VolkSec Binası, Gece 21:44
Güvenlik kameralarının kör noktasında, ışığın neredeyse duvara yapıştığı o dar koridorda birkaç saniyeliğine sadece sessizlik vardı. Lena’nın parmakları kendi kolunda geziniyordu, baş parmağı bir hafifletici gibi sinir uçlarına baskı yapıyor, gözleri ise Tuncay’ın gözbebeklerinde çözmeye çalıştığı kodlarla doluydu.
Tuncay adımını bir milimetre daha atsaydı, bu bir saldırı sayılacaktı. Ama o, profesyonellerin yaptığı gibi, hamleyi karşı tarafa bıraktı. Güçlü olanın değil, sabredenin kazandığı bir oyundu bu.
Lena gülümsedi. Soğuk. İnce. Ölçülü.
“Senin hakkında ne biliyorum biliyor musun, Kartal?” dedi fısıltıya yakın bir tonda. “Hiçbir şey. Ve bu... beni cezbediyor.”
Tuncay gözlerini kaçırmadı. Bu bir soru değildi. Bu, bir açılımdı. Bir gözlem. Belki de bir yem.
“Kimseye fazla şey borçlu kalmam, Lena. Merakın dahil.”
Kadın hafifçe başını eğdi, gülümsemesi yavaşça silindi.
“Bu binada herkes bana bilgi sunar, ya da ben onu alırım. Ama sen... dilinle değil, sessizliğinle konuşuyorsun. Bu da beni temkinli olmaya zorluyor.”
Bir adım daha attı, neredeyse omuzları birbirine değecekti. Lena’nın gözleri ışıktan dolayı koyu gri görünüyordu.
“Peki temkinli Lena Volkova mı daha tehlikeli, yoksa meraklı olan mı?” diye sordu Tuncay, sesi bu kez daha alçak, daha yakın.
Cevap hemen gelmedi.
Lena başını kaldırdı, gözlerini tavana dikti bir an. Sonra yüzü aydınlandı.
“Gel,” dedi sadece. Arkasını dönüp yürümeye başladı. Bir kapı açıldı gizli bir geçit gibi. Bina planlarında yer almayan bir oda.
Oda – 8. Kat Gizli Toplantı Alanı
Duvarlar ses geçirmez. Masa yok. Sadece iki sandalye. Cam yok. Hava sirkülasyonu içeriden kontrollü. Burada zaman, dış dünyadan kopuk akıyordu.
Lena sandalyeye oturdu. Dizini dizinin üstüne atarken etek boyu hafifçe kaydı, ama bu bir dikkat dağıtma hamlesi değil, bilinçli bir güç jestiydi.
Tuncay da oturdu. Geri çekilmek yerine, karşısındaki satrancı oynamaya hazır bir tavırla.
“Benim sana güvenmem için bir sebep söyle,” dedi Lena. “Ama gerçek bir sebep.”
Tuncay nefes aldı. Havanın içeri girişini bile duyabiliyordu burada. Her kelime yankılanacaktı. Her kelime tartılacaktı.
“Çünkü seni asla hafife almam,” dedi. “Ve bunu herkes yapıyor.”
Lena’nın gözlerinde bir kıpırtı oldu. Küçük bir çatlak. İnsanî bir şaşkınlık.
Devam etti Tuncay:
“Benim görevim güvenlik. İçeriden ve dışarıdan. Ama sen... Lena, senin en büyük açığın kendi zekân. Çünkü kimsenin seni alt edemeyeceğine o kadar eminsin ki, bazen dikkatli biri seni sadece dinleyerek bile çözümler.”
Bir sessizlik daha. O türden bir sessizlik ki, ya baş döndürücü bir yakınlık ya da ölümcül bir mesafe getirecektir ardından.
Lena başını yana eğdi. “Senin gibi kaç kişiyi vardır burada? Bu cesarette?"
Tuncay göz kırpmadan baktı.
“Kaç kişinin olduğunu düşünüyorsun?” diye karşılık verdi.
Bir an, sadece bir an... Lena’nın gözlerinde bir gölge belirdi. Ardından o tanıdık, ince, metalik gülümseme.
“İyi. Demek gerçek oyun başlıyor.”
*
VolkSec – 8. Kat, Gizli Oda – Gece 21:58
“Gerçek oyun başlıyor,” Lena, yavaşça yerinden kalktı. Parmakları cebine gitti, içinden ince, siyah bir USB bellek çıkardı. Küçük ama tehlikeli bir silah gibi.
Tuncay’ın gözleri istemsizce cihazda gezindi. Böyle şeyler genelde sahte olurdu. Tuzak. Bazen bozuk, bazen sadece gözdağı.
Ama Lena’nın verdiği hiçbir şey rastgele olmazdı. Verdiği her nesne, her kelime, onun satranç tahtasında oynadığı bir taştı.
Kadın yaklaşarak belleği Tuncay’ın avcunun içine bıraktı. Dokunduğu yer hafifçe ısındı. Temas, kısa ve kontrolsüzdü ama bilinçliydi.
“Bunu yarım saat içinde 12. kattaki Ar-Ge sunucularına yükleyeceksin,” dedi. “Oraya yalnız girmeyeceksin. Sana eşlik edecek biri var.”
Tuncay bakışlarını kaldırdı. Lena’nın gözlerinde parlayan şey sadece bilgi değil, test etme arzusu, hatta belki bir ölçü sadistik merak taşıyordu.
“Kim?” diye sordu.
Cevap kapıdan geldi.
Kapı açıldı. İçeri adım atan kadın, VolkSec’in içerideki ‘Gölge Departman’ yöneticisiydi: Helena Krüger. 40’larının başında, sessiz ve ürkütücü bir zarafet taşıyan bir profil. Geçmişinde BND ile kesişen, MI6 tarafından sorgulanan, sonra birden ortadan kaybolan biri.
Tuncay’ın gözleri hafifçe daraldı. Bu kadını dosyasında görmüştü ama hâlâ yaşıyor olması bile sürprizdi.
Helena hiçbir şey demedi. Sadece Lena’ya başını eğerek selam verdi, ardından Tuncay’a döndü.
“Takip et.”
Lena geri çekildi. Tuncay ise son bir kez ona baktı.
“Bu sadece bir test mi, yoksa bilerek mi yakılmak istiyorum, anlamaya çalışıyorum,” dedi.
Lena hafifçe başını eğdi, gülümsedi.
“Bazen aynı şeydir.”
*
12. Kat – Ar-Ge Bölgesi, Koridorlar
Koridorlar loştu. Güvenlik sistemleri kısmi devre dışıydı bu ancak üst düzey bir iznin mümkün kılacağı bir şeydi. Helena önde, Tuncay arkada ilerliyordu. Adımları yankılanıyor, zemine her basışları gizlenmiş mikrofonlara çarpıyor gibiydi.
“Lena’ya fazla yaklaşma,” dedi Helena ansızın. Sesi soğuktu, ama yumuşak.
“Ne kadar zeki olduğunu düşünürsen düşün, o senden hep birkaç hamle öndedir. Ve hep seni oraya getiren kişi o olur.”
Tuncay yanıt vermedi. Elindeki USB bellek şimdi daha ağır hissediliyordu. Her bilgi bir bomba gibiydi burada. Her yanlış bağlantı, bir infilak.
Girdikleri oda camsızdı. Merkezde döner bir sunucu paneli. Helena sistemlere erişimi açtı.
“Yüklemeni yap. Ama şunu bil bu dosyada sadece yazılım değil, seni Lena’ya bağlayan bir iz de var.”
Tuncay döndü, bakışlarını Helena’ya dikti.
“İz mi? Ne demek istiyorsun?”
Kadın eğildi, göz hizasına indi.
“Bundan sonra attığın her adım, her sorgu, her veri sızması... hepsi Lena’ya yazılacak. Eğer açığa çıkarsan, o da seninle birlikte düşecek. Bunu göze alabilecek misin?”
Tuncay durdu. USB’yi sisteme takmadan önce bir saniye düşündü. Bu, teknik bir görev değil, duygusal ve ahlaki bir açılımdı. Bir tür bağ kurma, ya da o bağı koparma oyunu.
Ve Lena... Bunu bilerek yaptı.
Yükleme Tamamlandı – 22:19
Sistem bip sesiyle tamamlandı. Tuncay dosyanın içeriğine bakmak istedi. Parola korumalıydı. Adı:
“SEFİROT”.
Bir anlamı vardı. Mitolojik, kabalistik bir referans.
Helena sessizce izledi.
“Şimdi,” dedi. “Artık Lena seni sadece izlemeyecek. Kendiyle birlikte taşımak zorunda da kalacak.”
Tuncay kapıya yürürken bir şey fark etti. Lena onu bu dünyaya çekerken, çıkış yolunu da kendine bağlamıştı. Bu artık yalnızca bir görev değildi. Bu bir düğümdü.
*
VolkSec – Lena’nın Ofisi – 22:47
Tuncay kapıdan içeri girdiğinde Lena yalnızdı. Perdeler çekilmişti. Oda karanlık değildi ama gölgeler yoğunlaşmıştı. Masanın arkasında değil, pencerelerin önündeki deri koltukta oturuyordu. Elinde bir kadeh vardı. Kırmızı şarap. İçmediği hâlde öylece tutuyordu.
Tuncay kapıyı sessizce kapattı.
“Yaptım,” dedi. “Dosya yüklendi. ‘Sefirot’.”
Sesi sakindi. Ama içindeki tansiyonun damarlarında çarptığı belliydi.
Lena kadehi hafifçe döndürdü, sonra bakışlarını ona çevirdi.
“Sefirot... her şeyin kaynağıyla bağlantısını simgeler. Hayatın dalları. Tanrısal düzen. Ve kaosun kökleri.”
Kalktı, yavaş adımlarla yaklaştı.
Tuncay karşılık vermedi. O susunca Lena sustu.
Aralarında birkaç adım vardı. Hâlâ öylece dikiliyordu. Bekliyordu.
Tuncay bir an gözlerini kaçırdı. Bu kadının varlığında hep bir tür ağırlık hissediyordu. Ne sıradan bir düşmandı, ne de sıradan bir kadın.
Lena konuştu.
“Bana güvenmiyorsun,” dedi. “Ama beni izliyorsun. Her hamlemi anlamaya çalışıyorsun. Her cümlemi parçalıyorsun. Peki neden hâlâ buradasın, Kartal?”
Bu ismin Lena’nın dudaklarından bu şekilde çıkması, onun her zaman tetikte duran zihnini kısa bir anlık boşlukla doldurdu.
İçinden geçen cevabı bastırdı. Ama bastırdığı şey, gözlerine yansıdı.
“Çünkü bilmem gereken şeyler var,” dedi.
Lena başını hafifçe yana eğdi.
“Yoksa bilmek istemiyor musun?”
Bir adım daha attı. Artık aralarındaki mesafe bir adım bile değildi.
“Senin sorunun şu,” diye devam etti Lena, sesi daha alçak, daha içten...
“Her şeyi kontrol altında tutmak istiyorsun. Ama bazen... bazı insanlar sadece izlenmez. Onlara dokunulur.”
Elini yavaşça Tuncay’ın göğsüne koydu.
Ne baskı vardı ne istek. Sadece oradaydı. Varlığı gibi, sessiz ama kaçınılmaz.
Tuncay nefesini tuttu. Bu, bir tehditten çok daha fazlasıydı. Kadının parmak uçları sanki zihnine, karanlıkta kalmış kırık anılarına dokunuyordu.
Ama o hâlâ direniyordu.
“Ne istiyorsun?” dedi, boğuk bir sesle.
Lena başını eğdi, sonra gözlerini kaldırarak doğrudan onun bakışlarına sapladı.
“Ne istediğimi zaten biliyorsun. Ama ben... senin ne istediğini merak ediyorum.”
Sessizlik.
Tuncay’ın elleri yanlarında titremedi ama damarları gergindi.
Bir an için, kelimeler değil, varlıklar konuştu. Soğuk ve sıcak, güç ve zayıflık, şüphe ve çekim...
Lena yavaşça geri çekildi. Ona biraz nefes alanı bıraktı. Ama izini orada bırakmıştı.
“Uyuma bu gece,” dedi. “O dosya beni herkesten daha çok tanıyor olabilir.”
Kapıya yürüdü ama çıkmadı.
Arkasından son cümleyi bıraktı:
“Yarın sabah saat 7’de Batı kanadındaki güvenli salona gel."
Ve çıktı.
Tuncay tek başına kaldığında, içindeki savaş daha da büyüktü. Lena bir düşman mıydı, yoksa bilinçli olarak seçilmiş bir aynaydı? Her dokunuşu bir mesaj mıydı, yoksa bir tuzak mı?
Ama kesin olan bir şey vardı.
Bu kadın, onun zihnine girmişti. Ve çıkmak gibi bir niyeti yoktu.