3 Ekim, 2021, Ankara
İnsan kaç defa ölür ya da kaç defa doğar yeniden? Kaç kere zincirlerini kırıp 'ben buradayım' diyebilir? Kendini hapsettiği kafesinden çıkabilmek için saydığı günler ne zaman son bulur? Benimki hala son bulmadı. Hala zincirlerimi kıramadım. Hala etrafıma ördüğüm duvarların esir aldığı bir tutsaktım. Bunu ben yaptım; böyle olmasını kendim istedim. Etrafımda kimlerin kalacağını, kimlerin iyi olup kimlerin kötü olduğuna ben karar verdim.
Masallardaki gibi mutlu sonla bitmiyormuş gerçek hikayeler. Gökten düşen üç elma kor olup kalbime düştü. Biri yüreğimi yaktı, biri hayallerimi kül etti. Birini soğuttum, kalbime gömdüm. Öyle bir yerdeyim ki şimdi, çıkarıp alsalar kalbimi sesim çıkmazdı. Artık kimseyi sevmeyecekti çünkü. Kimseye ölesiye bağlanmayacaktı. İzin vermezdim. Veremezdim. Yeminim vardı artık. Son nefesimi verene kadar kalbim sadece bir isim için atacaktı.
Fatih.
Dizlerimin üzerine çöküp karşımdaki güzelliği izledim. Kar gibi beyazdı. Kar gibi. O gün kar yağsaydı, alevleri söndürmeye yetmez miydi bir avuç kar?
"Artık yağmasın." diye fısıldadım önümde yüzen kuğuya doğru. "Artık kar da yağsa, yağmur da yağsa; benim başıma düşen alev topu olacak."
Gözlerimi kapattım. Buraya yalnız gelmek o kadar acı veriyordu ki bana, eve her döndüğümde elim kalbimde ağlayarak o günü yeniden yaşamama neden oluyordu.
"Ben o alevlerin önünde dururum."
Ayağa kalkmadan başımı arkaya çevirdim. Karşımdaki yüz, içimdeki gizlenmiş özlem duygusunun kapısını araladı. Aralık dudaklarımdan içeri giren soğuk rüzgar içimi buz etti. Yavaşça ayağa kalktım. Oydu, geri dönmüştü. Bunca zaman sonra geri dönmek aklına gelebilmişti öyle mi?
"İhsan?"
Elleri iki yanında, son gördüğümden daha zayıf ama daha dik duruşlu ve çok sevdiği saçları kazınmıştı. Elim farkında olmadan omzuma kadar kendi ellerimle kestiğim saçlarıma gitti. Şule makası elimden almasaydı benim saçlarımın da onunkilerden bir farkı kalmayacaktı.
"Döndüm Aylin. Senin için döndüm."
Özlemim ağır bastı ve bir daha kimse için koşmayacak olan adımlarım onun için can buldu. Benim için açtığı kollarına kendimi bıraktığımda düşmemem için kollarını çoktan bana sarmıştı. Ona sıkıca tutundum.
"Döndün." dedim gözyaşlarımın arasından.
"Döndüm Aylin. Fatih'in emanetine sahip çıkmak için döndüm." Gözlerimi kapatıp ağladım. Onun adını duymak hala güven vericiydi. Tek sığınağım, tek evimdi Fatih benim. Her köşe başı evimdi artık. Çünkü ben nefes aldığım evimi kaybetmiştim.
"Gittin ama." dedim titrek sesimle. Geri dönmesi, gitmiş olduğu gerçeğini değiştirmiyordu. Ondan uzaklaştım. Elleri bu kez hafifçe kollarıma dokundu.
"Çok kötüydüm."
"Kötü müydün?" diye sordum öfkeyle. Ellerinden kurtulup ıslak gözlerimi sildim. "Kötüydün öyle mi? Ben çok mu iyiydim?"
Bakışları gölgelendi. Haklı olduğumu biliyordu. Bu yüzden sustu.
"Sana soruyorum!" Ellerimi göğsüne götürüp onu sertçe ittim. "Ben acıyla kavrulurken sen neredeydin? Sana sarılamadım bile. Omzunda ağlayamadım."
Hüzünle baktı yüzüme. Ama bir şey değiştirmedi. Çünkü ona çok kırgındım.
"Haklısın. Ama geri dönemedim. Adımlarım geri geri gitti hep." Bana doğru bir adım attığında elimi aramıza koyarak ona engel oldum.
"Ben çok bekledim İhsan. O gece, benim hayatımın en uzun gecesiydi. Hala bitmedi." Elimi kaldırıp kalbimin üzerine koydum. Atmıyordu sanki. Fatih'in kalbiyle birlikte durmuştu. "Sol yanım o kadar ağrıdı ki, sana o kadar ulaşmaya çalıştım ki İhsan."
"Biliyorum Aylin. Çok üzgünüm." Bakışlarını utangaç bir şekilde önüne çevirdi. Burnum sızladı. Sanki son ağlayışım daha bu sabah değilmiş gibi gözlerim doldu.
"Nereden biliyorsun? Yanımda mıydın?" Tırnağımı avucuma batırdım. Kendime zarar verme gibi bir niyetim yoktu ama kendimi bıraksam yere serilirdim. "Bir korkak gibi kaçıp gittin. Tek başıma sardım yaralarımı. Tek başıma devam ettim hayatıma." Gözyaşım yanağımı ıslattı. Kurumasına vakit tanımadan yenisini bıraktım. "Yeniden öğrendim nefes almayı."
"Benim için kolay mıydı?" Tekrar bana bakıyordu şimdi. Kendini savunacaktı belli ki. "Kardeşimi kaybettim. Ailesine, sana bu söylemek kolay mı olacaktı benim için?"
Elimi başıma götürüp şakağımı ovdum. Her nefes verişimde dudaklarımdan dışarı çıkan buhar içimi ürpertti. Olsun, sıcağı sevmiyordum artık.
"Benim için döndün öyle mi?" Ona sırtımı döndüm. Kuğuyu görünce hüzünlü bir tebessüm oturdu yüzüme. Beni burada bulmasına şaşırmamıştım. Burası Fatih ve benim sığınağımızdı.
Kuğulu Park.
Bizim parkımız.
Hayallerimizin parkı.
"Senin için, Hüma Teyze için döndüm."
Hüma Teyzeyi en son birkaç hafta önce görmüştüm. Fatih'in mezarında karşılaşmıştık. Sımsıkı sarılmıştı bana. Tekrar göstermişti bana kader o gün; Fatih öldü. Artık olmayacak.
"Onu çok özledim." dedim ve cümlem bittiği anda yanıma geldi. Gözümün önünden mavi gözleri gitmiyordu. Gitmesin de. Onu unutursam asla kendimi affetmezdim.
"Ben de." dedi ve sustu. Özlemim gururumu yendi ve başımı ona yasladım.
"Yamaç'ı gördün mü?"
"Hayır. O beni dövmeden önce karşına sağlam çıkmak istedim."
Gülümsedim. Yamaç elinden geldiği kadar yanımda olmuştu, hakkını ödeyemezdim. Gece beni uyandıran kabuslarımdan haberi olmasa da bulduğu her fırsatta beni ziyarete gelen oydu.
"Benim yerime de dövsün." dediğimde beremi başımdan çekip aldı. Kaşlarımı çatıp ona baktığımda gülümsedi.
"Affettin mi beni?"
Beremi elinden alıp başıma geçirdim. "Affetmedim."
"Niye?" Soruyor bir de.
"Tekrar gitmeyeceğini nereden bileyim?"
"Artık gitmek yok. Bundan sonra her zaman yanında olacağım."
Fatih de böyle diyordu. Hiç ummadığım bir anda kaybettim onu. Ben sevdiğim birini daha kaybetmenin acısını yaşamaktan çok korkuyorum. İhsan ve Yamaç benim kardeşim gibiydi. Onları da kaybetmek istemiyordum.
"Söz mü?"
"Söz." dedi hemen. Ellerimi cebime götürüp tekrar kuğulara döndüm.
"Yarın doğumgünüm." Burnumu çektim. "Onsuz ikinci doğumgünüm."
"Geçen yıl kutlamamışsın, haberim var." dedi ve duraksayarak ekledi. "Ondan önceki yıl da."
"Yine kutlamayacağım." diyerek omzumu silktim.
"Aylin, sana herkesin söylediği o cümleleri kurmak istemiyorum."
"Kurma o zaman."
