Polisi ara!
Hareket etmedim. Birkaç saniye daha öyle durduktan sonra arkasını dönüp uzaklaşmaya başladı. Yamaç'ı aramak için telefona uzandım. Ama hemen vazgeçtim. Kalkıp buraya gelirdi. Gece gece Yeşim'i de korkutmak istemiyordum. Pencereyi kapatıp perdeyi çektim. Burası işlek bir yerdi. Her an yoldan bir araba geçebilirdi. Odamı gözetleyen kimdi bilmiyorum ama kötü düşünmek istemiyordum.
Kıyafetlerimi değiştirmeden yatağa girdim ve battaniyeyi boğazıma kadar çektim. Yarım saat karanlık odada gözlerimle keşfe çıktıktan sonra nihayet uyudum.
Sabah uyandığımda hala şapkalı yabancıyı düşünsem de Yeşim'e bir şey belli etmemek için toparlandım. Verdiği pijamayı giymesem de güzelce katlayıp yatağın üzerine bıraktım. Telefonumu alıp odadan çıktım. Parmak uçlarımda merdivenleri inerken telefonum çaldı. Hemen sessize aldım. Yeşim'in bugün boş günüydü. Dinlenmesi için sessiz olmaya özen gösteriyordum.
"Efendim İhsan?" dedim fısıltıyla. Ekranda adını görmeyeli uzun zaman olmuştu.
"Sana da günaydın. Neredesin?"
Bu adamın soruları beni deli ediyordu. Gece burada kaldığımı biliyordu. Saat daha 7'ydi.
"Sence?" Mutfak masasından arabanın anahtarını alıp evden çıktım. Yeşim kesin uyandığında doğumgünümü ilk kutlayan olmak için hazırlık yapardı. Belki de dolapta muzlu bir pasta beni bekliyordu.
"Kahvaltı yapalım mı diyecektim. Oradan da şirkete geçeriz." Sanırım araba kullanıyordu. Arabama binip kulaklığı taktım.
"Olur. Yamaç'ı aradın mı?"
"Aradım. Bir ton laf işittim. İzin gününde uyumak istiyormuş."
Sırıttım. İyi ki ben aramamıştım. "O zaman her zamanki yere geç, geliyorum."
"Aylin?" dedi tam kapatacakken. "Asistanım da benimle. Sorun olur mu?"
Düşünmeden "Hayır." dedim. "Görüşürüz." Neden sorun olsun ki? Eğer babamı ikna edebilirse zaten sık sık görecektim asistanını.
Benden önce gideceğini biliyordum. Arabasının arkasına park edip indim. Hava hala bozuktu. Klasik Ankara ayazı. Montumun önünü kapatıp içerde İhsan'ı aradım. Her zaman ki gibi pencere kenarını seçmişti. Sırtı bana dönük arkadaşını görünce duraksasam da masaya doğru yürüdüm. İhsan'ın bakışları beni bulduğunda konuşmayı kesti ve bana gülümsedi.
"Hoşgeldin Aylin."
Bana sarılmak için ayağa kalktı. Gülümseyip ona sarıldım. Arkadaşının da burada olduğunu hatırlayınca ondan ayrıldım ve başımı aynı şekilde oturan adama çevirdim. Zaten bana bakıyordu. Gülüşüm azalsa da küçük bir tebessüm etmeyi ihmal etmedim.
Sandalyesini yavaşça geriye itti ve ayağa kalktı. Mavi gözlerinde görmekten korktuğum tanıdık bir bakış görür gibi oldum. Kendimden beklenmeyecek bir şey yapıp bakışlarımı daha yukarıya çıkardım; sarı saçlarına.
Neden böyle oldum ki şimdi? Neden bir yabancının yüzünde Fatih'e ait bir iz arıyordum? Bu saçmalığa bir son verip "Merhaba." dedim ve elimi uzatmadan İhsan'ın yanına oturdum. Tepkisi vermeden yerine oturdu. Aslında onun yüzünü görmemek için karşıya geçmeyi de düşündüm ama bu kez de yanında oturacağım için vazgeçtim.
"Omlet söyledim sana."
Başımı salladım. Üçümüz de sessizce yemeklerimizi beklerken masanın örtüsüyle oynadım. En son geldiğimde farklı bir örtü vardı sanki.
"Yeşim nasıl?"
Başımı sağıma çevirip İhsan'a baktım. Ciddi ciddi soruyordu.
"Neden sen sormuyorsun kendisine?"
"Al işte." Arkadaşına bakıp başıyla beni gösterdi. "Ne dedim sana? İlla tersleşecek benimle."
İstemeden de olsa bakışlarım arkadaşına kaydı. En son baktığımda nasıl bakıyorsa hala öyle bakıyordu. Gözlerini hiç ayırmamış olamazdı, değil mi?
"Kendin sor." dedim ve önüme döndüm. Yüzüne bakmasam da hala bana baktığının farkındaydım. Derdi neydi bunun? İhsan ile yalnız kaldığım anda bu rahatsız edici halinden bahsedecektim.
"Afiyet olsun."
Önümüze koyulan kahvaltılıkları o an fark ettim. Sonunda bakışlarını benden çekti ve çayına uzandı. Neden hala yaptığı şeyleri incelediğime bir anlam veremedim.
"Bu arada, sormadın ama söyleyeyim. Arkadaşımın bir adı var." Ekmeğe uzanırken ona yapay bir gülüş gönderdim.
"Elbet vardır."
Çok mu kaba oldu? Çaktırmadan yüzüne baktım. Pek bozulmuşa benzemiyordu. Bu sohbetin üzerine adını söyler sandım ama sessizce kahvaltısına devam etti. Acaba dilsiz miydi?
"Yamaç gelecek mi akşam?"
Omzumu silktim. "Söylemedim daha."
"O son anda ekmeyi sever." dediğinde ona yandan bir bakış attım. Çenesindeki morluk daha belirgindi.
"Bir yumruk daha istiyorsun galiba." dediğimde arkadaşının belli belirsiz güldüğünü duydum. Ama bakmadım. Bu kez gülüşünü incelemekten korktum. Kim olursa olsun hayatımda Yamaç ve İhsan'dan başka erkek arkadaşa yer yoktu.
"Çok fenasın Aylin. Beni onun önüne kargo diye atışını unutmayacağım."
"Abartma istersen."
"Bu benim için eline silahı verip beni vurmasını istemen gibi bir şey."
Çayımı yudumlarken aralık pencereden içeri giren rüzgar içimi titretti. Farkında olmadan mavi gözlerle karşılaştı gözlerim. Bu kez gözlerini ayıran o oldu. Rahatsız olduğumu anlamış mıydı acaba?
"Seni vurmasın diye silahını ortadan kaldıran bendim, hatırlatırım." Başını 'he he" der gibi salladığında kaşlarımı çattım.
Vefasız.
Rüzgar yüzüne çarpmayı aniden kesti. Pencereyi kapatan ele kaydı bakışlarım. Sarı saçları neredeyse İhsan'ın saçlarıyla aynı boydaydı. Herhalde başı üşüdü, diye düşündüm.
Neyse ne!
Kahvaltı bitene kadar kimse konuşmadı. Sırtımı arkama yasladım ve çayımı yudumladım. Göz ucuyla İhsan'a baktım; Aslında daha çok üzerindekilere. Griye çalan bir kot pantolon ve beyaz bir gömlek giymişti. Sandalyesinde ceketini aradım ama yoktu.
"İş görüşmesi için fazla resmisin."
Kısa bir an üzerindekilere baktı ve ağzının kenarıyla güldü. "Zeynel Bey tanıdık. Sorun olmaz diye düşünüyorum."
