAR FARESİ!!! duyduğum ses, ile olduğum yerde donup kaldım... o buradaydı... beni görebiliyordu. gözlerim koca koca açılıp, etrafa, karanlığa, gölgelere ve göremediklerime kaydı... hiçbir şey göremiyordum... derken bir ses daha yükseldi. onun sesi... Lizan Botalavın sesi... "ÖYLE KORKMUŞ GİBİ DİKİLME!!! SENİNLE KEDİNİN FAREYLE OYNADIĞI GİBİ OYNAYACAĞIM!!! BENİ ASLA UNUTAMAYACAKSIN!! GÖRDÜĞÜN SON YÜZ BENİM YÜZÜM OLACAK!!! CELADIN OLACAĞIM KÜÇÜK FARE!!" bitti... herşey bitti...
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD