Şafak Vakti: Barut Kokusu

1120 Words
Yüksekova Komando Bölüğü’nde saat 04:15. Koğuşun içindeki o ağır hava, sadece nefes sesleriyle değil, yaklaşan fırtınanın gerilimiyle de dolu. Baybars, ranzasının kenarında oturmuş, botlarının bağcıklarını son kez sıkıyor. Mustafa Paşa’nın karargahtaki o sert sesi hala kulaklarında yankılanıyor: "Ya hepimiz kahraman olacağız ya da vatan haini olarak gömüleceğiz." ​Salih Yüzbaşı binanın kapısında belirdi. Gözleri kan çanağı gibi ama bakışları bir kartal kadar keskin. ​"Hazırlanın," dedi Salih Yüzbaşı, sesi fısıltıdan halliceydi. "Resmi içtima değil bu. Kimsenin haberi olmayacak. Operasyon bölgesi Dağlıca yolu, 34. kilometre. Mustafa Paşa'nın 'temizleyin' dediği o konvoy yola çıkmak üzere." ​Dışarıda, zifiri karanlığın içinde eski model, plakasız iki sivil araç onları bekliyordu. Baybars, kamuflajının üzerine siyah bir hücum yeleği geçirmişti. Yanına fazladan iki şarjör daha aldı. Esat yanına gelip omuzuna dokundu. ​"Kanka," dedi Esat, sesi titriyordu. "Bu sefer karşımızdaki terörist değil. Eğer Paşa’nın dediği gibi devletin araçlarına silah doğrultursak, bunun dönüşü yok. Emin miyiz bu konuda?" ​Baybars, HK-33 piyade tüfeğinin sürgüsünü sertçe geri çekip bıraktı... Metalin metale çarpma sesi gecenin sessizliğini bir bıçak gibi yırtmıştı. ​"Benim vatan dışında kaybedecek bir şeyim yok devrem," dedi Baybars. "Eğer o konvoydaki dosya Mustafa Paşa’yı ve bu vatanı bitirecekse, o tetiğe ilk ben basarım." ​Saat 05:20. Şafak vakti, Yüksekova dağlarının arkasından cılız, gri bir ışık sızmaya başladı. Dağlıca yolunun virajlı kısmında, Baybars ve ekibi kayalıkların arasına sızmış, adeta toprağın bir parçası olmuşlardı. ​Uzaklardan, vadinin derinliklerinden bir motor gürültüsü gelmeye başladı. Bir değil, iki değil... Tam üç siyah cip ve aralarında beyaz, kapalı kasa bir kamyonet. Araçların üzerindeki o resmi logolar, sabahın alacakaranlığında bile seçilebiliyordu. ​Salih Yüzbaşı telsizden sadece iki kelime fısıldadı: "Mevzi al." ​Baybars, tüfeğinin dürbününden en öndeki aracı takip etmeye başladı. Kalbi, hiç bu kadar sert atmamıştı. Mustafa Paşa'nın bahsettiği siyah çanta, o araçların birindeydi. Ama araçların kapıları açıldığında, içinden çıkanları gördüğünde Baybars’ın parmağı tetikte donup kaldı. ​Konvoyun durduğu noktada araçlardan inenler sadece takım elbiseli bürokratlar değildi. Aralarında, elleri arkadan bağlı şekilde indirilmiş, üzerinde askeri üniforma olan adamlar vardı. ​Baybars, dürbünü en arkadaki siyah cipe çevirdi. Arka koltuğun kapısı açıldı ve içinden tanıdık bir silüet indi: Serhat. Serhat, elinde o meşhur siyah çantayı tutuyordu. Ama diğer elinde bir telefon vardı ve hoparlörden gelen ses, pusudaki herkesin kanını donduracak kadar netti. İçişleri Bakanı, telsiz frekansına sızmış gibi doğrudan onların duyabileceği o frekanstan konuşuyordu: ​"Baybars Uzmanım... Salih Yüzbaşı... Orada olduğunuzu biliyorum. Mustafa Paşa sizi bir kurban gibi bu yola sürdü. Eğer şimdi o kayalıklardan inip teslim olmazsanız, babanızın Tokat'a varan otobüsü asla terminale giremeyecek. Kararınızı verin; vatan mı, kan mı?" Yüzbaşı’nın elindeki telsizden Mustafa Paşa’nın sesi duyuldu: "Ateş serbest! Kimseyi sağ bırakmayın!" ​Baybars parmağını tetik korkuluğuna yerleştirdi. Bir yanda babasının hayatı, diğer yanda Mustafa Paşa’nın bahsettiği o vatanın namusu. Dağlıca yolu üzerindeki kayalıklarda nefesler tutulmuştu. Bakan’ın telsizden gelen o buz gibi sesi, Baybars’ın beyninde zonkluyordu: "Babanızın otobüsü asla terminale giremeyecek..." Salih Yüzbaşı, Baybars’ın gözlerindeki o anlık tereddüdü gördü. Tam o sırada, tepenin en hakim noktasından, bir kayanın gölgesi kadar hareketsiz duran Esat’ın fısıltısı telsizde duyuldu. Esat, elindeki keskin nişancı tüfeğinin dürbünüyle Serhat’ın tam alnına kilitlenmişti. "Pars-1, Pars-33. Hedef tam merkezde. Parmağım tetikte, emir bekliyorum." Hemen yan taraftaki bir oyukta, Bixi’nin başına çökmüş olan Mahmut ve Ömür, eski personel olmanın verdiği o sakinlikle bekliyorlardı. Mahmut, Bixi’nin mayonunu düzeltti; Ömür ise çevreyi kolaçan ediyordu. "Baybars, toprağım," dedi Mahmut fısıltıyla. "Biz buradayız. Kimse o otobüse dokunamaz. Sen işine odaklan." Salih Yüzbaşı, Mustafa Paşa’nın "Ateş serbest!" emrini bir kez daha zihninden geçirdi. "Baybars," dedi Salih Yüzbaşı. "Bakan blöf yapıyor. Eğer o çantayı alamazsak, hepimiz şerefimizden oluruz. Karar senin!" Baybars, dürbünden Serhat’ın o ukala suratına baktı. O gün evden kovulurken ölmüştü Baybars, şimdi vatan için yeniden doğacaktı. "Kendi yolumu çiziyorum baba," dedi sessizce ve tetiği ezdi. GÜM! Baybars’ın tüfeğinden çıkan ilk mermi, Serhat’ın elindeki telsizi parçalayıp geçti. Bu, büyük kıyametin ilk notasıydı. Hemen ardından Esat’ın keskin nişancı atışı yankılandı. Serhat’ın yanındaki korumalardan biri yere serilirken, Mahmut ve Ömür Bixi’yi konuşturmaya başladı. Ağır makinelinin sesi vadide yankılanırken, konvoydaki araçlar çapraz ateşe alındı. Serhat, mermilerin arasından can havliyle kendini siyah cipe atmaya çalışırken elindeki siyah çantayı düşürdü. Çanta, asfaltın ortasında, mermilerin havada uçuştuğu o "ölüm bölgesinde" kalmıştı. "Çanta!" diye bağırdı Ferit Astsubay. "Çantayı almamız lazım!" Baybars, mevziden fırlamak için hamle yaptı ama tam o sırada beyaz kamyonetin içinden çıkanlar onu bir kez daha şoka uğrattı. Kamyonetin kapısı açıldı ve içinden ellerinde kaleşnikoflarla sivil giyimli, ama askeri taktikle hareket eden adamlar döküldü. Bunlar terörist değildi; bunlar Bakan’ın "Özel Ekibi"ydi. Baybars, çantaya doğru sürünerek ilerlerken tepede bir helikopter sesi duyuldu. Gelen Mustafa Paşa’nın helikopteri miydi, yoksa Bakan’ın desteği mi? O an telsizde yabancı bir frekans cızırdadı ve Esat bağırdı: "Komutanım! Gelen dost değil! Hedef