Papatya.
Gizli gizli sevdiğim çiçek.
Gördüğüm yerde yanına çöküp kokmadığını bildiğim halde içime çekerdim kokusunu. Ama asla koksun diye koparmazdım. Fatih ile aramızda geçen bu anılar nasıl bir yabancıya ulaşmıştı? İhsan nasıl böyle bir şey yapabilirdi?
Üç gündür Yeşim'deydim. Onu resim çizerken izlemek güzeldi. Üstelik İhsan buraya gelmeye cesaret edemediği için evi iyi bir sığınaktı. Doğumgünümden sonra Eymen'i hiç görmedim. Görmek de istemiyordum. İhsan her gün arayıp buluşmak istediğini söylese de, Yeşim'e yardım ettiğimi söyleyip sıyrılıyordum. Yapacak bir şey yoktu, Eymen'i görmeye hazır değildim. Ona teşekkür etmeye hiç hazır değildim.
"Al bakalım." Dumanı tüten kahveyi elinden alıp avuçlarımın arasına hapsettim. Üzerimde Yeşim'in siyah atleti ve portakallı lacivert pijama altı vardı. Kahveyi beklerken 'Neden portakal' diye düşünüyordum. Muz daha güzel durabilirdi. "Bugün ne yapacağına karar verdin mi?"
"Evet." Kahvemden bir yudum aldım. Kahve kreması koymamasını ben istemiştim ama fazla acı oldu sanırım. "Buradayım." Farklı bir cevap bekliyor olacaktı ki yine mi der gibi baktı. "Misafirliğim seni sıktıysa gidebilirim."
"Saçmalama, misafir değilsin sen." Dirseklerini dizlerine dayadı ve bana doğru eğildi. "Sadece, neyden kaçtığını hala çözmüş değilim."
Mantıklı bir soru sormuştu ama benim mantıklı bir cevabım yoktu. "Kaçmak değil bu." Uygun bir kelime aradım ama bulamadım. Varlığını unutmadığım kolye üst katta, kapalı kutusunda dururken aslında neyden kaçtığım gayet açıktı.
"Sen de söyledin, İhsan ile birlikte almışlar kolyeyi."
"O zaman İhsan verseydi. Daha o sabah tanıdığım bir adam neden bana papatyalı bir kolye veriyor?" diye sordum hiddetle. Sanki sorumun cevabı ondaydı. Bardağı sertçe masaya bıraktım. Zaten çok acıydı.
"Bu sorunun cevabını kendini eve hapsederek bulamazsın Aylin."
Aniden ayağa kalktım ve yağan yağmura aldırmadan koşarak evden çıktım. Yeşim'in arkamdan seslendiğini duydum ama cevap vermedim. Büyük ihtimalle peşimden geliyordu. Evin arkasındaki küçük atölyesinin kapısını sertçe açtım. Kapıyı bıraktığımda kolu duvara çarptı ve gürültülü bir ses çıkardı. Yerini çok iyi bildiğim tuvale doğru yürüdüm. Kitap gibi yan yana dizilmiş tuvallerden beyaz örtüyle kapatılmış olanını aldım ve titreyen elimle yavaşça örtüyü kaldırdım.
"Aylin yapma bunu kendine artık."
Mavi gözlerine hayranlıkla baktım. Elimi beyaz dişlerinin üzerinde gezdirirken resmin üzerine gözyaşım aktı. Dizlerimin üzerine çöküp hıçkırarak ağlamaya başladım. Çekinmeden, elinden oyuncağı alınmış bir çocuk gibi ağlıyordum. Yeşim'in elini omzumda hissettim.
"Canım benim." Onun da sesi hüzünlüydü. En büyük zararı kendime versem de, en yakınımdakilere bile kötülük ediyordum. Muhtemelen bazıları bana deli gözüyle bakıyordu. Haklıydılar.
Atölyenin duvarındaki diyafondan gelen sesi duyunca ağlamayı bırakıp Yeşim'e baktım. O da şaşkın bir şekilde duvara bakıyordu.
"Birini mi bekliyordun?" Gözyaşım hala inatla sol yanağıma akıyordu.
"Hayır, beklemiyordum." Bana destek olup yerden kalkmamı sağladı. "Bakıp geliyorum. Bir yere ayrılma." Koşar adım dışarı çıktı. Göğsüme bastırdığım resme son kez bakıp üzerini tekrar örttüm. Tuvali eski yerine koyarken atölyenin kapısı açıldı. Yağmur yüzünden ıslanan alnımı avucuma sildim ve arkama döndüm.
"Kimmiş?"
İhsan'ı karşımda görünce bakışlarım arkasında dikilen Yeşim'e kaydı. 'Haberim yok' der gibi kaşlarını kaldırıp indirdi. Tekrar İhsan'ın çatık kaşlı yüzüne döndüm.
"Bana ceza mı veriyorsun?" diye sordu ve hızla yanıma gelip bana sarıldı. "Şimdi de sen mi kaçıyorsun?" Eli şefkatle saçımı okşadı. Kollarımı geniş omuzlarına sardım.
"Amacım kaçmak değildi." Burnum tıkalı olduğu için sesim tuhaf çıkmıştı. "Kafa dinlemek istedim."
"Beraber dinleyebilirdik. Yamaç da merak etti." Başımı omzundan ayırıp göz ucuyla kapıya baktım. Yeşim yoktu. İhsan'dan ayrıldım ve hala sinirli duran yüzüne baktım.
"Neden bir yabancıya özelimden bahsettin İhsan?" Sorum karşısında ilk yaptığı bakışlarını kaçırmak oldu. Gözlerini kısarak izlediği şeye baktım. Yeşim'in dün bitirdiği anne ve çocuk resmine bakıyordu. Dudağı belli belirsiz hareket etti. "Korkmana gerek yok. Gülebilirsin." Ondan uzaklaşıp elimle atölyenin içini gösterdim. "Bir yabancının değil burası, Yeşim'in." Ellerini beline götürüp beni izledi. Masada duran fırçayı elime aldım. "Bu Yeşim'in fırçası, o dokundu."
"Aylin kes şunu." Arkasını dönecekken kolundan tutup onu durdurdum.
"Ne oldu? Neden kaçıyorsun? Ben anılarımdan kaçıyorum, sen neyden kaçıyorsun İhsan?" Dudaklarını birbirine bastırıp bir süre yüzüme baktı. Kolunu serbest bıraktım. "Bu odada eminim ki sana ait bir resim de var." Bakışlarını kaçırdı. Gözlerinde yeşeren üzüntüyü görmemi istemiyordu ama çoktan görmüştüm.
"Gelecek misin benimle?"
"Yine kaçıyorsun."
Arkamızdaki masaya avuçlarını sertçe vurduğunda irkildim. Masada duran fırça kutusu titredi. Haklı olduğumu değil, ne hissettiğini duymak istiyordum.
"Kaçmıyorum! Sadece ona kendimi nasıl affettirebileceğimi düşünüyorum."
Hızla yanına gidip koluna dokundum. "Düşünmene gerek yok. Özür dile, onu sevdiğini söyle. Ne bileyim, bir şey yap. O seni affetmeye hazır."
Yeşim yerine fikirlerimi dile getirmiştim ama artık ikisi için iyi bir şey olsun istiyordum. Birbirlerine acı çektiriyorlardı. Yeterince ayrı kaldıklarını düşünüyordum. Yüzünü bana çevirdi.
"Öyle mi söyledi?"
"Hayır, ama onu tanıyorum."
Tamamen bana dönüp masaya yaslandı. Sinirli halinden eser yoktu artık.
"Bilmiyorum Aylin. O, çok iyi biri." dedi karşıya bakarken.
"Sen de öylesin." Tüm kalbimle demiştim bunu. İhsan'ın kocaman bir yüreği vardı. Bunu Yeşim de biliyordu.
"Üzmekten korkuyorum."
"Kendine güvenmiyor musun?" diye sordum. Bir şey söylemeden başını salladı. Asıl sorunu kendisinin de bilmediğini düşündüm. Çünkü o asla sevdiği kadını üzecek bir şey yapmazdı. Yani öyle olacağına inancım tamdı. "Neden böyle düşünüyorsun?"
