İki gün sonra (Ankara AŞTİ):
Baybars, otogardaki kalabalığın içinde, bir sütunun arkasına gizlenmiş şekilde bekliyordu. Babası ve Oğuz'un yanında, Yüksekova'dan devresi Nusret vardı. Yıllık izninde, memleketi Ankara'daydı. Baybars'ın bir telefonuyla olayın içine daldı. Sadakatiyle bilinen dostu Nusret.
Baybars, babasıyla yüz yüze gelmeye henüz hazır değildi. O tokat hala yanağında, o hakaretler hala kulaklarındaydı.
Yıl 2013: Tokat’ın bir köyünde...
Zihni, o meşum güne savruldu. 2013 yılının sonbaharı... Baybars, babasının önünde, elinde tuttuğu birkaç evrakla duruyordu. Kendi yolunu çizmek, belki de babasının o bitmek bilmeyen beklentilerinden kurtulmak için bir adım atmıştı.
"Baba," demişti Baybars, sesi titreyerek. "Bu zamana kadar ne dediysen onu yaptım. Sen 'oku' dedin okudum, 'tarlaya gir' dedin girdim. Ama bir gün olsun 'aferin' demedin. Hep bir kusur, hep bir eksik... Bu saatten sonra seni memnun etmeye uğraşamam. Ben kendi yoluma gidiyorum."
Babası, Baybars’ın gözlerinin içine nefretle bakıp o meşhur tokadı patlatmıştı. Baybars’ın başı yana düşerken, babasının sesi kulaklarını tırmalamıştı:
"Sen mi kendi yoluna gideceksin? Senden bir baltaya sap olmaz! Sen adam falan olamazsın! Saygısız, şerefsiz... Defol git bu evden! Bir daha da adını anarsam dilim kurusun!"
Baybars o gün o kapıdan çıkmış ve üç sene boyunca bir daha o toprağa ayak basmamıştı.
Yıl 2016: Ankara AŞTİ - Peron 4
Baybars, otobüs ayrılmadan, uzaktan babasının binişini izledi. Yaşlı adam, Oğuz’un desteğiyle basamağı tırmanırken bir an duraksayıp etrafına bakındı. Sanki birini, belki de o "adam olmaz" dediği oğlunu arıyordu.
Baybars, sütunun arkasına iyice sindi. Kan çekiyordu, canı yanıyordu ama o kapı bir kere kapanmıştı.
Otobüs, egzoz dumanını arkasında bırakarak perondan ayrıldı. Nusret, Baybars’ın yanına dönüp elini omzuna koydu.
"Yolcu ettim kanka," dedi Nusret, sesi huzur vericiydi. "Oğuz’a da sıkı sıkı tembihledim. Tokat’a varınca ilk beni arayacaklar. Baban bir ara 'Baybars nerede?' diyecek oldu ama sustu."
Baybars derin bir nefes aldı. İçindeki o büyük yükün yarısı Ankara'da kalmıştı. "Sağ ol Nusret. Sen olmasan bu işi sessiz sedasız çözemezdim. Şimdi asıl meseleye dönmeliyim."
Baybars ve Nusret otogardan çıkıp eski model bir araca bindiklerinde, Baybars’ın telefonu titredi. Arayan Salih Yüzbaşı idi.
"Baybars, baban güvende mi?"
"Güvende komutanım. Yola çıktılar."
"Güzel. Çünkü Esendere hattından kötü haberler geliyor. Serhat’ın blöf yaptığımızı anladığı söyleniyor. Bakan, Yüksekova’daki tüm birimleri alarma geçirmiş. Derhal Yüksekova’ya, birliğe dönmen lazım."
Baybars, dikiz aynasından arkada kalan Ankara Otogarı’na baktı. Ailesini kurtarmıştı ama vatanı için en uzun gece başlamak üzereydi.
"Hazırım komutanım," dedi Baybars.
Baybars, Ankara garındaki vedanın ardından hiç vakit kaybetmeden Yüksekova’ya, Komando Bölüğü’ne döndü. Birliğin kapısından içeri girdiğinde havada alışılmadık bir ağırlık vardı. Koğuşa geçip üzerindeki sivil kıyafetlerden kurtuldu, pijamalarını giydi. Yatağa yatarken elleri titriyordu ama yorgunluktan değil, yaşanacakları sezdiği için.
Cebinden telefonunu çıkarıp gizlice Zehra’yı aradı.
"Zehra, benim... Babamı yolcu ettim, durumu iyi. Şu an güvende."
Zehra’nın sesi titreyerek geldi: "Çok şükür Baybars... Seni çok merak ettim."
"Asıl sen nasılsın?" dedi Baybars, sesi alçalarak. "Abin olacak o adam sana bir şey yaptı mı? Zarar vermedi değil mi?"
"Bana bir şey yapmadı ama çok sessiz Baybars. Bakan’la sürekli irtibatta. Bir şeyler çeviriyorlar, dikkatli ol."
Baybars derin bir iç çekti. "Merak etme, buradayım. Şimdi kapatmam gerekiyor Zehra. Biraz dinleneceğim, sabah zorlu olacak gibi görünüyor. Kendine mukayyet ol."