"Hayatına devam etmek zorundasın. İyi olmak zorundasın. Bundan sonra aldığın her nefeste Fatih olsaydı diyip ağlamak yok." Ona bakmayınca kolumdan tutup kendine çevirdi beni. Yüzüne bakmadım. "Bana bak bana." Bakmadım. "Yanındayım artık. Mutlu olman için her şeyi yapacağım."
"Mutlu olmak isteyen kim?" diye diklendim sesimi yükselterek. Tam gözlerinin içine baktım inadına.
"Ben. Fatih de öyle olsun isterdi. Madem çok düşünüyosun onu, kendini de düşüneceksin. Çünkü o en çok seni düşünürdü."
Keşke daha önce gelseydi. Daha çabuk kalkardım ayağa. Ama şimdi, hiçbir şey olmamış gibi doğumgünümü kutlayamazdım.
"Hadi Yamaç'a gidelim." dedim ve bir şey söylemesine izin vermeden uzaklaştım oradan.
"Evde mi bu akşam?" diye seslendi arkamdan.
"Evet. Öğlen konuştuk."
Arabama yürürken kendi arabasını gösterdi. "Beraber gidelim."
"Yamaç başka eve taşındı. Haberin olmaması çok normal." Arabaya binmeden önce ona sert bir bakış attım. "Takip et beni."
İhsan sadece Fatih'in çocukluk arkadaşı değildi. Dostumdu benim. İki buçuk yıldır hala dost olup olmadığımızı sorgulayıp durmuştum çünkü beni sadece dört kez falan aramıştı. Ama şimdi benim için geri döndü. Yani söylediğine göre öyleydi.
Yamaç'ın yeri de ayrıydı bende tabi ama işi gereği çok az bir araya geliyorduk. Yine de ikisi de benim için çok kıymetliydi.
Yamaç'ın kaldığı apartmanın önüne geldiğimizde arabamı park edip indim. İhsan yanıma gelirken düşünceli görünüyordu.
"Ne oldu? Korkuyor musun?" diye sordum alayla. Yamaç'ın ona vereceği tepkiyi zerre düşünmedim. Yüzüne bir tane geçirse eline sağlık bile diyebilirdim.
"Sen yine de ikimizin arasında dur. Bana vurmaya cesaret edemez belki." Sırıttım. Onu çok özlediğimi bir kere daha fark ettim. Girişteki ikinci daireye ilerledim. İhsan hafif sola kaydı. Olur da Yamaç delikten bakacak olursa diye kaçtığına emindim. Ayak sesleri geldiğinde İhsan'a yandan bir bakış attın.
"Çok kötüsün Aylin."
Aynı anda kapı açıldı. Hemen kenara çekilip İhsan'ı Yamaç'ın önüne ittim.
"Kargon var Yamaç."
Yamaç'ın bakışları İhsan ile kesiştiğinde kaşları çatıldı. İhsan bakışlarını kaçırdı. Benimle konuşurken de böyle olmuştu. Ama bu tepkileri tahmin ederek gelmiş olmalıydı Ankara'ya. Yamaç konuşmak için bir istekte bulunmadı bile. Kapıyı açık bırakıp içeri girdi. İhsan hareketsiz kaldı. Onu üzgün görmek istemiyordum ama Yamaç'a karşı onu savunmak gibi bir niyetim yoktu.
"Hadi." dedim ve kolundan tutup içeri girmesini sağladım. Hala onu dövme ihtimali vardı. Belki de içerde İhsan'ın yurt dışına gitmeden önce söylediği son sözleri düşünüp öfkesini biletiyordu.
Keşke iç sesimi sustursaydım. Daha salona girmeden Yamaç koridora daldı ve bilediği yumruğunu İhsan'ın çenesine indirdi. Ellerimi ağzıma götürüp çığlığımı engelledim.
"Gittiği yerden bana ulaşırmış!" diye bağırdı yerde uzanan İhsan'a doğru. Yanına eğilip nasıl olduğuna bakmak istedim ama eliyle 'iyiyim' der gibi bir işaret yapınca geriledim. "Kaç kere ulaştın?" Uzanıp yakalarından tuttu ve ben bu sayede çenesinin durumuna bakma fırsatı buldum. Hafifçe kızarmıştı. "Bencil seni!" diye bağırıp bir yumruk daha indirdi ama bu kez burnuna. İhsan yine sesini çıkarmadı. "Acını bile, acımızı bile paylaşmadın. Bencil!" Tekrar kaldırdı yumruğunu. Hızla elini tuttum ve ona vurmasına engel oldum.
