Tuhaf insanlarla beraber kalın ve küflü parmaklıklar ardındaydı. Babası ve Jaxon’la olan anılarını düşünüyordu. Gemma artık yoktu ama ikizi ve babası tüm hatıralarıyla onunla beraberdi.
“Şunu kırmayı dene yoksa bu gece boynum kırılacak!”
Mahkumlardan birinin sözüyle düşüncelerini bıraktı. Yanındaki büyücüyle fısıldayarak konuşuyor olmalarına rağmen net bir şekilde duymuştu. Suçu ne olabilirdi de onu asacaklardı hiçbir fikri yoktu. Büyük büyücü olması sayesinde ölmekten yırtmıştı ve kendini de zerre kadar suçlu hissetmiyordu artık.
Tuhaf ama güzel bir uyku çekmişti gece. Yattığı tahtanın üzerinde bulutlardaymış gibi uyurken Maximillian’la beraber rüyalar görmüştü. Onunla beraber oluyor ertesi sabah ise hamile olduğunu bilerek uyanıyordu. Birkaç seferdir aynı rüyayı görüyor olmaktan bıkmıştı çünkü hamileliğini hatırlamak kalbine ağır bir sancı saplıyordu.
“Kyle! Duruşmaya geliyorsun!”
Gardiyanlardan biri içeri seslenince demir parmaklıklar kendiliğinden açılmıştı. Lavender o kapıdan Kyle’dan başkasının geçemeyeceğini dün gece öğrenmişti. Geçmeye çalışan acemilerin vücutlarından elektrik çıkıyordu. Az önce konuşan kadın pes ederek kapıdan çıktığı anda kapı sertçe kapanmıştı. Lavender gülümsedi istemsizce.
“Psikopat mısın?” dedi çekik gözlü kadın tiksinmişçesine Lav’a bakarken. Lavender bilmiyorum dercesine omuzlarını kaldırırken bileğinde parlayan balıklara bakıyordu. Kadın Lavender’ın baktığı yere baktığında balıkları görerek dehşete düştü. Dizlerinin üzerine çömelen kadın Lavender’ın bileğini sıkıca tutup balıklara baktı. “Sen büyük büyücüsün!”
Neredeyse bağırarak söylediği için Lavender rahatsız hissetti. Bileğindeki balıklara dokunan kadın bundan haz alıyor gibi surat ifadeleri yaptıkça Lavender bileğini çekme isteğiyle dolup taşıyordu. “Bir büyük büyücüyle aynı zindandayım! En azından bununla teselli bulabilirim.” diyerek konuştuğunda Lavender yutkundu. Bu armağan değil belki de zehir olan güç ailesinde olmasaydı şimdi normal bir hayatı olacaktı.
“Hangisisin?” heyecanla gözlerini büyüten kadına baktı Lavender. “Şifacı.” dedi Lavender kısılan sesiyle. Kadının gözlerindeki heyecan birden söndü. “Desene en güçsüzü sensin.”
Lavender bozulmuştu. “Sağlıktan daha önemli olan nedir ki?” dedi kadını kınayarak. Kadın gözlerini devirdi ve Lavender’ın yanına oturdu. Tüm hevesi sönmüştü. “Her neyse. Şu demiri kıramadığın sürece gözümde bir değerin yok.”
“Senin gazına gelip büyü yapmayacağım bayan.”
“Korkaksın. Demiri kıramayacağını biliyorsun.”
“Hayır aksine ne yapmaya çalıştığınızın farkındayım. Beni manipüle edemezsiniz.”
Lavender ne ara bu kadar güçlü olduğunu bilmiyordu. Bir gün içinde her şey değişmiş miydi? Kaygıları ve zayıflıkları yokken böyle biri miydi?
Kadın bir şey demeden kollarını göğsünde kavuşturdu. Kadının kolundaki el izlerini gören Lavender derin bir nefes alıp kadının koluna dokundu ve şifacılığını kullanarak el izlerinden onu arındırdı. Kadın kollarına kaşları çatık bakarken Lavender tebessüm ediyordu. Gemma ona mükemmel bir hediye vermişti.
Kadın küstahça Lavender’a arkasını döndü ve onu görmezden geldi. Yan zindandaki mahkumlar ikisini merakla izlemişti.
“Lavender Owen. Duruşmaya!”
Lavender’ın kalbi ağzında atmaya başlamıştı. Duruşmaya gideceği için değil kendisine Lavender Owen diye seslendikleri içindi bu his. Maximillian’a duyduğu özlem kabarırken demir kapı ardına kadar açıldı. Ayağa kalkıp kapıdan geçti ve koridor boyunca yürüdü.
Koridorun sonunda Dorcas ile karşılaşmıştı. “Duruşmayı kaçıramazdım.” Diyerek gülen Dorcas kılıcını kınına sokuyordu. Lavender gözlerini devirdi. Beraber duruşma salonuna girdiler. Wren yargıç kıyafetiyle ona sertçe bakıyordu. Salonun ortasında ayakta dikilirken Dorcas kenardaki sandalyelerden birine geçmişti.
Duruşma uzun sürmemişti zira iki gün önce Wren öğreneceği her şeyi zaten öğrenmişti. Lavender’e verdiği ceza iki yıldı fakat bu iki yıl içinde sürekli tek başına kalacağı hücrede olmayacaktı. Dorcas ile beraber canavar avlarına katılması şart koşulmuştu. Canavar deneylerinde yardımda bulunması gerekecekti ve doktorlara bir şey olması durumunda acil müdahale edecekti. Gerekirse Dorcas canavar avlarken güçlerini kullanıp canavarı beraber alt edeceklerdi. Dorcas’a bir şey olursa Lavender ondan sorumlu olacaktı. Zindanlarda kalan mahkumlara gün içinde ziyaret yapıp şifacılığını kullanacaktı.
Lavender koridorda Dorcas ile yürürken Wren’in söylediklerini unutmamaya çalışıyordu. Bu nasıl bir cezaydı böyle diye düşünürken içine kapanmıştı. Dorcas boğazını temizleyerek dikkatini çekmek istedi. “Ağır mı gelir?”
“Belki de hiçbir şey yapmadan hücrede dursam daha ağır olurdu. Böylesi düşünmemi engeller.” dedi gözlerini Dorcas’a çevirerek. Dorcas haklısın dercesine kafa sallarken on dakikadır yürüyorlardı. En sonunda merdivenlerden aşağı inmeye başladılar. Koridor boyunca olan süslü pencereler merdivenlere girince kaybolmuştu. Karanlık merdivenlerden inerlerken Dorcas elindeki fenerle basamakları aydınlatıyordu. “Yerin dibine mi giriyoruz?” dedi Lavender umursamazca. “Ona benzer bir şey.”
Bir beş dakika sonra tahta, sarmaşıklarla kaplı bir kapının önünde durmuşlardı. Kapının kulpunda Lavender’ın elinden daha büyük bir asma kilit duruyordu. Lavender istemsiz bir homurtu çıkardığında Dorcas bundan keyif alıyor gibiydi. Kilidi sihirle açan Dorcas kapıyı ittirdiğinde Lavender usulca kafasını içeri uzattı.
Onca merdiven yetersiz gelmiş gibi kalacağı zindanda kapıdan alçaktaydı. Üç basamaklı merdivenden inip derin bir nefes aldı. Bir buçuk metre uzağında küçük bir gölet vardı. Göletin etrafındaki otların budanmaya muhtaç görüntüsü onu ürkütücü gösteriyordu. Göletin yanında oturulacak büyük bir kaya ve kayanın yanında olta duruyordu. “Olta mı gerçekten mi?”
“Zamanın bol ne de olsa.” dedi Dorcas omuz silkerek. Lavender peki dercesine göletin etrafında yürüdü ve yatacağı kulubeyi fark etti. Üç tarafı kapalı kulubenin ortasında iki kişilik bir yatak yanında ufak bir komidin duruyordu. Komidinin üzerinde gaz lambası vardı. Usulca yatağına doğru ilerlediğinde kulubenin sağ tarafındaki küçük kapıyı fark etmişti. Kapıyı ittiğinde lavabo olduğunu fark ederek geri döndü. Aydınlatma neredeydi?
