beni tanıyor musun?..

1068 Words
ben bu adamı yaklaşık altı saat önce tanışmıştım. ama onu bu ikinci görüşüm de iliklerime hücum eden korkuyu bastırmak imkansızdı. kolumda ki eline bakıp, tekrar korkuç bakışlarına baktım. benden tam olarak ne istediğini anlamamıştım. ama içimde bu konu hakkında hiç iyi şeyler olmayacağının sinyallerini alıyordum. başımı çevirip, yarı baygın halde, yüzü gözü kan içinde kalan garsona baktım. buradaki sapkın zenginler kadın demeden herşeyi yapıyorlardı. ve ben şuan bu tanımadığım adamın dikine gidersem bu garsondan farkım kalmayacaktı. boğazıma batan iğne misali yumruyu yutkunarak, ılımlı olamaya çalıştım. " k- kusura bakmayın... ben burda bir mutfak çalışanı olduğum için pek fazla kimseyle diyaloğa giremiyorum. bir... bir sorun mu vardı efendim?" adam sanki ona küfür etmişim gibi yüzüme daha korkunç bir ifade ile bakınca istemsizce bedenim gerinmişti. arkasını dönüp, garsonu kollarından tutan iki adama bakıp, " götürün şu piçi... aklı başına nasıl gelecek, bir güzel gösterin ona. sakın yemek ve su vermeyin ... yemek yediği kaba sıçmanın bedelini aç kalarak ödesin" dediğinde, sesindeki otorite, ve öfke yine ve yine beni korkutmuştu. kimdi bu adam ve nasıl bu kadar rahat davranıyordu burada .... gerçi zengin, ve üst tabakadan olması yeterliydi. gerisi onun için boştu, istediğini yapar, gözüne batanı saniyesinde öldürebilirdi. ve yanlış anlamadıysam bu adam da zengin, ve üst tabakadandı. adamlar gelen emir ile garsonu kan revan içinde kollarından sürükleyerek koridordan çıkarıp götürdüler. . ve hala bu adamın eli kolumu sanki kaçacakmışım gibi sıkı sıkı tutuyordu. kolumu kendine çekip, beni kendine çevirince, ister istemez başımı kaldırıp yüzüne sorgulayan bakışlarla baktım. " sen beni tanıyor musunuz küçük fare?" dediğinde, hiç düşünmeden, başımı hızlı hızlı iki yana salladım. yarım ağız sırıtarak, " tanımadığın belli... tanısaydın bana arkanı dönüp gitmezdin. hayatını kurtardım, ama sen kuru bir teşekkür ile ortalıktan kayboldun... söyle şimdi, sana ne yapmalı?" dedikleri bir an beni düşündürdü. bu adam çok mu tanınan biriydi ki bu kadar ukala konuşup böbürlenebiliyordu... kesin çok önemli biriydi ve ben onu tanımıyordum. ama bozuntuya vermenin alemi de yoktu. yoksa o korumanın yarım bıraktığı işi hiç düşünmeden bu adam yapar beni tek bir kurşunla Tahtalı köye şutlardı. boğazımı temizleyip, titreyen sesime aldırmadan, " özür dilerim... burada çalışma saatlerimiz biraz yoğun olduğundan mesaiye kalıyorum. ve hâliyle yorgunluktan kimseyi tanımak gibi bir hafızaya sahip olamıyorum.... ama eminim ki siz de çok değerli konuklardan bir tanesi, VIP müşterilerdensiniz. size kendimi affettirmek için bir içki ismarlayabilir miyim efendim?" oldukça nazik konuşup, ellerinden kurtulamak için taklalar atıyordum. ama yine yüzü korkuç ifadesine bürünmüş, bana burnunu çekerek baktı. yani ne demiştim ki, ona ikram da bulunup, kendimi affettirmek, - yapmadığım bir şey için affettirmek - için çabalıyordum. ama buradaki sapkınlar ne iyi niyetten anlardı, ne de nezaketen. galiba yine olan bana olacaktı. elini kolumdan çekip, gömleğinin iki yakasını düzelterek kollarını arkasına bağlayıp, yüzüme eğildi. istemsizce geriye doğru eğilmiş, ne yapmaya çalıştığını anlamaya çalıştım. ama onun yüzünde zerre mimik, ve ifade yoktu. birden başını yana eğip, yüzümü incelenmeye başladı. rahatsız olmuştum, ama bana söyleyeceklerini sabırla bekledim. gözleri önce kupkuru, uçuklarala dolu dudaklarıma, sonra ise altları mos mor, uykusuzluklutan kan çanağı olan gözlerime baktı. birden elini yavaşca kaldırıp önüme gelen saçlarımı geri itelemiş, yüzümü tam görmek istercesine, gözlerini kısıp bakışları bir süre öylece gözlerim, ve dudaklarım arasında mekik dokudu. gözlerimi titreye titreye kırpıştırıp, bu anlamsız bakışlarına yutkunarak baktım. gözleri aniden boynuma