"Boşver Aylin. Her şeyin zamanı var." Doğrulup karşıma geçti. "Eğer kendime göre doğru zamanı bulduğumda hala aynı yerde olursa, tüm kalbimle onunla olmaya hazırım. Ama şimdi değil."
Öfkelendim. Zaten iki yıl boyunca sessizce onu bekleyen bir kadın için, fazla düşüncesiz konuşuyordu. Arkadaşım olsun veya olmasın, Yeşim bunu hak etmiyordu.
"Bencilsin İhsan."
"Haklısın." dedi geçiştirmek ister gibi. "Gelecek misin?"
"Gelmeyeceğim! Bana cevap ver." Asıl konumuza dönmüştük ve ben bir cevap almadan onu göndermeyecektim. "Neden o adama anlattın?"
"Ne anlattım Aylin?"
"Papatya sevdiğimi."
Aklıma yine kolye ve onu bana verişi geldi. Daha çok sinirlendim. Düşünceli bir şekilde yüzüme baktıktan sonra ellerini arkasında birleştirip yüzünü bana eğdi. Yamaç'ın da İhsan'ın da boylarının uzun olmasından nefret ediyordum.
"Birincisi, ben Eymen'e papatya sevdiğini söylemedim."
"Ya ne dedin?" diye sordum asabi bir sesle.
"Aylin çiçekleri sever dedim. O da nasıl tahmin ettiyse sana öyle bir kolye almış." dediğinde yumruk yaptığım elimle omzuna vurdum. Sırıtmaya başladı.
"Dalga mı geçiyorsun benimle?"
"Ciddiyim." Otuz iki diş sırıttığında bir yumruk da tam ön dişine geçirip dişini sökmek istedim.
"Bu muydu ihtiyacım olan şey? Kolye?"
Aklına yeni gelmiş gibi "Haa!" dedi ve ellerini cebine götürdü ve "Şurada kolyenin seti olacaktı. Küpeleri daha güzel." Omzuna bir yumruk daha attım. Kollarını önünde çaprazlayıp gülmeye devam etti. Bana yalan söylemişti.
"Pisliksin! Bir daha asla güvenmeyeceğim sana. Defol buradan!"
"Gerçekten, ona özelinden bahsetmedim. Üstelik kolyeyi birlikte seçtik." Arkadaşını savunuyordu. Ona hala sinirli olsam da üstelemeden başımı salladım. Kaçabileceğim kadar kaçmıştım.
"İkincisi ne?"
"Ne ikisi?" diye sorduğunda kaşlarımı çattım. "Az önce birincisi demedin mi? İkincisi ne?"
"Doğru ya! Ben onu öylesine söyledim." Eliyle saçlarımı karıştırdı. Elinin üzerine vurdum. "Gelmeyeceğine emin misin?"
"Yarın görüşürüz. Yamaç'a iyi olduğumu söyle."
Onu geçirmeden eve koştum. Yağmur hala yağıyordu. Aralık kapıdan içeri girdiğimde Yeşim'i şöminenin başında otururken gördüm. Yanına gittiğimde başını bana çevirdi.
"Nasılsın?" diye sorduğunda tebessüm edip yanına oturdum.
"Daha iyiyim. Sen nasılsın?"
Omzunu silkti. Battaniyesini kaldırıp altına girmem için bekledi. Kolumu karnına doladım. Karşımızdaki alevler hala canımı yakıyordu. Benim hikayem bitmişti. Elimde artık o alevlerin bıraktığı kömür karası kalem vardı. İyi kötü elbet bir şeyler yazmaya devam edecektim. Eskisi gibi olması, eskisi gibi hissetmem imkansızdı ama iyileşmeye ihtiyacım vardı.
