Oğuz, abisinin bu sert ama korumacı tavrı karşısında iyice küçüldü. "Abi... İki gün önce eve o siyah camlı arabalar geldi. Babama 'Ankara'da bir evrak işiniz var' dediler ama zorla bindirdiler. Annem feryat figan... O adamlardan biri elime bu zarfı verdi. 'Abine götür, eğer vaktinde ulaştırmazsan baban bir daha Tokat’ın suyunu içemez' dedi."
Salih Yüzbaşı ve Ferit Astsubay, kardeşlerin arasındaki bu hesaplaşmayı sessizce ama tetikte bekleyerek izliyorlardı. Ferit, gri aracın bagajını kontrol ederken Salih Yüzbaşı, Baybars’ın yanına gelip zarfı aldı.
"Baybars," dedi Yüzbaşı, "Belli ki Serhat sadece 'Kuzey'i korumakla kalmıyor, seni de bir esir gibi yanlarına çekmek. Babanı almak, bir askeri kalbinden vurmaktır."
Zehra, aracın kapısını açıp yavaşça yanlarına geldi. Oğuz’un halini görünce abisi Serhat’ın ne kadar ileri gidebileceğini bir kez daha anladı ve yüzündeki utanç derinleşti. "Baybars... Özür dilerim. Benim ailem yüzünden senin ailen..."
Baybars, Zehra’nın sözünü kesti. "Senin suçun yok Zehra. Bu, o Ankara’daki hainlerin oyunu."
Baybars zarfı Yüzbaşı’dan aldı. Saati koparıp kenara attı. Zarfın içinden küçük bir hafıza kartı ve bir uçak bileti çıktı. Bilet tek yönlüydü: Yüksekova - Ankara.
Hafıza kartını Ferit’in uzattığı tablete taktılar. Ekranda beliren görüntü, Ankara’da lüks bir ofisin gizli kamera kaydıydı. Masanın başında İçişleri Bakanı oturuyordu, karşısında ise elleri kelepçeli değil ama korkudan titreyen Baybars’ın babası vardı.
Bakan, yaşlı adama bir kağıt imzalatıyordu. Kağıdın başlığı uzaktan bile okunabiliyordu: "Vatana İhanet İtirafnamesi."
Bakan kameraya dönüp sanki Baybars oradaymış gibi konuştu:
"Baybars Uzmanım... Babanın önündeki bu kağıtta, senin ve timinin Esendere'de aslında sınır hattını İranlılara satmak için anlaşma yaptığınızı yazıyor. Eğer baban bunu imzalarsa, kahramanlığınız bir gecede 'vatan hainliğine' döner. Ama imzalamazsa... Babanın son durağı bir devlet hastanesinin morgu olur. Karar senin. Yarın o biletle Ankara’ya gel, düğmeyi ve bildiklerini bana teslim et, babanı alıp Tokat’a dön."
Baybars, tabletin ekranına yumruğunu indirmek istedi ama kendini sıktı. Damarları patlayacak gibiydi.
Oğuz ağlayarak abisinin dizlerine kapandı. "Abi, babamı kurtar... Annem çok perişan, her gün kapıda bekliyor."
Baybars, Salih Yüzbaşı’na döndü. Yüzbaşı’nın yüzünde o eski Ergenekon kumpaslarının yorgunluğu belirdi. "Bunu bana da yaptılar Baybars," dedi Yüzbaşı. "Ailemle sınadılar beni. Eğer Ankara’ya gidersen, o düğmeyi onlara verirsen; babanı kurtarırsın ama binlerce şehidin kanını satmış olursun. Gitmezsen..."
Baybars, Yüksekova’nın karanlık dağlarına baktı. Sonra Zehra’nın elini tuttu, diğer eliyle de kardeşi Oğuz’un omzunu sıktı.
"Gideceğim." dedi Baybars. "Ankara’ya gideceğim ama Bakan'ın istediği gibi değil. Kendi kurallarımla."
Ferit Astsubay sordu: "Var mı planın?"
Baybars, vitesin yanındaki o gümüş düğmeyi çıkarıp havaya kaldırdı.
"Serhat’ın Yüksekova’daki sevkiyat deposunu biliyorum. Yarın sabah Bakan, babamı serbest bırakmazsa; Serhat’ın o 'Kuzey' dediği sevkiyat ağının bütün belgelerini Yüksekova Savcılığı’na, bizzat elden ben teslim edeceğim. Bakan beni durdurur ama Yüksekova’da patlayacak bir yerel mahkeme bombası Ankara’yı sallar."
Salih Yüzbaşı gülümsedi. "İşte bu... Bürokrasinin içinde boğulmak yerine, ateşi çıktığı yerde harlayacağız. Serhat, operasyonunun deşifre olmasından, Bakan’ın onu tek kalemde silmesinden korkar."
Baybars, aracı Esendere sınırındaki o ıssız depolara doğru sürdü. Tam o sırada Salih Yüzbaşı’nın telefonu titredi. Arayan şahsi bir numaraydı ama ses tanıdıktı.
"Salih..." dedi ses. Yarın sabah o gümüş düğmeyle Esendere'deki 'üçüncü hangara' gelin. Sadece sen ve Baybars. Tek bir telsiz sinyali duyarsam, babasını Tokat’a tabutla gönderirim."
Baybars direksiyonu o tarafa kırdı. "Esendere ha... Kendi çöplüğünde bitirmek istiyor bizi."