gözetmeksizin burayı vuracaklar! Herkes saklansın!" Baybars elini çantaya uzattığı an, gökyüzünden gelen o füzeye kilitlendi. Bir yanda elleriyle tuttuğu o "devletin kara kutusu", diğer yanda tepesine inen ateşten bir ölüm. Tepeden dalışa geçen Kobra helikopterinin pal sesleri vadideki çatışma gürültüsünü bastırdı. Esat’ın "Saklanın!" çığlığıyla birlikte kayalar sarsılmaya başladı. Baybars, asfaltın üzerinde sürünerek siyah çantanın kulpunu kavradı. Tam o anda helikopterin burnundaki 20 mm’lik top, asfaltı bir tarla gibi sürmeye başladı. "Kaç Baybars! Geri bas!" diye kükredi Mahmut. Mahmut ve Ömür, Bixi’yi havaya, Kobra’ya doğru dikmişlerdi. Onlar helikopterin optiklerini baskılamak için mermi kusuyordu. Bixi’nin namlusundan çıkan alev yalamaları, sabahın alacakaranlığını yırtıyordu. Baybars, çantayı göğsüne bastırıp kendini yol kenarındaki şarampole attı. Serhat’ın özel ekibi, helikopterin yarattığı kaosu fırsat bilerek çapraz ateşe başlamıştı. Ferit Astsubay, el bombasını pimi çekilmiş halde bekletiyordu. "Komutanım!" dedi Baybars telsizden, nefes nefese. "Çanta bende! Ama bu helikopter bizi burada un ufak edecek." Salih Yüzbaşı, kayalıkların arasından bir yandan ateş edip bir yandan koordinat veriyordu. "Kendi başımızayız aslanım! Esat, helikopterin pilotunu görebiliyor musun?" Esat, dürbününe kilitlendi. Ter damlası gözüne giriyordu ama kırpmadı. "Mesafe çok, açı dar komutanım... Ama deneyeceğim." Tam o sırada, konvoyun en arkasındaki cipin içinden bir roketatar (RPG-7) namlusu uzandı. Serhat’ın adamları sadece Baybarsları değil, çantayı yok etmek için her şeyi göze almıştı. "Roket!" diye bağırdı Ömür. Mahmut, Bixi’nin namlusunu cipin camına çevirdi ama geç kalmıştı. Roket mermisi, Baybars’ın hemen beş metre uzağındaki kayaya çarparak patladı. Baybars, patlamanın basıncıyla savruldu; kulakları çınlıyor, dünya etrafında dönüyordu. Çanta elinden bir metre uzağa fırladı. Dumanların arasından Serhat belirdi. Üzerindeki takım elbise yırtılmış, yüzü kan içindeydi. Elindeki tabancayı Baybars’a doğrulttu. "O çanta senin sonun olacak demiştim Uzman," dedi hırıltıyla. Serhat tetiğe basmak üzereyken, uzaktan tek bir el silah sesi duyuldu. Ama bu ne Baybars’ın tüfeğiydi ne de Esat’ın keskin nişancısı. Serhat’ın omzu geriye fırladı, elindeki tabanca düştü. Baybars başını kaldırdığında, tepedeki kayalıkların üzerinde Mustafa Paşa’yı gördü. Ama Paşa yalnız değildi. Yanında, üzerinde hiçbir resmi amblem olmayan, simsiyah giyimli bir tim vardı. Paşa aşağıya doğru bağırdı: "Salih! Çantayı al ve Baybars'ı oradan çıkar! Burası artık devletin değil, derinliğin savaşı!" Kobra helikopteri ikinci dalış için dönerken, Paşa'nın yanındaki o siyah timden biri, omuz üstü Stinger füzesini helikoptere kilitledi.
Free reading for new users
Scan code to download app
Facebookexpand_more
  • author-avatar
    Writer
  • chap_listContents
  • likeADD