Bu yüzden ertesi gün Yeşim'den ayrıldım ve İhsan'a gittim. Kapısının önünde beklerken içeri girip girmemek konusunda kararsızdım. Sabah, çıkmadan yakalayabilmek ümidiyle Yamaç'a uğramıştım ama çoktan gitmişti. Ben de eve gitmek istemediğim için İhsan'a gitmiştim. Saat daha sekiz olduğu için şirkette olmadığını tahmin ediyordum. Sonunda elimi kaldırdım ve iki yıldır elimi sürmediğim zile bastım. İhsan, Yamaç'ın aksine en üst katta yaşıyordu. İhsan'ın döneceğini bilseydi ona yakın bir yerde tutardı evini. Yani ben öyle düşünüyordum.
Kapı aralanmadan önce kilidi açıldı. Demek evden daha çıkmamıştı. Aralık kapıdan uzanan başı görünce gülüşüm soldu. Şaşkınlıkla, beni izleyen mavi gözlere bakarken arkadan İhsan'ın gelmesini istedim. Ama gelmedi. Eymen kapıyı tamamen açıp içeri girmem için kenara çekildi.
"Hoşgeldin." Sesi uykuluydu. Uyandırmış olduğumu düşünerek özür dilemek istesem de yapmadım.
"Günaydın, İhsan yok mu?"
Başını iki yana salladı. "Erken çıktı."
"Kapı kilitli olunca, içerde sandım." Eymen'in onunla kaldığından bahsetmemişti. Bilseydim kesinlikle o buradayken gelmezdim.
"Yok, o baya erken çıktı." Eliyle içeriyi gösterdi. "Gelmek ister misin?" Kol çantamın içinde duran kutu varlığını hatırlattı. İhsan ile konuşup kapatmıştım bu konuyu, yeniden açmak yersiz olacaktı. Peki ya onunla konuşabileceğim başka bir konu var mıydı?
Yoktu.
O zaman içeri girmem için de bir neden yoktu.
"Şirkete mi gitti?" diye sordum onun sorusunu es geçip.
"Bilmiyorum, şirkete gitseydi beni de çağırırdı." Evet, mantıklıydı. Onsuz neden şirkete gitsin ki? "Beklemek istersen gel. Yeni kahve koydum."
Gri eşofmanının cebine götürdüğü elini takip ettim. Cebinden bir şey çıkaracak sandım ama elini cebine koyduktan sonra bana bakmaya devam etti. Sanırım paranoya olmaya başlamıştım. Onu daha fazla bekletmek istemediğim için başımı sallayarak davetini kabul ettim. Yanından geçerken ona değmemeye çalıştım. Parfümü ile birlikte arkamdan gelirken tereddütlü adımlarla salona vardım.
"Kahve koyup geliyorum." Montumu çıkarırken tekrar başımı salladım. Sessizlik yemini etmiş gibiydim. Onunla karşılaşmayı beklemiyordum. Onunla burada yalnız kalacağımı da.
Ev en son geldiğimde nasılsa öyleydi. Koltuğun yanındaki masanın üzerinde duran fotoğrafa yürüdüm. Yüzümde buruk bir gülümseme belirdi. Dördümüzün birlikte olduğu nadir anlardan biriydi. Elimi fotoğrafın üzerinde özlemle gezdirdim. O gün Fatih kollarını bana nasıl sardıysa, şimdi de sarsın istedim.
"Krema koymadım." Arkama döndüğümde elinde kupayla bana doğru gelen Eymen'i gördüm.
"Önemi yok. Öyle de severim." Elinden kahveyi aldım ve arkamdaki koltuğa oturdum. "Teşekkürler."
"Afiyet olsun."
Bir elimle hardal rengi kazağımın kollarını aşağı çektim. Ev soğuktu. Üstelik karşımdaki, tişörtle duruyordu.
"Verdiğin hediye içindi teşekkür." diye açıkladığımda tebessüm ederek arkasına yaslandı. Sol dudağının üzerindeki beni netleşti.
"Beğendin mi?"
Bakışları v yaka kazağımın açıkta bıraktığı boynuma kaydı. Kahvemi kaldırıp çenemde tuttum. Bu hareketim gülüşünü genişletti. Neresi komikti? Bana kolye aldı diye hemen takacak mıydım yani?
"Güzeldi." dedim sadece.
"Artık değil mi?"
İstemeden güldüm ama sinirle. Bardağı tutan elim kasıldı. Bilerek sinirime dokunuyordu. Artık bilerek yaptığını düşünüyordum.
"Hala güzel. O kadar güzel ki takmaya kıyamadım." dedim alayla. Ama sanırım ciddi olduğumu sanmıştı. Anladığını belirten bir ifadeyle başını salladı. Sessizce, ılıyan kahvemi içtim. Çok acı değildi. Elindeki bardağı masaya bırakıp kalktığında bakışlarım ona kaydı. İhsan'ın odasının olduğu koridora doğru gittiğinde ben de kalkıp masaya bıraktığı bardağına uzandım. Buz gibiydi. Kaşlarımı çatıp bardağı burnuma yaklaştırdım. Kahve kokuyordu, ama sıcak değildi. Diğer elimde hala ısısı belli olan bardağı sıktım. Bu kadar kolay soğuyamazdı değil mi?
"Soğuk kahve."
İrkilerek arkama döndüm. Üzerine kapüşonlu bir hırka giyiyordu. Tabi ya, soğuk kahve. Bir şey demeden mutfağa gittim. Ayak seslerine bakılırsa arkamdan geliyordu.
"Sen de mühendis misin?"
Ona bakmadan "Evet, ama uçak değil." dedim. Bardakları makinaya koymak yerine oyalanmak için elimle yıkamaya başladım. Tezgahın üzerinde duran kirli tabağa baktım. Kırıntılardan tabakta omlet yendiğini anlayabilmiştim. Ama sadece bir tabak vardı.
"İhsan kahvaltı yapmadan mı çıktı?" diyen sordum tabağa uzanırken.
"Yaptı, ben yapmadım." Duraksasam da işime devam ettim. Koca adamdı. Aç olsaydı kendine bir şeyler hazırlayıp yiyebilirdi. "Ben hallederdim."
"Uzun zamandır gelmedim buraya." Bulaşıkları yerleştirip ona döndüm. Kollarını göğsünde bağlamış bana bakıyordu. "Özlemişim ona yardım etmeyi." Gözlerine bakmamaya çalışıyordum. Beni hala geriyor olsa da, ön yargımı bir kenara bırakıp onunla normal bir şekilde konuşma kararı almıştım.
"Anlıyorum." dedi gözlerimin içine bakıp. İnsanlar iletişim kurarken birbirlerinin gözlerine bakardı sonuçta. Bu kadar kasmaya gerek yoktu. "İçeri geçiyorum." Başımı salladım.
"Geliyorum." desem de o mutfaktan çıktıktan sonra hala aynı yerimdeydim. Tezgahın üzerindeki tost makinası gözüme iliştiğinde bir mutfak kapısına baktım bir buzdolabına. Dikilmeyi bırakıp kararımı değiştirmeden buzdolabının kapısını açtım ve aradığımı bulma ümidiyle içine bakındım. Tost peyniri ve sucuğu alıp tezgaha yöneldim. En kötü ben yerdim.
"Aylin?"
İrkilerek arkama baktım. Kimse yoktu. İyi ki yoktu çünkü o buradayken yapamazdım.
"Efendim?" diye karşılık verdim.
"Bir şey oldu sandım."
Kısa bir duraksama yaşasam da işime devam ettim. "İyiyim, geliyorum." Başka bir şey demedi. Dilimlediklerimi tost ekmeklerinin arasına koyduktan sonra tost makinesine koydum. Bir tabak çıkarıp tepsiye koydum. Tekrar kahve içmezdi herhalde. Dudağımı kemirip tekrar dolaba yöneldim. Sadece hazır limonata vardı. Düşünmeden aldım ve çıkardığım bardakları doldurdum.
Garipser miydi acaba ona tost yapmamı? Bana bile saçma gelmişti. Gerçekten ne yapıyordum ben? Acıkırsa kendisi karnını doyurabilirdi. Makineyi kapatıp çoktan kızarmış tostları peçeteyle aldım ve etrafta çöp aradım. Arkama döndüğümde neredeyse korkudan tostları düşürecektim.