Ferit Astsubay, arka koltuktan şarjörünü taktı. "Esendere bizim çöplüğümüz Serhat. Sen sadece orada misafirsin."
Esendere Gümrük Kapısı’nın bir kaç kilometre ötesinde, terk edilmiş eski antrepoların olduğu bölgeye gece yarısı süzüldüler. Gökyüzünde ay, bulutların arkasına saklanmış; sadece sınır kulelerinin uzak ışıkları vuruyordu toprağa. Baybars, sivil aracın farlarını bir kilometre geride kapatmıştı.
Salih Yüzbaşı yan koltukta, Ferit Astsubay ise arkada tetikteydi. Araçtan indiklerinde sadece botların toprağa vuruş sesi duyuluyordu. Baybars, sivil tişörtünün üzerine çelik yeleğini geçirmiş, belindeki beylik tabancasının yanına bir de yedek şarjör sıkıştırmıştı.
"Ferit," dedi Salih Yüzbaşı fısıltıyla. "Sen sol kanattan, su deposunun olduğu yerden sız. Baybars, sen benimle geliyorsun. Hedef 3. Hangar."
Rüzgar sac levhaları döverken, Baybars projektörün kör edici ışığına karşı gözlerini kıstı. Karşısında Serhat, elinde bir tabletle duruyordu. Tabletin ekranında, Ankara’da gri bir odada, elleri bağlı şekilde oturan Baybars’ın babası görünüyordu. Başında ise yüzü maskeli, eli silahlı bir adam bekliyordu.
"Gördüğün gibi Baybars," dedi Serhat, tableti havaya kaldırarak. "Mesafe bin kilometre ama ölüm bir parmak hareketi kadar yakın. Gümüş düğme nerede?"
Baybars, çelik yeleğin cebinden o küçük gümüş düğmeyi çıkardı. Parmaklarının arasında bir mermi çekirdeği gibi tutuyordu. "Burada Serhat. İçindeki veriyi koruyan bir şifreleme koyduk. Eğer ben burada 'onay' vermezsem, düğme içindeki her şeyi imha eder. Babamı serbest bırakmazsan, Bakan’ın o meşhur 'Kuzey' operasyonu bir hiç olur."
Salih Yüzbaşı, hangarın karanlık köşesinde, elindeki telsizle dışarıdaki Ferit’e "Sessiz kal" komutu verdi. Salih Yüzbaşı, bu takasların nasıl döndüğünü en iyi bilen adamdı. "Serhat," dedi Yüzbaşı. "Ankara’daki ekibine söyle, yaşlı adamı bıraksınlar. Baybars düğmeyi ancak o zaman masaya koyar."
Serhat, telsizine bastı. "Kuzey-1, hedefi hazırlayın. Baybars’ın onayını bekliyoruz."
Tabletteki maskeli adam, Baybars’ın babasının ağzındaki bantı söktü. Yaşlı adam, kamerasının içine bakarak zorlukla konuştu: "Oğlum... Yapma... Ben bittim zaten, sen vatana sahip çık..."
Baybars’ın boğazı düğümlendi. Babası onu evden kovmuştu, onu reddetmişti ama o an sadece bir "evlattı". Yine de bir "Uzman Çavuş" disipliniyle duygularını bastırdı.
"Baba, sakin ol," dedi Baybars, sesi çelik gibi sertti. "Serhat, babamı Ankara’daki o evin önündeki güvenli bölgeye, sokağa bırakın. Arkadaşım orada bekliyor. Onu gördüğüm an düğme senin."
Serhat tam itiraz edecekken, hangarın dışından bir lastik gıcırtısı duyuldu. Ferit Astsubay, Serhat’ın dışarıdaki en güvendiği adamını etkisiz hale getirmiş, adamın telefonunu kapıp içeri girmişti.
Ferit, telefonu Serhat’a doğru fırlattı. "Bak bakalım Serhat, Ankara’daki 'güvenli evin' koordinatlarını kim deşifre etmiş?"
Serhat telefona baktığında yüzü kireç gibi oldu. Salih Yüzbaşı, Yüksekova’dan Ankara’daki eski "mağdur" silah arkadaşlarına bir haber uçurmuştu. Ankara’da evin etrafı, Bakan’ın adamlarından önce Salih Yüzbaşı’nın "emekli" dostları tarafından sarılmıştı.
"Oyun bitti Serhat," dedi Salih Yüzbaşı. "Senin adamların tetiği çekerse, o evden kimse sağ çıkamaz. Babayı şimdi bırakıyorsun."
Serhat, köşeye sıkışmış bir kurt gibi etrafına baktı. Elindeki tableti yere fırlatıp kırdı. "Beni bitiremezsiniz! Bakan buna izin vermez!"
O an hangarın içine giren o Özel Kalem Müdürü, Serhat’ın omzuna elini koydu. "Serhat... Bakan Bey 'fişi çek' dedi. Baybars, düğmeyi ver. Baban şu an arkadaşının yanında. Dosya kapandı."
Baybars, elindeki düğmeyi müdürün avucuna bıraktı. Ama müdür tam çıkacakken Baybars kolunu tuttu.
"Bir dakika," dedi Baybars. "Müdür bey, Bakan’a söyle; gümüş düğmenin içindeki kayıtları sildim ama asıl kopyası bende değil. Güvendiğim birisine gönderdim. Eğer başımıza bir iş gelirse, herşey ortaya saçılır."
Baybars yalan söylüyordu ama bu yalan onun ve ailesinin hayat sigortasıydı.