kaymış, yutkunduğumu görünce gözleri daha da kısılmıştı. en sonunda geri çekilip doğrulduğun da, bana sırıtıp, " beni tanımadığın çok bariz ortada... ben Lizan Botalav... ve alkole alerjim var küçük fare. bunu bilmen senin buradaki hayat sigortan kadar önemli bir detay..." söylediklerini sindiremedim. Lizan... Lizan Botalav... daha önce bir kaç kez ismini duymuştum. ama asla buraya geldiğini duymamıştım. zulümkar, yeraltının en korkulan, yani bu cehennemin zebanilerinin başında geliyordu. o an dilim tutulmuş gibi konuşamadım. gözleri ifademi okumuş olacak ki, "evet... sanırım şimdi beni daha iyi tanımaya başladın küçük fare... ama benden sana bir tavsiye, sakın gözüme batan bir şey yapma. yoksa sonun o rezil meydanda biter... bilmem anlatabildim mi? ve... sence af dilemek için biraz geç kalmadı mı?" işte şimdi hepten hapı yutmuştum. ellerim korkudan titrerken, gözlerim dolmuş yalvarırcasına öfke saçan gözlerine baktım. " ben... ben bilemedim. özür dilerim... istediğiniz ne varsa baş üstüne yapmaya hazırım efendim." dediğimde dudağı memnuniyetle kıvrılmış, kendini beğenmiş bir edayla göğsünü şişirerek, " yorgun ve açım... bana bir biftek ve parmesan eşliğinde vasabi soslu salata yap, ondan sonra icabına bakarız..." deyip yüzüme bile bakmadan, bir anda arkasını dönüp hızlı adımlarla yürüdü. bir kaç adım atıp, durdu. omzunun üzerinden dönüp ona bakan şaşkın beni tepeden tırnağa süzerek, " ve yemeğimi burada yemek istemiyorum. rezil bir fahişe kokusu sinmiş buraya... benimle gel... yemeğimi bana sen servis edeceksin." ardından yine tok adımlarıyla yürüdü. ben ise hala şaşkın şaşkın yürüyen bedenine bakıyordum. sanırım az önce benden yemek istemişti. ve burada yemek istememişti. ve benimde onunla gitmemi istemişti. bir anda bedenime dolan ürperti ile yerim de silkelendim. koridorun sonunda tam sağa doğru döndüğünde, göz ucuyla bana bakıp, çenesiyle kapıyı gösterip onu takip etmem için bana kendince gel demişti. işte bu benim sanırım bir nevi sonum olacaktı. çünkü duyduğum kadarıyla bu adamı memnun etmek çok zordu. ve ben de bunun altından kalkamayacak biri olduğum için beni gün doğmadan öldürüp, meydana atabilirdi... titreyen adımlarla koridorda yürüyüp, ona yetişmeye çalıştım. arka kapıya geldiğimde, lüks, siyah bir aracın arkasında oturmuştu. ve arabanın kapsını açık tutan koruması bana döndüğünde, isteksizce gerildim. ama kaçamazdım da. çünkü bu adamın belanın ta kendisi olduğu söyleniyordu. ona bulaşanlar sonunu yazmış olurdu, derlerdi. ellerimi pantolonuma sürterek, yavaş, ve sarsak adımlarla arabaya doğru yürüdüm. arabanın önünde durduğumda, Lizan bey başını eğip bana bakıp, " hadi... ne duruyorsun. açlıktan seni yememi istemiyorsan bin şu arabaya artık" dediğinde gözlerim dehşetle açılmış, hiç beklemeden arabaya, tam yanına oturdum. koruma ben arabaya bindiğim an hiç vakit kaybetmeden, arabanın kapısı üzerimize kapanıp, sürücü koltuğuna binip, arabayı çalıştırdı. araba hareket ettiğin de, içim yine tarifsiz bir şekilde korkuyla kaplanmıştı. sol yanımda oturan Lizan bey oldukça rahat bir şekilde ayaklarını açarak oturuyordu. biraz sağa çekilip, adeta pencereye yapışarak oturum. Lizan bey yüzünü cama çevirmiş, bana bakmadan konuştu. " umarım elin lezzetlidir. şayet yemeklerin lezzetli değilse az önceki dediklerimi yapmaktan zerre çekinmem, ambar faresi.." yüzümü ona çevirip baktığımda, oda bana baktı, ve yüzünde çok ciddi bir ifade vardı. başımı titreyerek olumlu anlamda salladım. yüzünde okuyamadım bir duygu belirtmişti, ama saniyelik bir yumuşama, yada merhamet gibiydi. ve sonrasında kurduğu cümleden ne kadar yanıldığımı acı acı anladım. " yüzün sanki ölmek için can atıyor gibi... inan bana bu gece bana güzel bir servis yapmazsan bu isteğini seve seve yaparım, ölüm belkide sana çok yakışır... öyle değil mi?.. "
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD