Havalimanı çıkışında gece daha da koyulaşmıştı. Berlin’in soğuk nefesi, Tuncay’ın boynuna kadar kapattığı montunun yakasını titretiyordu. Şehrin gri ruhu, ona eski bir dost gibi davranıyordu mesafeli, soğuk ama dürüst.
Sırtında yalnızca bir sırt çantası vardı. İçinde yedek kıyafetler, sahte belgeler, bir çelik kutuda gizlenmiş mikro veri sürücüsü ve bir silah. Resmiyette Kartal Demir’di artık. Türkiye’den Almanya’ya göç etmiş, parlak ama yalnız bir yazılım mühendisi. Gerçekteyse Kartal: Devlet tarafından yıllar boyunca eğitilmiş, her kimliğe bürünebilen, düşünmeden öldürebilen ama asla unutmayan bir hayalet.
İstihbarat, VolkSec’e dair yüzlerce sayfalık bilgi vermişti. Şirket, yapay zekâdan enerji altyapılarına, askeri sistemlerden uydu teknolojisine kadar onlarca alanda faaliyet gösteriyordu. Ama tüm o parıltılı vitrin yalnızca bir paravandı. Perde arkasında Volkova ailesi vardı; soğuk savaş artığı bir zihniyet, devletleri dize getiren bir suç organizasyonu. Kökleri Moskova’ya uzanıyor, dalları Londra, Brüksel, Zürih gibi şehirlerde siber saldırılar düzenliyordu.
Tuncay, onları içeriden çökertecekti.
Ama önce güven kazanmalıydı. Ve bu kez, kazanacağı her güven, onu daha da yalnız bırakacaktı.
*
VolkSec Teknoloji Merkezi, Berlin — 08:12
Tuncay, dijital giriş kartını sensöre okutup binaya adımını attığında, içerisi beklediğinden daha sessizdi. Cam duvarlar, sessiz yürüyen insanlar, loş ışıkta ışıldayan dev ekranlar... Her şey klinik bir temizlikteydi. İnsan değil, sistem odaklıydı bu yer.
Girişteki görevli, kibar ama mesafeli bir şekilde onu karşıladı. “Kartal Demir,” dedi tabeladaki isme göz ucuyla bakarak. “Güvenlik ofisinden sonra sizi teknik birime yönlendirecekler.”
Tuncay başını salladı. Ses tonunu dikkatle ayarladı. Ne çok özgüvenli, ne de fazla çekingen.
"Teşekkür ederim.”
İki kat yukarı çıktığında, şirketin ruhuna dair ilk gerçek sinyali aldı.
Girişin hemen yanında, üzeri sayısız kamera ile izlenen “Proje Oda-0” yazılı büyük bir kapı vardı. Kartal içgüdüsüyle oraya baktı. Kapı kapalıydı, ama içinden belli belirsiz metalik bir uğultu geliyordu. Gözünü çevirdiğinde, tam karşısında iki adamın onu incelediğini fark etti. Kıyafetleri sıradan olsa da gözleri... Eğitilmişti.
“Yeni adam,” dedi biri Rus aksanıyla. “Gözleri çok sakin. Bu hoşuma gitmedi.”
Tuncay duymamış gibi yaptı. Devam etti.
Saat 14:26 – Teknik Birim
İlk gün dosdoğru geçti. Kod taramaları, sistem testleri, prosedür eğitimleri. Her şey olması gerektiği gibiydi. Ama içeride bir tuhaflık vardı. Kimse fazla konuşmuyordu. Göz teması azdı. İnsanlar ya gerçekten yoğun çalışıyordu... ya da birbirlerinden korkuyordu.
Tuncay, yanında oturan Filipinli bir yazılımcıyla konuşmaya çalıştı. Adam cevap verdi ama göz ucuyla sürekli etrafı kesiyordu. Sonra kulağına eğildi:
"Burada fazla soru sorma. Bazı odalar girilmezdir. Girdiysen, çıkmazsın.”
Tuncay o an anladı: VolkSec yalnızca dışarıdan şeffaftı. İçerideyse, herkes bir başka gölgede saklanıyordu. Ve bu gölgelerin sahibi, henüz sahneye çıkmamıştı.
Henüz Lena Volkova yoktu ortada. Ama onun varlığı, binanın duvarlarında bir yankı gibiydi.
Ve o yankı, gün geçtikçe Kartal’ın zihnine daha da yaklaşacaktı.
Ama önce, bir şeyler olacaktı.
Bir ceset.
Bir tehdit.
Bir test.
Çünkü VolkSec’e güvenmezlerdi.
VolkSec seni sınardı.
Ve Tuncay daha sınanmadıysa, bu sadece fırtına öncesi sessizlikti.
Beklemedeydi.
Hazırdı.
Gözleri yukarı kattaki “Oda-0” kapısına kaydı yine.
Henüz açılmamıştı. Ama içinden bir ses, Lena’nın orada olduğunu söylüyordu.
Ve belki... onu çoktan izlediğini.
Gölgeler kalınlaştı. Hikâye yeni başlıyordu.
*
18:32 – VolkSec, Teknik Departman Katı
Ofiste akşamın puslu ışıkları yanarken çoğu çalışan eşyalarını topluyordu. Bazıları evlerine dönmek için acele ediyor, bazıları ise bilgisayar başında gözleri ekrana yapışmış şekilde mesaiye kalmayı tercih ediyordu. Bu bina, kimseyi gerçekten serbest bırakmıyordu.
Tuncay, yani Kartal Demir, bilgisayarını kapatmadan önce gelen yeni bir sistem bildirimiyle duraksadı.
Konu: “İç Gelişim Toplantısı – Seviye 1 Yetkililere Zorunludur”
Yer: Konferans Salonu B
Saat: 18:45
Katılım Onayı Gerekli
Mesaj, rastgele gönderilmiş gibi değildi. İmza kısmında Yönetici Asistanı L.V. harfleri vardı.
“L.V.”
Tuncay, bu harfleri görünce farkında olmadan kaşlarını çattı.
Lena Volkova.
Henüz hiç yüz yüze gelmemişti. Sadece ismini duymuştu. Fotoğraf bile yoktu dosyada. Bilinçli bir silinmişlik vardı geçmişinde.
Kalktı. Ceketini aldı. Cihazını kapattı.
Toplantıya çağrılanların çoğu hâlâ salona doğru yürüyordu. Hava koridorlarda ağırdı; sanki herkes aynı şeyin farkındaydı ama kimse konuşmaya cesaret edemiyordu.
Konferans Salonu B, cam duvarlarla çevrili, yuvarlak masaların olduğu büyük bir alandı. Tavandan sarkan ışıklar, yüzleri solgun gösteriyordu. Gelen herkes, sırtını duvara yaslamayı tercih etmişti. Bu tür ortamlarda sırtını açıkta bırakmak, amatörlüktü. Tuncay duvarın tam köşesinde yer buldu, oturdu ve izlemeye başladı.
Yanına oturan genç bir analist ona dönmeden konuştu:
"Duydun mu? Lena hanım toplantıyı kendisi düzenlemiş. İlk kez bu kadar kişiyi bir araya topluyor.”
Tuncay içinden geçirdi:
İlk iz, ilk temas. Ama bu bir temas değil gölgesini görmeye başlıyoruz.
Saat 18:50 oldu. Salondaki herkes yerini almıştı.
Ama Lena hâlâ gelmemişti.
Salonun ortasında asılı duran ekrana bir görsel yansıdı: Şirketin iç sistem yapısı, bir ağ gibi genişliyordu. Ana çekirdek veri merkezleri, kontrol birimleri, kullanıcı akışları...
Sunumun sol köşesinde küçük harflerle bir isim belirdi:
Hazırlayan: Lena Volkova
İsmi görmek bile salondaki havayı değiştirmişti. İnsanlar doğrulmuş, bazıları gereksiz şekilde ceketlerini düzeltmişti. O an Tuncay, Lena’nın şirkette yalnızca teknik değil, psikolojik bir otorite olduğunu fark etti. Gelmese bile etkisi vardı. Bir liderin gücü, varlığıyla değil; varlığı olmadan da hissedilmesiydi.
Saat 18:56.
Kapı açıldı.
Ve içeri, hiç acele etmeyen bir yürüyüşle Lena Volkova girdi.
İlk önce sadece ayak sesleri duyuldu. Tok ve ritmik.
Sonra o...
Simsiyah, vücuda oturan sade bir elbise giymişti. Saçları sıkı bir topuzla toplanmıştı. Yüzü makyajsızdı ama solgun ışıkta bile keskin çizgileriyle dikkat çekiyordu. Gözleri griydi ama durgun değil. Derin. Sanki karşındakinin içini kesip biçen türden.
Hiç konuşmadan yürüdü. Masanın başına geldi. Dizüstü bilgisayarını açtı. Salondaki herkes sessizdi.
Tuncay, ilk kez gördüğü bu kadına dikkatle bakarken, bir saniyeliğine göz göze geldiler.
Sadece bir saniye.
Ama o an, zaman esnedi.
Tuncay, bir anlığına içinden geçen düşünceyi bastıramadı:
“Bu kadın, düşmanım mı cidden...?"
Ama o cümle, görev dosyasındaki her şeyi delik deşik edecek kadar tehlikeliydi.
Lena konuşmaya başladığında sesi mekanik değildi. Soğuktu ama içten. Kontrollüydü ama itici değildi.
Her cümlesi, dikkatle seçilmiş mermiler gibi masalara çarpıyordu.
"Bugün buradasınız çünkü sistem içinde küçük sapmalar tespit edildi. Kodlarınızda değil. Tepkilerinizde.”
Kısa bir duraklama yaptı. Bakışlarını herkesin üzerinde gezdirdi.
"VolkSec, yalnızca teknolojiyle değil, karakterle yürür. Bu bina bir makine değil; bir zihin. Ve kimse bu zihni zehirleyemez.”
Sonra gözlerini Tuncay’a çevirdi.
Hiçbir şey söylemedi.
Ama sanki bildiğini ima eden bir bakışla orada durdu.
Kartal o an şunu fark etti:
Lena onu seçmişti. Ne için olduğunu bilmiyordu. Ama seçmişti.
Toplantı bittiğinde, salon sessizce dağıldı.
Ama Tuncay yerinden hemen kalkmadı.
Lena masada tek başına kalmış, ekrandaki verileri kontrol ediyor, kimseye aldırmıyordu.
Tuncay çıkarken bir kez daha dönüp baktı.
Lena başını kaldırdı.
Göz göze geldiler.
Bu kez birkaç saniye daha uzun sürdü.
Ve hiçbir kelime söylenmese de, ikisi de fark etti:
Bu oyunda ilk perde inmişti.
Ve kimse, yerini kaybetmeden sahneden inemezdi.
Geceye sızan sessizlik artık masum değildi.
İki zihin, aynı savaşta ama karşı saflarda ilk kez temas etmişti.
*
Ertesi Gün – 08:27 / VolkSec Ana Bina
Tuncay, yani Kartal Demir, o sabah binaya girdiğinde yüzeyde hiçbir şey değişmemiş gibiydi. Her zamanki gibi yüz tanıma sisteminden geçti, dijital giriş kartı yeşil ışıkla onaylandı, koridorlar hâlâ steril ve tedirgindi.
Ama içindeki ritim farklıydı.
Artık yalnızca bir görevde değildi. Artık bir bakışın hedefiydi.
Lena Volkova...
Henüz birkaç kelimesini duymuştu. Ama o bakış... o bir saniyelik göz teması...
Kartal’ın eğitiminde öğretilen bütün denge tekniklerini kısa süreliğine altüst etmişti.
Yavaş ve ölçülü olmalıydı.
Yaklaşacaktı. Ama bir asker gibi değil.
Bir erkek gibi değil.
Bir merak gibi.
09:14 / Kat Kütüphanesi – Sessiz Alan
VolkSec’in içinde yalnızca teknik değil, taktiksel bir kütüphane de vardı. Burası nadiren kullanılırdı ama Lena’nın bazı sabahlar buraya uğradığı bilinirdi. Duvardaki sensörlü güvenlik kart okuyucusu, yalnızca Seviye-1 personeline açıktı. Kartal, sahte kimliğiyle o erişime sahipti.
Girdi. Sessizlik, içeriye bir tür kilit gibi yayılıyordu. Raflarda siber savaş, kuantum şifreleme, yapay zekâ modellemesiyle ilgili kitaplar vardı ama esas dikkat çekici olan, özel bir bölümdeki fiziksel notlardı. Burası Lena’nın bazen kendi yazdığı, bazen şifreli tuttuğu belgeleri geçici olarak sakladığı bir alandı.
Ve oradaydı.
Lena, duvar kenarındaki koltukta oturmuş, elinde kalemle bir deftere bir şeyler karalıyordu.
Bilgisayar yok.
Telefon yok.
Sanki dijital dünyayı unutmuş gibiydi.
Tuncay, onun üç masa ötesindeki rafa doğru yürüdü. Elini uzatıp rastgele bir kitap çekti. Ama göz ucuyla Lena’yı izliyordu.
Lena başını kaldırdı. Bakışları kısa, keskin, ölçülüydü.
Göz göze gelmediler. Ama fark etti.
Her şey fark edildi bu kadında.
Tuncay kitabı eline alıp onun iki masa ötesine oturdu.
Sayfaları açtı.
Ama satırları okumuyordu.
Tam o an, Lena hafifçe ayağa kalktı. Elindeki defteri kapattı. Masaya bir kalem bıraktı.
Tuncay başını hafifçe eğip sordu:
"Matematik mi, şifre mi?”
Lena durdu. Dönmedi ama konuştu.
"Ayrımı yapabildiğini sanmıyorum.”
Tuncay tebessüm etti.
Sesi yumuşaktı ama içinde bir zeka parıltısı vardı.
"Çünkü iyi şifreler her zaman matematik gibi görünür.”
Bu kez Lena döndü.
Bakışları biraz daha uzun sürdü.
"Ya da matematik, sadece daha kabul edilebilir bir şifre şeklidir.”
Sonra yürümeye devam etti.
Giderken, masada bıraktığı kalem hâlâ yuvarlanıyordu.
Tuncay o an fark etti:
Bu kadın, yalnızca kodları değil... İnsanları da şifreliyordu.
*
12:07 / Yemekhane – VIP Bölümü
Öğle arasında çoğu çalışan binanın dışında yemek yemeyi tercih ediyordu. Ancak teknik yönetici kadrosuna özel bir bölüm vardı cam duvarlarla ayrılmış, sessiz, sade ama lüks. Kartal, bugün oraya gitmeye karar verdi.
Girişte kimlik okutulurken görevli kadın başını kaldırıp baktı.
"Buyurun Kartal Bey, sizi içeri alabilirim.”
Takma kimlik işe yaramıştı.
İçeri girdiğinde ilk gözüne çarpan şey, Lena’nın tek başına bir masada oturduğuydu. Önünde küçük bir tabak vardı, yemeği neredeyse dokunulmamıştı. Gözleri, tabletine sabitlenmişti ama dikkatini tamamen vermediği belliydi.
Tuncay, uzaktaki başka bir masaya yöneldi. Onu etkilemek ya da etkilemeye çalışıyor gibi görünmek istemiyordu.
İzlenmesi gerekiyordu.
Merak edilmesi gerekiyordu.
Ve sonra...
Lena başını kaldırdı.
Tuncay’a bir an baktı.
Sonra gözlerini tekrar ekranına çevirdi.
Ama gülümsemenin hayaleti, dudaklarının kenarından bir anlığına geçti.
Bu, ilk kırılmaydı.
Lena Volkova ilk defa bakmıştı.
Henüz tanımamıştı.
Henüz güvenmemişti.
Ama artık fark etmişti.
Ve fark etmek, bazen tanımaktan bile tehlikeliydi.
22:41 – VolkSec Ana Bina / Üst Kat
VolkSec binası, gece saatlerinde neredeyse terkedilmiş gibi olurdu. Ana aydınlatmalar kapanır, sadece güvenlik kameralarının kızıl gözleriyle koridorlar izlenirdi. Ama Tuncay için bu saatler birer sessizlik madeni gibiydi. Gerçekler, kalabalıkla değil, yalnızlıkla ortaya çıkardı.
O gece ana sunucu merkezine ait yedek sistem erişimini test etmek üzere yetkili erişimini kullanarak üst kata çıktı. Elde ettiği veri setleri içinde şifrelenmiş bazı alt protokoller vardı. Lena’nın dokunuşunu taşıyan, ama resmi kayıtlarda yer almayan parçalar.
Bu da demekti ki Lena geceleri burada çalışıyor, iz bırakmamak için verileri lokal makinelerde topluyordu.
Kartal dikkatlice ilerledi. Güvenlik sensörlerinin kör noktalarını ezberlemişti artık. Derin sessizliği yalnızca ayakkabısının zemine yumuşak vuruşları bölüyordu.
Koridorun sonunda, cam duvarlarla çevrili küçük bir ofis vardı. Kapı yarım aralıktı.
Işık açıktı.
Ve içeride... Lena vardı.
Ama bu kez farklıydı.
Üzerinde laboratuvar önlüğü yoktu.
Saçları dağınıktı; uzun, düz ve henüz taranmamış gibi.
Üzerinde sadece ince, ipek bir beyaz gömlek vardı düğmelerinin birkaç tanesi açık kalmıştı, altındaysa şort gibi görünen bir şey. Ayakları çıplaktı.
Sırtı dönüktü ama ekranın yansıması yüzünü gösteriyordu.
Yoğunlaşmıştı. Dudaklarını hafifçe ısırıyor, gözlerini kırpmadan kodları takip ediyordu.
Tuncay olduğu yerde durdu. Geri çekilmeliydi.
Ama bir şey onu tuttu.
Gözetlemek için değil.
Yakalanmak için de değil.
Sadece... orada durmak için.
İçini kemiren, vücudunu ısıtan bir şey olduğunu hissettiğinde onu durdurmaya çalıştı.
Kadının içtenliğiyle soğuk zekâsı arasındaki uçurumda bir çatlak vardı bu gece.
Ve o çatlak... güzellikten çok daha tehlikeliydi.
Lena hafifçe döndü, kahvesini almak için masanın kenarına uzandı. O sırada gözleri kapıya kaydı.
Tuncay’ı gördü.
Bir anlık sessizlik.
Gözleri büyümedi.
Çığlık atmadı.
Kaşları bile çatılmadı.
Sadece... yüzündeki ifade dondu.
Güvensizlikle merak arasındaki o ince çizgide sıkıştı kaldı.
Tuncay hemen geri adım attı, sesi alçaktı ama kendinden emindi:
"Kapı açık kalmış. Kontrol etmeye gelmiştim. Rahatsız ettiysem..."
Lena gözlerini onun üzerinde gezdirdi.
Sonra dudaklarının kenarına o bildik, alaycı gülümsemeyi yerleştirdi.
"Hangi kodu çözüyorsun şu an, Kartal Bey? Kapı mı, ben mi?”
Tuncay gözlerini onun gözlerine sabitledi. İlk kez bu kadar yakın, bu kadar çıplak bir anı paylaşıyorlardı fiziksel değil, ruhsal bir savunmasızlık.
"Şifreleri bilirim. Ama bazıları çözülmek için değil... bakılmak için yazılır.”
Bu cümle, Lena’nın dudaklarının kenarında bir iz bıraktı. Ne gülümseme ne öfke.
Sadece... belirsizlik.
Tehlikeli bir ilgisizlik.
Lena geri döndü, oturduğu koltuğa yerleşti.
Sırtını dönmeden, ekranına bakarak konuştu:
"Buraya ikinci gelişin. Demek ki bazı kodlar seni çağırıyor.”
Tuncay da adımlarını sessizce geri attı.
Ama o an anladı:
Artık izlemiyordu. Artık giriyordu.
Ve Lena da bunu fark etmişti.
O gece, VolkSec binasında bir sistem daha devreye girdi:
İki zihin, aynı duvarda ilk çatlağı verdi.
Ve hiçbir güvenlik yazılımı, bunu durduramazdı.