Telefonu kapatıp ranzasına uzandı ama gözüne uyku girmedi.
Ertesi gün güneş henüz Yüksekova dağlarının arkasından tam doğmamıştı ki, Hakkari Jandarma Alay Komutanı Mustafa Paşa’yı taşıyan helikopterin sesi vadide yankılandı. İçişleri Bakanı’nın bizzat talimatıyla, Komando Bölüğü’nü hedef alarak yola çıkmıştı.
Helikopter piste iner inmez pervanelerin tozu dumanı arasında heybetiyle Mustafa Paşa dışarı fırladı. Yüzü asfalttan daha sertti. Bölük anında içtima alanında toplandı. Paşa, personelin önünde bir o yana bir bu yana yürürken her adımı sanki yeri sarsıyordu.
"Siz ne halt ediyorsunuz!" diye kükredi Mustafa Paşa. Sesi dağlarda yankılandı. "15 Temmuz’dan beri memleketin hali ortada, herkes diken üstünde! Siz burada kendi başınıza iş mi çeviriyorsunuz? Fetöcüler gibi ihraç mı olmak istiyorsunuz? Vatan haini damgası mı yemek niyetiniz?"
Baybars, Salih Yüzbaşı ve Ferit en ön saftaydı. Paşa, tam karşılarında durup gözlerinin içine baktı. Mustafa Paşa, İçişleri Bakanı’nın emrinde olmaktan nefret eden, "Eski TSK" disipliniyle yetişmiş, siyasetin kışlaya girmesine tahammülü olmayan bir adamdı ama şu an rolünü oynamak zorundaydı.
"Bu işin sonunu ben getireceğim!" dedi Paşa, dişlerini sıkarak. Sonra bakışlarını Salih Yüzbaşı’na dikti: "Salih Yüzbaşı, beni takip et!"
Mustafa Paşa önde, Salih Yüzbaşı arkada karargah binasına girdiler. Paşa’nın odasının kapısı sertçe kapandı. Dışarıda nöbetçiler bile nefes almayı kesti.
İçeride Mustafa Paşa masasına oturmadı. Pencereden dışarı, sınıra doğru baktı. Az önceki o kükreyen adam gitmiş, yerine çok daha derin düşünen bir stratejist gelmişti.
"Salih..." dedi Paşa, sesi bu sefer fısıltı gibi ama çok daha tehlikeliydi. "Bakan beni arayıp 'O çocukları bitir' dediğinde ne cevap verdim biliyor musun? 'Gereği yapılacak' dedim. Ama hangi 'gereği' olduğunu o bilmiyor."
Salih Yüzbaşı sessizce bekledi.
Mustafa Paşa, masanın üzerindeki o kalın dosyayı parmaklarıyla adeta bir infaz kararını imzalar gibi yavaşça itti. "Bakan’ın emri net Salih," dedi sesi buz gibi bir tonda. "Baybars’ı ve bu işe bulaşan herkesi 'FETÖ iltisaklı' diyerek paketleyip Ankara’ya göndermemi istiyor. Yani sizi kendi elimle kurda teslim etmemi bekliyor." Paşa, pencereden dışarıdaki içtima alanına, en ön safta dimdik duran Baybars’a baktı. "Ama unuttukları bir şey var; ben bu üniformayı siyasi ikballer için değil, bu toprakların namusu için giydim."
Mustafa Paşa dosyayı göstererek, "Bu dosya, Bakan'ın Esendere hattında Serhat üzerinden çevirdiği o 'Kuzey' operasyonunun asıl yüzü. Eğer bu kapıdan çıktığımızda planladığımızı yapamazsak, sadece rütbelerimizi değil, bu vatanın bir parçasını da kaybedeceğiz."
Salih Yüzbaşı dosyanın kapağına elini koydu. "Emriniz nedir komutanım?"
Mustafa Paşa, Salih'in gözlerine bakarak o can alıcı soruyu sordu:
"Baybars... O uzman çavuş... Gerçekten güvenilir mi Salih? Çünkü bu gece yapacağımız şeyin geri dönüşü yok.
Paşa kapıya yöneldi ve elini kulpa koyup duraksadı:
Yanına alacağın sağlam kişileri seç. Ya hepimiz kahraman olacağız ya da tarihin tozlu sayfalarında vatan haini olarak gömüleceğiz."
Yüksekova’nın puslu dağlarında şafak sökmeden hemen önce, karargahın koridorlarında yankılanan her adım aslında tarihin yönünü değiştiriyordu. Mustafa Paşa’nın o kapalı kapılar ardında bıraktığı soru işareti, şimdi Baybars’ın namlusunun ucunda bir kadere dönüşmek üzereydi. Gece sadece uykusuzları değil, feda edilenleri de bağrına basarken; Esendere sınırına doğru yaklaşan o gizemli konvoyun gürültüsü, sessizliği bir bıçak gibi yırtmaya hazırlanıyordu. Yarın güneş doğduğunda ya vatanın namusu kurtulacak ya da bu sadık askerler, kendilerini koruyan devletin en büyük düşmanı ilan edilecekti. Geri dönüşü olmayan o ince çizgi, artık çekilen ilk tetikle çizilecekti.