"Tamam Yamaç, yeter. İkimiz için de vurdun işte." Yerde yatan İhsan'a baktım. Burnu kanıyordu. Yamaç'ın daha fazla vurmayacağına emin olup yanına oturup dik oturmasına yardımcı oldum.
"Bırak, iyiyim." dedi asabi bir sesle. Sinirinin kendine olduğunu düşündüm. Öyle düşünmek istedim.
"İyi olmanı isteyen kim?" Yamaç'a dönerek "Yeter!" dedim. İhsan yerden destek alıp ayağa kalkmaya çalıştı. Yardımcı olmak için koluna dokundum ama elimi itti.
"İyiyim." dedi tekrar ve Yamaç'ın az önce söylediklerini hatırlamış olacak ki duraksayıp ekledi. "İyi olduğum için özür dilerim."
"Yine mi gideceksin?" Tekrar üzerine doğru yürümeye yeltendiğinde Yamaç'ın önüne geçtim. "Vururum lan seni! Bir daha gitmeyi aklından geçir, kurşuna dizerim seni."
Bir an evden kovacak sanmıştım. İhsan sırtını duvara yaslayıp ayakta durmaya çalıştı. Başı dönüyor olabilirdi.
"Kalsam vurmayacak mısın?" Burnundan akan kan durmuştu ama çoktan dudaklarına kadar süzülmüştü.
"Yeter ki iste." Elini beline götürdüğünde şaşkınlıkla ona baktım.
"Saçmalama Yamaç."
Silahı belinde yoktu neyse ki. Olsa bile onu vurmaya cesaret edemezdi diye düşünüyordum. Bakışları kısa bir süre yüzümde gezindi. Ona hafifçe gülümseyerek başımı salladım. Hala aynı yerde dikilmiş İhsan'a yaklaştı. İşaret parmağını kaldırıp yüzüne doğru salladığında İhsan'ın gözleri Yamaç'ın eline kaydı.
"Bir daha olursa, affetmem İhsan Ali."
İhsan başını salladığında yanağına bir damla yaş aktı. Yamaç daha fazla dayanamayıp başından tuttu ve ona sarıldı. İhsan bunu bekliyor gibi ona hemen karşılık verdi. Gülümsedim. Uzun zaman sonra içimden gelerek gülümsedim hem de. Bir parçam hala eksik olsa da, bir yarım tamamdı artık.
"Burnuna bakayım bir." dedim ve ecza dolabına gidip elime gelen ilk yardım malzemesini aldım. Geri döndüğümde salona geçip oturduklarını gördüm. Yamaç'ın silahı masanın üzerindeydi. Elimdekileri masaya bırakıp silahı ucundan tutup aldım ve bizden uzak bir yere koydum. Yamaç gözlerini devirdi.
"Vurmayacağım merak etme."
"İkinizin de sağı solu belli olmuyor." İhsan'ın yanına oturdum. Ona yardım edeceğim sırada masada duran peçeteyi aldı; getirmediğim tek malzemeyi. "Temizleyecektim işte."
"Hallettim ben." Burnunu gelişi güzel silerken ona ters ters baktım.
"Neredeydin?"
Yamaç'ın sorusunu gayet yerinde bulup arkama yaslandım. İhsan ikimize de düşünceli bakışlar atıp peçeteyi masaya bıraktı. Bu soruyu soracağımızı düşünmemiş olamazdı.
"Ne düşünüyorsun sorması ayıp?"
"Almanya' daydım. Bir an oraya gidişim geldi aklıma."
Yutkunamadım. O gün aklıma geldiğinde delirecek gibi oluyordum. Kabuslarım yedi ay boyunca sürmüştü. Elimle kolumu kaşıdım.
"Bu konu aklıma geldikçe sinirim hopluyor. Kes."
Yamaç'a hak verdim. Aslında benim daha çok gözyaşım hopluyordu.
"Bundan sonra ayrılmayacağız, değil mi?" diye sorduğumda Yamaç kaşları çatık bir şekilde İhsan'a bakıyordu. Kaçak damgası yemişti artık, kaçarı yoktu.
"Bakmayın öyle. Buradayım dedim ya."
"Sen Hüma Teyzeyle Furkan'a bir uğra, ben elimle onlar diliyle alır ifadeni." dedi acımasızca. İhsan, öğretmeninden azar işiten bir çocuk gibi sessizce cezasının bitmesini bekliyordu.
Konuyu değiştirmek ve onu rahatlatmak için bir konu açmak istedim. Oturup gidişini sürekli yüzüne vuracak değildik. "Evin hala aynı mı yoksa sen de mi taşındın?" diye sordum. Başını iki yana salladı.
"Aklımdan geçti ama hayır taşınmayacağım." Zaten evinden taşınması için bir sebebi yoktu ki. Yamaç taşınmak istediğini hep söylüyordu. Uzun zamandır bu yüzden para biriktirmiş ve sonunda evine almıştı. Ona hayırlı olsuna bile evine geçtikten 2 hafta sonra gelebilmiştim. Hala tam yerleşememişti. Bir gün gün anahtarını bana bırakmasını istedim ve nöbette olduğu bir gün evini baştan aşağı temizlemiştim. İçimden gelerek yapmıştım beni affetsin diye değil.
Yamaç hepimizden büyüktü. Yanlış hatırlamıyorsam 30 yaşındaydı. İhsan'ın okuldan arkadaşıydı, bu sayede tanışmıştık. Sonradan İhsan polis okulunu bırakıp mühendis olmaya karar verse de, Yamaç ile olan bağımız hiç kopmamıştı.
"Bence de sen bir süre masraf yapma. Malum artık bir işin de yok."
Haklıydı. Babam onu gittiğini öğrendiği gün kovmuştu. Bir uçak şirketi olarak mühendise ihtiyacımız vardı. Kendimi de içine katıyordum ama yalnızca bir iki aydır uğramaya başlamıştım şirkete. Babam daha önce dönmemi istese de, tamamen toparlanana kadar kendime süre tanımıştım.
"Yarın Zeynel Bey ile konuşacağım." dediğinde öne doğru eğilip yüzüne baktım.
"Tekrar mühandisimiz mi olmak istiyorsun?"
"Evet, neden olmasın?"
Bunu ben de isterdim en azından şirkette sürekli görüşebilirdik.
"Şansını dene tabi."
Eliyle kısacık kestiği saçlarını karıştırdı. Uzun halleri geldi aklıma. Elimle karıştırırdım sürekli. Bazı şeylerin değiştiği ne kadar da belliydi.
"Asistanımla birlikte geldim." dediğinde kaşlarımı sorgulayıcı bir şekilde kaldırdım.
"Sakın bana evlendim deme." diyen Yamaç'a baktım. Beni şaşırtan da bu ihtimaldi. İhsan sessiz kaldığında Yamaç etrafına bakındı. "Silahım nerede?"
"Bir dakika ya! Gerçekten evlendin mi?" diye sordum hayal kırıklığıyla. Sırıtmaya başladı. Koluna dirsek attım. "Konuşsana."
"Evlenmedim merak etmeyin. Asistanım erkek."
'Aptal' diye geçirdim içimden ama söylemedim. Hala aynıydı, değişen bir şey yoktu. Belki biraz daha ciddiydi o kadar.
"Yarın birlikte gidelim mi?" diye teklif sundum. Yamaç o sırada kolundaki saate baktı. Saatten haberim yoktu.
"Olur." Omzunu silkti. Teklifimden hoşnut olmamıştı demek, çok da umurumdaydı.
"Onu bunu bırakın da, yarın gelmemiz gereken bir davet var mı?"
Yamaç'a kısa bir "Yok." yanıtı verdim. İhsan bana ters bir bakış attı. 'Ne var' der gibi kaşlarımı kaldırıp indirdim. Bana cevap vermek yerine Yamaç'a döndü ve beni resmen şikayet etti.
"Şuna bir şey söyler misin? Daha nereye kadar böyle gidecek?"
"Şu anda son istediğim şey bir doğumgünü partisi. 27 yaşına girerken arkadaş ve akrabalarımla paylaşmak istediğim bir şeyim yok." Umarım beni anlamıştı artık.
"Kız istemiyorum diyor. Sen neden uzatıyorsun?" diyen Yamaç'a sarılmak istedim. İhsan gözlerini devirdi ve ellerini' 'pes ediyorum' der gibi havaya kaldırdı.