Kaşlarım şaşkın bir şekilde havalandı. O ise gözlemesini yemeye devam etti. Aynı şaşkın bakışlarla arkadaşına baktım. Onun da İhsan'dan farkı yoktu. Hatta daha fazla dikkat çekiyordu. Kol kısmı ince bir lacivert şeritle çevrelenmiş beyaz bir tişört giymişti.
"En azından lakos yaka." dediğimde ikisinin de gözleri bana çevrildi. Elimle arkadaşını göstererek "O da mı tanıdık?" diye sordum. Konuşurken hala mat mavi gözlere bakıyordum. İhsan cevap verir sanmıştım ama adam -adını hala bilmiyorum- dudaklarını araladığında onun konuşacağını anladım.
"İhsan sorun olmayacağını söyledi."
Örtüyle oynamaya devam ettim bir yandan. Kulağıma ulaşan sesi tuhaf bir şekilde tanıdık geldi. Hayır, Fatih'in sesi değildi. Ama kendimden utanmama yetecek kadar benzetmiştim sesini. Göğsümün daraldığını hissettim. Kalkıp gitmem gerekiyordu. Hemen şimdi!
Sandalyemi itmek için masaya ellerimi koyduğum sırada telefonum çaldı. İşte bu kalkmak için güzel bir sebepti.
"Hemen geliyorum." dedikten sonra telefonumu alıp yanlarından uzaklaştım. Babam arıyordu.
"Efendim baba?"
"Günaydın kızım."
Doğru ya, sabah olmuştu. Yine de karşılık vermeden konuşmasını bekledim.
"Bugün şirkete uğrayacak mısın? Şu uçak projesi hakkında konuşalım diyorum."
"Geleceğim." Omzumun arkasından birkaç metre ötemdeki masaya baktım. İhsan bir şeyler anlatıyor, arkadaşı da dikkatle dinliyordu. Sanki onlara baktığımı hissetmiş gibi başını bu tarafa doğru çevirdiğinde göz göze gelmeden önüme döndüm. Kesinlikle fazla rahatsız edici biriydi. "Hatta yanımda misafirimle geleceğim."
"Kimmiş o?"
"Gelince görürsün." Telefonda söylemek istemedim. İhsan ile imza attıktan kısa bir süre sonra ortadan kaybolmuştu. Sözleşmeyi feshettiği için bir miktar para da ödemişti hatta. Sinirleneceğini düşündüğüm için uzatmadan "Görüşürüz." diyip telefonu kapattım.
Tekrar masaya dönesim yoktu. Bundan sonra asistanıyla olan buluşmalara katılmamak için elimden geleni yapacaktım. Birazdan kalkacak olmamız bana cesaret verdi ve arkama döndüm. İhsan'ın olmadığını fark ettiğimde adımlarımın hızı yavaşlasa da uzaktan laciverte çalan gözleri üzerimde hissedince derin bir nefes aldım ve yerime oturdum.
Gözlerini üzerimden çek!
Pencereden dışarı bakmaya karar verdim. Neyse ki bakışları üzerimde değildi. Sanırım telefonuyla ilgileniyordu. Dudağımın içini kemirdim. Göz ucuyla İhsan'ın masasına baktım. Arabasının anahtarı masadaydı. Lavaboya gitti sanırım.
"Ben hesabı ödeyip geliyorum."
Başımı ona çevirdim. Bana bakmadan konuşmuştu. Cevabımı beklemeden ayağa kalktığında kendime kızdım. Ne zamandan beri yeni tanıştığım insanlara böyle yargısız infaz yapıyordum?
"Bir saniye."
Bir adım atmıştı ki sesimi duyunca duraksadı. Karşılaşmaktan hoşnut olmadığım gözleriyle bana baktı.
"Bir şey mi istiyorsun?"
"Hayır. Şey..."
Ney? Ne diye seslendim ki şimdi? Belki de soğuk tavrım umurunda değildi.