Açık alana çıkıp kafasını gökyüzüne kaldırdığında metrelerce yükseklikteki cam tavanı gördü. Kirlenmiş cam tavandan gökyüzü çok net seçilmese bile maviliğini ortama yansıtıyordu. Cam tavana kadar çıkan duvarlar sarmaşıklarla kaplıydı. “Burası insanı ürkütüyor.” dedi istemsiz. “Sen bir de geceleri gör. Göletten gelen kurbağa sesleri ve dışarıdan gelen gece baykuşlarıyla güzel güzel uyursun. Kabus görmen olası fakat iyi yanından bak havadar ve göletin var.”
Dorcas şahane bir evi tanıtıyormuşçasına ellerini iki yana açmıştı. Lavender göz devirdi sadece. “Öyleyse hala gündüzken uyuyacağım.”
“Aşk olsun.” diyen Dorcas gücenmiş gibi kulübenin solunda kalan araya girdi ve elinde bir limon çiçeğiyle geri döndü. “Sana aldığım hediyemi fark etmedin bile.” Lavender saksıda duran limon ağacını aldı ve sorgularcasına Dorcas’a baktı. Şu ölü yerde renkli olan şeyler sadece limonlar ve Lavender’ın kızıl saçlarıydı. “Seveceğini düşündüm.” dedi muzipce sırıtırken. “Evet. Severim.” Diyen Lavender yapmacık bir tebessüm edip limon ağacını yatağın yanına bıraktı ve Dorcas’ın yanında olmasını umursamadan yatağına kıvrıldı. Temiz çarşafların arasına girip gözlerini kapadığında kapının kapanma sesini işitmişti.
***
Lavender düşündüğü gibi uyuyamamıştı maalesef. Yatakta oturmuş göleti izliyordu. Kaç saattir yorganına sarınmış halde göletin durgun suyunu izlediğini bilmiyordu ama gördüğü şey gölet değildi. Maximillian’ın şu an ne yaptığını düşünüp saçlarını yolmak istiyordu. Bir büyük büyücüyse onunla iletişim halinde olabilmeliydi değil mi? Ama olmuyordu. “Çok üzülüyorum.” dedi seslice. Onu duyacak kimse yoktu nasılsa. “Çok kırgınım sana.” diye devam etti. “Neden gelmedin ki?”
Sıkıntıyla derin bir nefes alıp göletin etrafında gezinmeye başladı çıplak ayaklarla. Ayakları üşüse bile biraz sonra geri ısınıyordu. Şifacı olduğu için vücudu kendini hemen iyileştiriyordu.
Kapı aniden açılıp da Dorcas kanlar içinde kendini yere atınca çığlığı içine kaçmıştı adeta. Donakalmış vaziyette ayakucunda duran Dorcas’a dehşetle baktı sadece. Kapının hemen arkasında siyah bir karaltı gördüğüne yemin edebilirdi. Koşarak kapıya gitti ama sihirli kapı yüzünden geriye püskürmüştü. Poposu sert zemine çarpınca ani bir sızı hissetse de hemen toparlanıp kapıdan görünen koridora baktı. Hiç kimse yoktu.
Dorcas’a döndü. Gözleri açıktı, aralık dudaklarının arasından sızan kanlar her yerine bulaşmıştı. Zırhı yırtılmış kılıcı kırılmıştı. “Bu da ne şimdi?” dedi Lavender elini Dorcas’ın boynuna götürerek. Nabzını dinledi. Yaşıyordu. Önce derin bir nefes alıp düşmekten dolayı çarpık duran bacaklarının pozisyonunu düzeltti. Kollarını yanlarına koydu ve açık kalan gözlerini kapadı. Elini zırhın açık kalan yerine koyup içinden Gemma’nın öğrettiği büyüleri yapıyordu. Biraz sonra zırhın delinmesine sebep olan yara sadece kan izine dönmüştü. Vücudunu kontrol etti fakat başka bir yarasının olmadığını görünce rahatladı. Göletin suyundan alıp kan kaplı suratını temizlerken nasıl bu kadar soğukkanlı kalabildiğini sorguluyordu. “Büyük büyücü olmak ne büyük meziyetmiş.” dedi yaraları silerken.
“Sana bunu kim yaptı Dorcas?”