"Ben kalkayım artık. Eşyalarım havaalanında hala."
Bizden bir karşılık gelmeyince ayaklandı. Aslında şu an eve gidip gitmemeyi düşünüyordum. Yarın sabah annem ve babamın doğumgünümle ilgili ısrarcı tavırlarını görmek istemiyordum. Bu yüzden İhsan'ın arkasından ben de kalktım.
"Sende mi gidiyorsun?"
Yamaç'a başımı sallayarak karşılık verdim. "Yeşim'e gideceğim. Onda kalırım."
Yeşim benim en iyi arkadaşımdı. Yani kız arkadaşlarım içinde bana en yakın olandı.
"Öyle olsun. Haberleşiriz." İhsan'a dik dik bakmayı ihmal etmedi. "İkinizle de."
Bizi geçirmedi. İhsan ile birlikte evden ayrılıp ağır adımlarla apartmandan çıktık. Soğuk hava vakit kaybetmeden vücuduma yayıldı. Başımı çevirip ona baktım. Dalgın görünüyordu.
"Döndüğün için mutlu değil misin?" diye sorduğumda yürümeyi keserek bana döndü.
"Yarın doğumgününü kutlayacak mısın?" diye sorduğunda 'yine mi' diyecek gibi oldum.
"Neden takıldın ki bu kadar? Kutlamak istemiyorum dedim sana."
Ellerini ceketinin ceplerine götürüp omzunu silkti. "Hediyeni vermek için uygun bir ortam diye düşündüm."
"Gerek yok. Yani kutlamaya. Aslında hediyeye de gerek yok."
Kırık bir tebessüm oturdu yüzüne. Bir elini çıkarıp dostça omzumu okşadı. "Lütfen, buna ihtiyacın olduğunu yarın göreceksin." Ağzımı araladığım anda elini çekti ve hızlı bir "İyi geceler." dedikten sonra arabasına ilerledi. Bilerek yapıyordu. Merak edeceğimi bildiği içindi bu gizemli konuşmaları. Yine de kararım kesindi. Doğumgünü kutlaması olmayacaktı.
Düşünmeyi bırakıp arabama bindim. Umarım Yeşim hala ayaktaydı. Evine doğru giderken aklımı kurcalayan cümle her yerdeydi şimdi. Nasıl bir hediye almış olabilirdi de ona ihtiyacım vardı ki?
Yeşim'in evine geldiğimde bile hala aklımda hediyenin ne olduğu ile ilgili cevaplar arıyordum. Eğer öylesine kurduğu bir cümleyse bu, doğumgünü kutlamasını görecekti. Arabadan inmeden önce telefonuma gelen mesaja baktım.
Gittin mi Yeşim'e?
Gözlerimi devirdim ve İhsan'a cevap yazdım.
Şimdi geldim.
Arabadan indiğim sırada bahçe kapısı açıldı. Neyse ki uyumamıştı. Yeşim beni gördüğünde sanki gelmemi bekliyormuş gibi heyecanlandı.
"Haber verseydin ya!"
"Neden?" Onu bu soğukta daha fazla bekletmemek için adımlarımı hızlandırdım. Omuzlarına attığı pek de kalın olmayan şalına sarılıp ısınmaya çalışıyordu. "Hazırlık mı yapacaktın?"
"Neden olmasın?" derken kollarını bana doladı. Yeşim benim aksime ailesinin yanında yaşamıyordu. İşini eline aldıktan sonra babasının da yardımıyla ayrı bir eve çıkmıştı. Ayaklarının üzerinde durmayı sevse de, ailemin parasını istemiyorum diyenlerden değildi. "Hadi geç bakalım."
Evin yalnızca salonunun ışığı açıktı. "Film mi izliyordun?"
"Atölyedeydim. Kahve almaya çıkmıştım." Eve girdiğimizde dışarıdan çok da sıcak olmayan bir ortam karşıladı beni.
"Ev çok soğuk."
"Evet tatlım, bugün annemlere giderim diye kombiyi kapatmıştım. Açmayı unuttum. Isınır birazdan." Rafa uzanıp bir bardak da benim için çıkardı. Montumu çıkarmaktan vazgeçip önünü kapattım.
"Resim mi yapıyordun?"
Kahvemi bana uzattı ve kalçasını mutfak tezgahına dayayıp kahvesini yudumladı.
"Üç gündür internette gördüğüm bir anne ve kızın resmini çiziyorum. Bitince göstereceğim." dedi heyecanla. Tebessüm ettim.
"Bir anlamı var mı?"
"Olmaz mı?" İkimiz de avuçlarımızı bardağın etrafına sarıp ısınmaya çalıştık. Gülmemek için kendimi zor tuttum. "Kız yedi yaşında. Kanseri yendiğinde annesiyle olan zafer pozunu gördükten sonra orijinalini aramaya başladım."
"Merak ettim doğrusu." dedim ve kahveye çalan saçlarımı tek elimle ensemde topladım. Aslında ona söylemek istediğim bir şey vardı ama tepkisinden korkuyordum. Tekrar kalbinin kırılması beni de üzerdi.
"Bitirmek üzereyim."
"İhsan döndü." Ağzımdan çıkan isim aramızda kısa süren bir sessizliğe neden oldu. Aralık dudakları konuşmak için aralandı ama bir şey diyemedi. Kahvesini tezgaha bırakıp ellerini göğsünde bağladı.
"Ne zaman?"
"Bugün geldi, yani öyle olduğunu sanıyorum. Eşyaları hala havaalanında olduğuna göre bugün gelmiş olmalı."
İlgisiz gibi görünmeye çalışsa da içini kemiren soruları yavaş yavaş sormaya başladı.
"Neden gelmiş?"
"Artık geri döndüğünü söyledi. Bir daha gitmeyecekmiş." diye yanıtladım onu. Ağzından 'hıh' sesi çıktı. Gitmeyeceğine inanmamıştı sanırım. "Söz verdi. Bir daha gitmeyecek." dedim. Omzunu silkti.
"Bana ne canım, nereye giderse gitsin. Daha önce gitmedi mi?" Haklıydı. Zaten benim bu konuda ihsan'ı savunacak halim yoktu. "Zamansız bir şekilde gitti. Şimdi de beklemediğimiz bir anda geldi. Ne yapmaya çalışıyor bu?"
Vazgeçtim, hiç de ilgisiz görünmüyordu. Gülmek istesem de yapamadım. Çünkü hala İhsan'ın gidişini hatırladıkça içimde küçük bir burukluk oluyordu. Beni hiç aramadan, yanıma uğramadan, Yamaç'a söylediklerini bana söylemeden çekip gitmişti. Keşke Yamaç'ı durdurup ona vurmasını engellemeseydim. Bence bir yumruğu daha hak etmişti.
"Bizi özlemiş sanırım. Yoksa neden gelsin?" dedim.
"Tabi tabi kesin öyledir." Mutfak masasının taburesini çekerek oturdum. İkimiz de kahvelerimizi bırakmıştık.
"Yamaç'a uğradık. Tahmin ettiğin gibi biraz zor bir karşılaşma oldu."
Yeşim gözlerini kısarak bana bakmayı sürdürdü. "Lütfen bana Yamaç'ın ona okkalı bir yumruk savurduğunu söyle."
İşte buna güldüm. İhsan'a olan sinirini sadece gözlerinden değil sözlerinden de anlayabiliyordum.
"Elinden zor aldım." dedim. Bir gölge geçti gözlerinden. Ne anlatmaya çalıştığını gizleyen bir gölge. Ama ben anlamıştım çoktan. İhsan'ı o da özlemişti.
"Ne olacak şimdi? Toplu buluşmalarda onunla karşılaşmak zorunda mıyım?"
"İstersen." Onu hala seviyordu. İki buçuk yıldır ne ben Fatih'e ihanet etmiştim ne de o İhsan'a. Onların durumu farklıydı aslında, ihanet sayılmadı. Aralarında bir şey yoktu çünkü.
"Keşke ona söylemeseydim." Sıkıntıyla ofladı. İhsan Almanya'ya gitmeden bir hafta önce Yeşim ona hislerinden bahsetmişti. Çok emindim birlikte olacaklarına. Ama İhsan aralarındaki mesafeyi açtıkça açtı. "Bir ilişki yaşamasak da, terk etmiş gibi hissediyorum. Düşünsene Aylin, eğer sevgili olsaydık beni bırakıp gidecekti."
Elimi uzatıp kolunu okşadım. "İyi düşün böyle. Daha çok üzülecektin."
"Sen düşünüyor musun?"
Beklemediğim bir soruydu. Elimi çekip bacaklarımın arasına hapsettim. Üşüyordum.
"Onu çok özledim. Ama sanırım haklısınız." Bunu söylemek kalbimi acıtsa da devam ettim konuşmaya. "Hayat devam ediyor. Keşke onunla etseydi ama... Yok işte." Yaşaran gözlerimi montumun koluna sildim. Mavi gözleri, o gözlerle bana bakışı aklıma geldikçe hüzün kaplıyordu içimi. "Yemin ettim ama." Üzüntüyle bana bakan yüzüne çevirdim başımı. "Ondan başkası asla." Yanıma geldi ve sıkıca sarıldı bana. Bu nasıl bir histi? İsim veremiyorum artık. Bir yanım karla kaplı, bir yanım sonbahar. Bana baharı görmek haramdı artık.
"Belki bir gün bozarsın yeminini." dediğinde kaşlarımı çattım ve yüzüne bakabilmek için kendimden uzaklaştırdım.
"Ne demek o? Nasıl dersin bunu?"
"Yanlış anladın." dedi mahcup bir ifadeyle. "Sırf yemin ettin diye değil, kalbin istemiyor diye sevme kimseyi. Onu demek istedim."
"Fatih benim limanımdı, evimdi. Bir başkası asla onun yerine geçemez. İzin vermem."
"Tamam canım özür dilerim."
Elimi boşver der gibi salladım. İçini bildiğim halde öfkelenmemem gerekirdi. "Yarın kutlayacağım doğumgünümü." dediğimde kaşları havalandı.
"Mecbur değilsin."
"Biliyorum. Ama bencil olmak istemiyorum."
"Bu senin hayatın Aylin. Kimseyi ilgilendirmez."
Aslında buna şu an karar vermiştim. İhsan haklıydı. Fatih kendinden önce beni düşünürdü. Bu yüzden kendime eziyet etmemem gerekiyordu.
"Size bunu borçluyum."
Ona da.
Eliyle omzuma dokunup hafifçe sıktı. Gülümsedim. İhsan'ın döndüğünü söylediğimden beri bakışları düşünceli bakıyordu.
"Uykum geldi." dediğinde anlayışla başımı salladım. "Gel hadi, sana pijama vereyim."
Arkasından giderken arka cebimde duran telefonuma mesaj geldi. Artık mesaj ve çağrı ertelemediğim için açıp okudum. İhsan yazmıştı. Anca mı okudu mesajımı?
Orada mı kalacaksın?
Gözlerimi devirdim.
Evet, söylemiştim ya!
"Ev ısındı mı sence?" Elindeki pijamayı alırken "Evet, daha iyi." dedim.
"Sen yine de üşürsen odamdan gelip battaniye al."
"Tamam canım." Yanağımdan öptüğünde gülümsedim. "İyi geceler."
"Sana da."
Odama geçip elimdekileri yatağa bıraktım. İhsan hala yazmamıştı. Aklıma, bahsettiği hediye geldi ve onu beklemeden ben yazdım.
Yarın doğumgünüme davet ediyorum.
Gel.
Hediyemle.
Soğuk olmasına rağmen pencereyi açtım. Üzerimdeki montu çıkarıp yere bıraktım. Şimdi böyle dışarıyı izlerken arkamdan o gelse, her zaman yaptığı gibi önce ensemi öpse, sarılsa sonra. Neler vermezdim ki yaşaması için. Nefes olurdum ona, hiç bırakmazdım elini.
Elimi boynuma götürüp nefes almaya çalıştım. Ne zaman aklıma gelse aldığım nefesten utanıyordum. Ellerimi pervaza koyup başımı dışarı uzattım. Bir yağmur damlası kondu burnumun ucuna. Gülümseyip avucumu dışarı uzattım. O an gülüşümü dolduran bir şey oldu. Tedirginlikle geri çekildim. Biri burayı gözetliyordu. Geri çekildim ama bakışlarım hala dış kapının arkasına sığınmış bedendeydi. Yalnızca kafasına geçirdiği şapkasını görebiliyordum.
Bu adam da kimdi?
***