"İhsan nerede diye soracaktım."
Elini buz mavisi pantolonunun cebine götürüp cüzdanını çıkardı. Hesaba ortak olmalı mıydım acaba?
"Buranın sahibine selam vermeye gitti." dedi bana bakmadan. Cüzdanın içinden kart çıkardı ve siyah cüzdanını masada bırakıp uzaklaştı. Neden cüzdanıyla gitmediyse.
İhsan'ın yanına gitmeyi düşündüm ama arkadaşına ayıp olacağını sanarak vazgeçtim. Bunun yerine ayağa kalkıp toparlandım. İhsan'ın anahtarını montumun cebine koydum ve dışarı çıkmak için arkadaşının dönmesini bekledim. Telefonuma mesaj gelince yavaşça dışarı doğru yürümeye başladım. Tahmin ettiğim gibi Yeşim'di.
Habersiz gitmenin nedeni ne? Uyandırsaydın keşke.
Dışarı çıktığımda temiz havayı soludum ve hızlı bir cevap yazdım.
Uyu istedim.
Ve ekledim.
İhsan'layım.
Söylemese miydim acaba? Yine kendi kendine düşüncelere dalacaktı.
"İçerde bekleseydin keşke. Soğuk dışarısı." Adını hala bilmediğim adamın yanıbaşımda olduğunu görünce telefonumu cebime koyup bir adım uzaklaşarak kafenin kapısına doğru baktım. Uzaklaşmak istediğimi anlamazdı böyle belki.
"Hava almak istedim. İhsan da çıkamadı." diyip önüme döndüm. Neyse ki saçlarım yüzümün sol tarafını gizliyordu. Bana bakıyorsa bile görmüyordum şu an.
"Gelir birazdan."
Bir şey demeden başımı salladım. Sonra ikimiz de sustuk. Susmamız daha iyiydi. Zaten bir yabancıyla ne konuşabilirdim ki?
"Hadi gidelim." İhsan beklettiği için özür bile dilemeden yanımızdan geçip arabasına yürüdü. Gözlerimi devirdim ve yanından hızla geçerken dirseğimle koluna vurdum. Yalnızca ikimizin duyabileceği bir ses tonuyla "Bu ruhsuzu çok aradın mı?" diye sordum ama cevabını beklemeden cebimden çıkardığım anahtarını kucağına bırakıp arabama bindim. İhsan'a baktığımda yarım ağız güldüğünü gördüm. Kaşlarımı çattım ve onu beklemeden sürmeye başladım. Arkadaşına göz ucuyla bile bakmadım.
On beş dakika sonra şirketin otoparkındaydım. Üzerimi değiştirmemiştim bile. İhsan'a laf etmiştim ama benim de pek işe uygun giyindiğim söylenemezdi. Neyse ki şirkette sürekli bir işim yoktu. Arabadan inecekken sol tarafıma hızla park edilen aracı gördüm. İhsan gerçekten sabrımı sınıyordu. Velet diye bağırmamak için kendimi zor tuttum. Kapımı yanındaki asistanından önce açıp dışarı çıktım.
"Bu akşam doğumgünümde seni görmek istemiyorum." dedim ve asansöre doğru yürüdüm. Arkamdan gülüşünü duydum. Dönüp bakmadım.
"Umarım buradan girdiğim gibi çıkarım." dediğinde gülme sırası bendeydi.
"Dün Yamaç'ın elinden seni kurtarmanın pişmanlığını seni babamın eline atarak gidereceğim."
"Beni yalnız bırakacağını söyleme."
"Seni yalnız bırakacağım." dedim net bir sesle ve asansöre binip en arka uca geçtim. Arkamdan arkadaşı girdiğinde bakışlarım yüzüne çıktı. Dudağının kenarı kıvrılmıştı ama İhsan'ın görmesini istemiyor gibiydi.
"Kapıyı tutar mısınız!"
Hakan'ın sesini duyunca önümdekilerin benden önce tutacağını sanıp tepkisiz kaldım ama ikisi de kapıyı tutmamıştı. Şaşkın bakışlarla İhsan'a baktım. Önüne bakıyordu. Hakan'ı duymamış gibiydi.
"Neden tutmadınız kapıyı?"
"Asansörün kapısını neden tutalım Aylin?"
"İnanamıyorum sana."
Asansörün kapısı açılınca önümdeki bedenin çıkmasını bekledim. Ağır adımlarla çıktığında vakit kaybetmeden indim. İhsan ve babam konuşurken kesinlikle yanlarında olmayacaktım.
"Nereye?"
"Arşive. Ne oldu?" diye sorduğumda İhsan eliyle kendini gösterdi.
"Ben ne olacağım?"
"Babamın odası hala aynı. Gidip konuşabilirsin." Omzuna iki kez yavaşça vurdum. "İşe alınırsan toplantıda görüşürüz." Robot gibi yanında dikilen arkadaşına baktım. "İkinizle de." Koridorun sonundaki arşiv odasına yürüdüm. Kapının koluna uzandığım sırada kapı açıldı. Hakan'ın sekreterini görünce içten olmasa da gülümsedim. O da beni gördüğüne pek sevinmemiş olacak ki aynı samimiyetsiz gülüşle karşılık verdi.
"Günaydın Aylin Hanım."
"Günaydın." Aslında adını unutmuştum. Şirkete pek uğramıyordum. Geldiğimdeyse arşivi düzenleyip babamın yeni fikirlerini dinliyordum. Burada bir çalışan sayılmazdım yani.
"Uzun zamandır görmedim sizi. Nasılsınız?" Kırmızı ruju abartılı dursa da ona yakışmıştı. Kırmızı genelde herkese yakışırdı, ben hariç. Zaten ruj kullanmayı sevmezdim.
"İyiyim teşekkür ederim." Nasıl olduğunu sormadan arşivin aralık kapısını geriye ittim ve "Görüşürüz." dedikten sonra içeri girdim. Galiba ben insanlara hissettiğim gibi davranıyordum. Bu kadını tanıyordum ama İhsan'ın arkadaşına biraz fazla soğuk davrandım sanırım.
Montumu çıkarıp krem rengi örme kazağımla kaldım. İçerisi sıcaktı. Masanın üzerindeki kağıtları aldım ve buraya kendim için koydurttuğum sandalyeye oturdum. Bu işi benim yapmama alışmış olacaklar ki bir aylık tüm dökümanlar olduğu gibi duruyordu. Neyse ki şikayetçi değildim.
Eylül başını ararken kapı yavaşça açıldı. Dikkatimi gelen kişiye verdim. Adını hala bilmediğim ruhsuz başını içeri uzattı ve etrafa bakınırken benimle göz göze geldi. Bir şey sormadan konuşmasını bekledim.
"Gelebilir miyim?"
Sesi sabahkinin aksine daha netti. Kahvaltıda biraz konuşmak istemiyor gibi duruyordu. Gerçi hala öyleydi.
"Tabi." dediğimde içeri girip kapıyı aralık bıraktı. En azından düşünceli, diye geçirdim aklımdan. "İhsan nerede?" Sırtını arkasındaki demir dolaba yasladı ve ellerini ceplerine koydu. Karşımda böyle durulmasını hiç sevmezdim. Bu yüzden konuşmanın devamında kağıtlarla ilgilenmeye devam ettim.
"Baban onunla yalnız konuşmak istedi."
Tahmin ettiğim gibi. Yine de içten içe onunla çalışmayı kabul etmesi için dua ediyordum.
"Çıkar birazdan."
"Sorun yok bekliyorum." dediğinde başımı salladım. "Yardım edebilirim."
"Gerek yok, teşekkür ederim."