Dorcas’ı sürükleyip kayanın üzerine oturttuğunda çömelmiş yüzünü inceliyordu. Belki de Maxi ile tanışmamış olsa onunla devam ederdi. Başka bir büyük büyücüyle… “Saçmalıyorum.” diye düşünerek kafasını sağa sola salladı ve uyanmasını bekledi.
Dorcas öksürerek uyandığında Lavender sonunda dercesine ona bakıyordu. “Tarnish nerede!” dedi uyandığı dakika da. Lavender’ın nutku tutulmuştu. “Tar… Ne? Yani…” konuşamadı. Sesi içine kaçmış halde Dorcas’a bakarken Dorcas doğruldu ve yara izine baktı. Şaşkınca kapıya döndü. Kapı hala açıktı.
“Lanet olsun bana tuzak kurmuş. Benimle bir oyuncak gibi oynadı ve buraya attı öyle mi? Lanet olsun!” Küfürler etmeye başladığında Lavender duymazlıktan geldi. Kırılmış kılıcı sinirle göletin içine fırlattığında ayağa kalkıp kapıya baktı tekrar. Tarnish neden bunu yapmıştı?
“Ne demek istiyorsun Dorcas?”
“Bir canavar ihbarıyla şehrin dışına çıktım. Hâlihazırda ölü bir canavara rastladığımda bir şey beni olduğum yerden ışınladı ve bilmediğim bir yere sürükledi. Zırhımda hızlı bir kesik açıp karnıma elindeki bıçağı sapladığında gözlerini gördüm. O insanı tiksindiren mavi gözlerinde iblis ateşi yanıyordu adeta! Beni bayıltıp buraya mı getirdi? Buraya nasıl geldim?”
Kafası karışmış halde ellerini saçlarına götürdü. “Belki de bana işaret vermek istemiştir.” dedi Lavender. “Neden?” dedi Dorcas absürt bir şey duymuş gibi. Lavender bilmiyorum dercesine dudaklarını büzdü. “Onu bulduğumda küllerine kadar yok edeceğim.” Diyerek zindandan ayrılan Dorcas’ın arkasından bir süre boş bakışlarla baktı.
***
Günler geçiyordu. Lavender’ın zindan kapısı sadece dört ya da beş kez açılmıştı o da mahkumların geçirdiği kazaları tedavi etmek amaçlıydı. Ne Dorcas ne de Tarnish bir daha gelmişti. Merak ediyordu. Dışarıda neler olup bittiğini ve geriye kalan aile üyelerinin hayatlarına nasıl devam ettiklerini… Viserly’deki derme çatma evlerine ne olmuştu peki? Parmağındaki yüzükle oynarken gergince derin bir nefes aldı.
Zindanın kapısı açılıp Dorcas havalı bir giriş yapmıştı. Suratında güleç bir ifadeyle içeri adım atarken kılıcını tehditkâr bir şekilde tutuyordu. Tek tük çıkan sakallarını tıraş ettikten sonra bebeksi bir surata dönüşmüştü fakat zırhı sayesinde yine de ürkütücü görünüyordu.
"Gidiyoruz." diyerek kılıcı havada salladı ardından kınına yerleştirip Lavender'a elini uzattı. Lavender deri eldivenlere bakıp kaşlarını çatarken kirlenmiş elbisesiyle ayağa kalktı. "Demek sonunda hava alabileceğim." diyerek Dorcas'ın elini tutmadığında Dorcas göz devirdi. "Işınlanarak gideceğiz Şifacı. Yoksa seni buradan prenses edasıyla götürmemi falan mı umdun da elimi tutmuyorsun?"
Lavender bozuntuya vermeden elini kaldırıp deri eldivenlere bıraktı. Dorcas bir şey demeden bir anda ışınladığında nefesi birbirine karışmıştı.
Açık araziye çıktıklarında Lavender dengesini sağlayamayıp yere dizlerinin üzerine düşmüştü. Çamura bulanan eteğine kızgınca baktı. "Bana kıyafet falan getirmeyecek misiniz! Şu halime bak!"
"Kusura bakma Kızıl şifacı. Gözden kaçmış olmalı." Dorcas onunla alay etmekten zevk duyuyor Lavender ise o alay ettikçe sinirleniyordu. "Bilerek yaptığınıza yüzde yüz eminim!"