"Ne arıyorsun?"
Şaşkın bakışlarla elimdeki tostlara bakıyordu. Verecek bir cevap ararken tostların sıcaklığı peçeteyi aştı ve elime ulaştı. Yüzümü buruşturup tostları tepsiye bıraktım.
"İyi misin?" Sesi artık yanıbaşımdan geliyordu. Ona bakmamaya çalışıp elimi kendime çektim. "Yandın mı?"
"Hayır, iyiyim." Ilık parmaklarını elimde hissedince bakışlarımı ona çevirdim. Endişeli bir ifadeyle elime bakıyordu. Avucuma ateş düşmüş gibi hızla elimi çektim. "İyiyim dedim."
Bakışları beni buldu. Yüzündeki korku hala oradaydı. "Yıka istersen." Başımı sallasam da yıkamadım. Tezgahın üzerinde duran tepsiye baktığında kendime vurmak istedim. Gözlerini göremiyordum ama dudakları aralandığında bir şey diyeceğini anladım. Aç değilim de de tepsiyi yere savurayım, sonra da çekip gideyim. Havalı bir çıkış olurdu. "Acıktığını söyleseydin ben hazırlardım bir şeyler." Mavilerini bana çevirdiğinde gözlerimi kaçırdım.
"Ben çok aç değilim. Sana afiyet olsun." dedim ve koşar adım mutfaktan çıktım. Keşke hiç kalkışmasaydım bu işe. Kendimi koltuğa attım ve İhsan'a mesaj attım.
Neredesin?
Elinde tepsiyle içeri girdiğinde çekinerek gözlerimi uzaklaştırdım.
"Yiyelim hadi."
Tepsiyi orta sehpaya bırakıp sehpayı oturduğum koltuğun önüne çekti ve yanımdaki kanepeye oturdu. Telefonum titrediğinde merakıma yenik düşüp baktım.
Zeynel Bey ve Hakan ile toplantım var. Niye sordun?
Göz ucuyla Eymen'e baktım. Durgun bir ifadeyle ellerine bakıyordu. Yemek için beni bekliyor olmalıydı.
Asistanın neden yanında değil?
Çevrimiçi oldu
Evime mi gittin?
Neyse acelem var.
Eymen'e bugün izin verdim, halsizdi sabah.
Tamam, yazıp gönderdim. Halsiz olduğunu ben de fark etmiştim.
"Bana kahvaltı hazırlaman, tuhaf." dediğinde telefonu masaya bırakıp ona baktım. Beni izliyordu.
"Senin bana hediye alman kadar tuhaf olmalı." dedim ve tostların birini elime aldım. Hala sıcaktı. Konuşmamak için hemen bir ısırık aldım ama hala yemiyordu. "Neden yemiyorsun?"
"Soğudu mu?" diye sorduğunda tuhaf bir bakış attım.
"Sıcak şeyleri sevmiyor musun?"
Sorumu yanlış anlamaması diledim. Neyse ki sırıtmadı. "Sevmem."
Tostumu tabağa geri koyup elimi çeneme yasladım.
"Ye sen, soğur şimdi."
"Aslında ben de sıcağı sevmem." Neden diye sormasını beklemedim. Ona anlatacağım bir hikayem yoktu çünkü. Sevdiğim adamı benden asan şey ateşti, kordu diyemezdim.
"Ortak bir noktamız olmasına şaşırdım." Bıraktığım tostu alıp bana uzattı. "Afiyet olsun." Elinden tostu alıp küçük bir ısırık aldım. O da yemeye başlamıştı. Sessiz geçen on dakika boyunca ona hiç bakmadım. İhsan'ın geleceği de yoktu üstelik. Birazdan kalkıp eve gitmeyi planladım.
"İhsan babamlarlaymış." dedim peçeteyi buruşturup tabağa bırakırken. Hala tostunu bitirmemişti. Zaten zorla yiyor gibiydi. Bir daha asla böyle bir şey yapmayacaktım.
"Babanlar?"
"Babam ve Hakan işte." dedim omzumu silkerken. Kaşlarının arası çukurlaştı. Tostu tabağa bırakıp bakışlarını bana çevirdi.
"Haberim yok."
"Söyledim işte. Senin halsiz olduğunu ve bu yüzden de izinli olduğunu söyledi." Kaşlarını kaldırıp indirdi. İzinli olduğundan habersizdi demek ki.
"Sen Hakan'a ismiyle mi hitap ediyorsun?" Sorusu karşısında afalladım. Kim olarak soruyordu bu soruyu? İhsan'ın arkadaşı olması onu bu kadar cesaretli yapamazdı.
"Evet, senin gibi." Başını salladığında konuyu uzatacak sandım ama öyle olmadı.
"Eline sağlık."
"Aç değildin sanırım."
Arkasına yaslandı. "Çok değildim evet. Ama sucuk da pek sevmem bu yüzden yiyemedim."
Bu ihtimal hiç aklıma gelmemişti. Ona sormam gerekirdi ama yersiz gelen gururum yüzünden sormamıştım.
"Kusura bakma, sormalıydım." dedim mahcup bir sesle. Tebessüm ederek gözlerime baktı.
"Sorun değil, belki bu kez severim sandım."
Onu ilk gördüğüm günü hatırladım. Birkaç gün önce o kahvaltı masasında o kadar rahatsız edici bir tavrı vardı ki, çekip gitmek ve bir daha onu görmemek istemiştim. Ama şimdi ona haksızlık ettiğimi düşünüyordum ve bu his beni rahatsız etti.
Bir şey söylemeyeceğimi anladığında başını arkaya yasladı. Elleri karnının üzerinde, sanki ağrısı varmış gibi duruyordu. Ayaklarında eşofmanından daha koyu, gri renk çorapları vardı. Hırka da giymişti. Üşüyor muydu acaba?
Elimi koltuğun arkasına uzatıp peteğe dokundum. Sıcaktı. Neyse ki bana bakmamıştı. Gözleri yavaşça kapanırken uykusu olduğunu anladım. O uykuya dalmadan gitmek daha doğru olacaktı. Yavaşça ayağa kalkıp montumu aldım.
"Eymen?"
İrkilmiş gibi doğruldu ve zorlukla açık kalan gözlerini bana çevirdi.
"Bir şey mi oldu?"
"Ha-Hayır." dedim kekeleyerek. "Ben çıkıyorum diyecektim. Sen de uyu, dinlen."
Eliyle alnını ovarken gerçekten iyi olmadığını fark ettim. Daha yeni gelmişti ve hava değişimi yüzünden hasta olmuştu sanırım.
"Geçireyim." Ayağa kalktığında hızla başımı iki yana salladım.
"Hiç gerek yok. Sen dinlen."
"İyiyim." Alnındaki ter damlalarını fark ettim. Arkasına döneceği sırada istemsizce koluna dokundum. Hareketsiz kaldı. Elimin altındaki damarı gerildi. Yavaşça bana dönerken elimi çektim. Aramızda bu kadar boy farkı olduğunu bilmiyordum. Gözlerim çenesinin hizasındaydı ve benim aklıma her zaman olduğu gibi Fatih gelmişti. Boyları neredeyse aynıydı.
"Terlemişsin. Ateşin mi var?"
Ben söylediğimde fark etmiş olacak ki kolunu alnına götürüp terini sildi. Geri çektiğinde hırkasındaki ıslaklığa baktık.
"Öyle hissetmiyorum." dedi bitkin bir sesle.
"Hadi sen yat." Ağzını açacağı sırada inadıyla başka türlü baş edemeyeceğimi düşünüp tekrar koluna dokundum ve arkasındaki kanepeye çevirdim. "Uzanır mısın?"
"Gidecek misin?" diye sordu mırıltıyla. Başımı kaldırıp beni izleyen gözlerine baktım. Mavileri soluklaşmıştı. Yüzü ilk defa bu kadar yakındı. Sakallarının gözle görülür bir şekilde uzadığını fark ettim. Yüzü pürüzsüzdü. Utanarak bakışlarımı yere indirdim.