Ayak sesleri duydum ve göz ucuyla ona baktım. Bana doğru geliyordu. Tekrar işime döndüm.
"Arşiv sorumlusu musun?"
"Gönüllü yapıyorum." Elini masaya koyduğunda başımı kaldırmadan eline baktım. Açık tenliydi. Yüzük parmağını takip eden koyu bir damar koluna doğru çıkıyordu.
Şimdi de ellerini mi benzeteceksin ona! Kendine gel!
"Normalde nerede çalışıyorsun?"
"Bir işim yok."
Kısa bir sessizlik oldu. Susmamız daha iyiydi. Benimle yalnızca sıkıldığı için sohbet etmeye çalıştığını düşündüm. Böyle düşünmek daha iyiydi.
"17 Eylülü koymamışsın."
Başımı kaldırıp gösterdiği yere baktım. Sıraladığım kağıtları inceliyordu. Ayağa kalkıp kağıtları elinden almadan parmağımla ayırdım. Söylediği gibi o gün eksikti.
"Gördüğümü hatırlamıyorum." dedim ve masada kalan kağıtları kontrol etmeye başladım. Kağıtlar hala elindeydi. "Umarım okumuyorsundur."
Güldü. Daha çok burnundan nefes verir gibiydi. Ona yandan bir bakış attım. Sol dudağının üzerindeki küçük beni fark ettim. Neyse ki bu ayrıntı benzetebileceğim bir özellik değildi. Gözleri bana çevrildiğinde hala ona bakıyordum.
"Okumadım." dedi ve kağıtları masaya bıraktı.
"Buraya girmen de yanlış."
"Çıkayım mı?" diye sordu. Omzumu silktim. Kağıdı aramaktan vazgeçip yerime oturdum. Kalanları sıraya koyarken hala ayakta dikiliyordu. "Demek ruhsuzum, öyle mi?"
Gözlerimi yüzüne çıkardım. Sesinin aksine yüzü ciddi değildi. Hatta dudakları hafifçe kıvrılmıştı. İhsan'ın da ağzında bakla ıslanmıyordu maşallah. Söylediğim kelime için pişmanlık duymadım, çünkü tam da öyle biriydi. Arkama yaslandım. İkimiz de birbirimize bakıyorduk.
"Çok sevimli olduğun söylenemez."
"Senin de pek insan sevgisi taşıdığın söylenemez." dediğinde kaşlarımı çattım. Ben sevdiklerime karşı gayet iyi biriydim. Ama aklına yeni tanışmış olduğumuz gelmemişti anlaşılan.
"Nereden vardın bu düşünceye?"
Dudaklarını 'bilmem' der gibi aşağı kıvırdı. Bilmediğin şeyler hakkında yorum yapma o zaman bi zahmet.
"Adımı bile sormadın."
Kaşlarımı kaldırdım. Bunu takmıştı kafasına demek.
"Söylemedin."
"Sormadın." diye diretti.
"Sen de bana sormadın." Bu konuşmayı yaptığıma inanamıyordum. Adını sormamıştım çünkü o an merak etmemiştim.
"Adını biliyorum."
Boş boğaz İhsan'ın, arkadaşının adını bana nasıl söylemediğine şaşırdım. Onun hakkında dediğim kelimeyi bile hemen arkadaşına yetiştirmişti.
"Peki." dedim ve parmaklarımı masaya vurdum. Bakışları elime kaydı. Ardından tekrar yüzüme baktı. "Adın ne?" Gülecek gibi oldu. Kalkıp gitmek istedim ama yapmadım. Benimle uğraştığını düşünmeye başlayacaktım. Madem sohbet etmeye çalışıyordu ayak uydursa daha iyi olurdu.
İki elini de masaya dayayıp yüzünü hafifçe öne eğdi. Kendimi sorguda hissettim. Dudaklarını araladı ve tam gözlerimin içine bakarak adını söyledi. "Eymen. Adım Eymen."
***