"Tut bakalım şunu!"
Daha ayağa bile kalkamadan Dorcas'ın attığı bıçağı havada yakaladı. Tutamasa gözüne girecekti! "Lanet olsun kibarca uzatabilirdin!"
"Buralarda kibarlık göremezsin. Buranın adını hiç merak ettin mi?"
Durup etrafına baktı. Sisli kayalık bir vadinin içindeydi. Bulutlar yeryüzüne inmişti adeta. Nemi saçlarında ve kollarında hissedebiliyordu. "Hayalet vadideyiz."
"Yani?" dedi anlamsızca. Ayağa kalkıp eteğini düzeltti. Bıçağı ne yapacağı konusunda hiçbir fikri yoktu. "Biraz eğleniriz diye düşündüm."
"Ne eğlencesi?"
Dorcas yaptığı hamleyle Lavender'ı yakaladı ve boynuna sarılıp kendi bıçağıyla onu tehdit etti. Lavender nefes alamıyordu. "Hadi ama! Bu kadar beceriksiz olamazsın!"
Dorcas'ın sesi tam kulağının dibindeydi. Bu da neydi? Buraya eğitmek için mi getirmişti yoksa canavar avlamak için mi?
"Beklemiyordum..." dedi kendini savunmaya çalışarak. Daha da çuvallamıştı. "Beklenmedik anda yakalarlar zaten hep. Her an tetikte olmalısın."
"Ben avcı değilim Dorcas!"
Dorcas'ın boynundaki kolunu çekmeye çalıştı fakat öyle sıkı tutuyordu ki kendi eklemleri beyazlamıştı. Nefessizlikten suratı kızarmaya başladığında elindeki bıçağı hatırladı. Tarnish'in bıçağı karnına saplayışını hatırladı. İçinde biriken kin ve hırsla bıçağı acımadan Dorcas'ın koluna sapladığında anında pişman olmuştu.
Dorcas acıyla kollarını çekti. Zırh sayesinde fazla derine inemeyen bıçak yine de acıtmıştı. Lavender bıçağın ucundaki kan sızıntısına baktı. Suratı mahcubiyetle kaplıydı. "Bu... Özür-"
"Hayır." Dorcas onun sözünü kesti.
"Yapman gereken buydu."
"Yara derin değil hemen iyileşirim. Devam edelim!"
Lavender'a bir kaç hamle gösterip onunla çalıştı. Çalışırken fazlasıyla eğleniyordu fakat Lavender'ın suratında eğlenceden eser yoktu. Sadece hırs...
Bir an dikkati dağıldığında Dorcas'ın bıçağı saçlarını kesmişti. Öylece durdular. Kendi derisi kesildiğinde tepki vermemiş olabilirdi Dorcas fakat söz konusu bir kızın saçlarıysa yandı demekti. Lavender yere düşen kızıl ıslak tutamlara baktı.
Neredeyse çoğu kesilmişti. Elini istemsizce saçlarına götürdü. Dokunuyor aşağılara iniyor ama elindeki saçlar kayıp gidiyordu. Yeşil şaşkın bakışlarını Dorcas'ın mahcup kahve bakışlarına dikti. Dorcas alt dudağını ısırıp yerdeki kızıl tutamları aldı.
"İstemeden oldu."
Lavender oturup bunun için ağlamayacaktı zaten fakat kötü hissetmişti şimdi. Bir anda geriye kalan uzun tutamları da kendi bıçağıyla kesti. Dorcas'ın eline tutuşturdu. Dorcas dili tutulmuş halde elindeki saç tutamlarına bakarken. Lavender sisin içinde kayalıklarda ilerledi.
"Lavender!"
Dorcas sisin içinde kaybolan Lavender'a üzgünce bakmakla yetinmişti. Lavender ise bir bilinmezliğin ortasında kaybettiği saç tutamlarını düşünüyordu. Bembeyaz bir boşluktaydı sanki. Ayaklarının yere bastığını hissetmese uçuyor olduğunu bile farz edebilirdi.
Önce bebeği sonra Tarnish, Maximillan ve Gemma. Şimdi de saçları gitmişti. Sanki hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını söylüyorlardı...