"İhsan gelene kadar beklemeye karar verdim." Cevabımdan sonra bana zorluk çıkarmadı ve kanepeye uzandı. Gözleri hemen kapandı. Diğer elimde tuttuğum montumu koltuğa geri bırakıp yanına diz çöktüm. Dokunuşumu hissetmemesini umarak avucumu alnına uzattım. Nemli tenine dokunduğumda avucuma bir sıcaklık yayıldı. "Kahretsin!" diye fısıldadım. Göz kapakları aralandı. Elimi çektim.
"Ne oldu?"
"Yanıyorsun." dediğimde elini kaldırıp yüzüne dokundu.
"Yanıyor muyum?" Yüzünde beliren endişe beni de korkuttu.
"Ateşin var sadece. Geliyorum." Hızlı adımlarla mutfağa gidip temiz bir bez aldım. Buzdolabından suyu çıkarıp bezi güzelce ıslattım. İhsan'ın kendisine izin verdiğinden haberi olmadığına göre sabah çıkmadan önce İhsan onu kontrol etmiş olmalıydı. İyi de neden hasta olduğu halde onu yalnız bıraktı ki?
Salona dönüp tekrar yanına diz çöktüm. Gözleri kapalıydı. Bezi yavaşça alnına koyduğumda hiç hareket etmedi.
"İyi misin?"
"İyiyim." Gözlerini bana çevirdi. Yorgun bakışlarından gözlerimi ayırmadım. "Teşekkür ederim."
"Teşekküre gerek yok." Bezin diğer tarafını alnına bastırdım. Bez ılımıştı. "Hava değişimi yaramadı herhalde."
"Herhalde." Bana gülümsediğinde ne tepki vereceğimi bilemedim. İçimden geldi mi gelmedi mi bilmiyordum ama hafifçe tebessüm ettim.
"Uyu istersen."
"Uyumak istemiyorum." dedi. "Gece uyudum."
"Sen bilirsin." Bezi başından aldım ve kanepenin kenarına koydum. Avucum tekrar alnına dokunduğunda gözlerini kapattı. İki yıldır hiçbir erkeğe bu kadar yakın olmamıştım. Suçluluk duygusu içimde boy gösterirken hırkasına sarıldığını gördüm ve o duyguyu bastırdım. Ayağa kalkıp ona doğru eğildim. "Eymen?"
Gözlerini açmadan "Aylin." dedi sadece. Adımı sayıklar gibi söylemişti. Kafa yormadım.
"Hırkanı çıkarman senin için iyi olacak."
"Başka şansım var mı?" Güldüm ama sessizce. İlk günkü halinden eser yoktu ama hasta olmasını elbette istemezdim.
"Yok."
Doğrulmaya çalıştığında nemli alnı çeneme değdi. Elektrik çarpmış gibi geri çekildim. Neyse ki bunu fark edecek durumda değildi. Hırkasını çıkarmasına yardım ettikten sonra göğüs kısmı terden ıslanmış tişörtünü fark ettim. Hayır bunu asla yapamazdım.
"Ne olursa olsun, tişörtümü çıkarma." dedi ve gözlerini kapattı. Uyuduğunu düşündüm. Zaten çıkarmak gibi bir niyetim yoktu. Kaşlarımı çatıp koltuğa oturdum. Ne sanmıştı? Hasta halinden faydalanacağımı mı?
Ruhsuz ruh hastası!
Islak bezi alıp sehpaya fırlattım. Su damlaları cam sehpada küçük damlalar bırakırken öfkeyle koltuğa oturdum. Çekip gitmek istesem de yapamadım. İhsan gelene kadar bekleyeceğimi söylemiştim. Başımı arkaya yaslayıp bekledim. Saat çoktan ikiyi geçmişti. Vicdanıma yenilip Eymen'in ateşini son kez kontrol edip başımı diğer tarafa çevirdim. Yapacak bir şey olmadığı için gözlerimi kapattım. Aklımda uyumak gibi bir düşünce yoktu.
Ama uyudum.
***