VolkSec – Batı Kanadı- Salon – Sabah 06:59
Tuncay içeri girdiğinde oda hâlâ boştu.
Duvarlar kalın çelikle kaplıydı, gözle görülmeyen mikro deliklerden ses dalgaları emiliyordu. Tavandaki ışıklar tam yanmıyordu; bilinçli bir tercih. Gölgeyi çoğaltıyor, sınırları belirsizleştiriyordu.
Salonun tam ortasında bir masa vardı. Üzerinde iki kahve fincanı. Henüz dokunulmamış. Buharları yavaşça yükseliyor, sabahın ilk gerilimini görünür kılıyordu.
Saat 07:00 olduğunda, kapı arkasından açıldı.
Lena.
Bu kez saçlarını toplamamıştı. Omuzlarına düşen dalgalar, bir süs değil, bir silah gibiydi. Onu tanımayan biri bu görünümü zayıflık sanabilirdi. Ama Tuncay, her kıvrımın hesaplı olduğunu düşünüyordu. Garip...
Kadın yürürken, odanın sessizliği adımlarının altına serildi. Tuncay başını çevirmedi. Sadece bekledi.
Lena geldi, masanın karşısına oturdu. Kahvesine dokunmadan, gözlerini Tuncay’a sabitledi.
“Gece uyumadın mı?”
Tuncay cevap vermedi. Bu, bir endişe cümlesi değil, bir nabız kontrolüydü.
“Uyumadım,” dedi sonunda. “Dosyadaki her satırı ezberlemeye çalıştım. Ama asıl dikkatimi çeken... onun içinde ben yoktum.”
Lena başını eğdi, ince bir tebessüm belirdi dudaklarında.
“Çünkü sen henüz tamamlanmamış bir verisin. Tanımı yapılmamış. Kodu çözülmemiş.”
“Peki neden beni içine çektin?”
“Çünkü bilinmeyen veri... en tehlikelisidir.”
Bir sessizlik daha. O kadar yoğun ki, sanki salonun duvarları o sessizliği saklamak zorundaymış gibi titredi.
Tuncay gözlerini masaya indirdi. Bir an düşündü. Sonra başını kaldırdı, gözleri Lena’nın gözlerinde çakılı kaldı.
“Sana güvenmek gibi bir niyetim yok. Patronumuzsun ancak bu düşüncedeyim. Ama birlikte çalışmam gerekiyorsa, bilmem gereken şey var.”
Lena eğildi, sesi fısıltıya dönüştü:
“Ne biliyorsun, Kartal?”
“Bu yerdekilerin bir kısmı, seni izlemiyor. Sana hayranlık duyuyor.”
Lena’nın gözleri küçüldü.
“Ve sen?”
Tuncay’ın sesi netti.
“Ben seni izliyorum. Ama seni anlamak için değil. Neden olduğunu ilerde beraber göreceğiz.”
O an, odada hava değişti. Lena’nın vücudu gerildi ama yüzünde bir tedirginlik belirmedi. Aksine...
“Güzel,” dedi. “Demek oyun şimdi başlıyor.”
Kahvesini aldı, yudumladı. Sanki bu tehdit değil de bir kontratmış gibi. Sessiz, zarif, kan kokan bir kontrat.
Tuncay yerinden kıpırdamadı.
“Yarın saat 14:00. Doğu kanadında bir toplantı var. O toplantıya seninle gireceğim,” dedi Lena. “Ama seni benimle odaya alacak tek koşul var.”
“Ne?”
“Benim olduğumu unutmaman.”
“Yani?”
Kadın gözlerini kapadı, sonra yavaşça açtı.
“Yani, içeri girdiğimizde ben VolkSec’in yöneticisi değilim. Sadece biriyle uyumlu çalışan, kontrolsüz değişkenlerle ilgilenen bir operatifim. Ve sen o ‘değişkensin.’”
Tuncay hafifçe başını eğdi.
“Yani beni kullanacaksın.”
Lena, “Zaten seni herkes kullanıyor, Kartal,” dedi. “Benim farkım, seni harcamak yerine, seni çoğaltmam.”
“Ve karşılığında?”
Lena elini kaldırdı, Tuncay’ın fincanını önüne itti. Bu bir cevap değildi; bir teklifti.
“Karşılığında... beni düşmanın sanmayı bırakmayacaksın. Çünkü düşmanlık, bağlılığın en sadık biçimidir. Kısacası, seni seçtim."
Tuncay kahvesini almadı. Ama gözleri onun elinde gezindi. Lena’nın elleri hâlâ titremiyordu. Oysa içeride, bu cümleyle birlikte, iki taraf da savaş açmıştı.
*
VolkSec – Lena’nın Özel Dairesi – Aynı Gece 00:42
Zemin ahşaptı. Isıtmalı. Ayak sesleri yankılanmıyor, sadece içeri sızıyordu. Dairede hiçbir şey rastgele yerleştirilmemişti; her köşe, her nesne, bir karakter parçasıydı. Sessizlik bile Lena’nın kontrolündeydi burada.
Tuncay içeri girdiğinde fark etti, bu bir ev değil, bir zihnin uzantısıydı. Kitaplıklar kronolojik değil tematik dizilmişti. Duvarda bir tablo yoktu; sadece eski, Sovyet yapımı bir harita. Kenarları yıpranmış, bazı şehir isimleri karalanmıştı.
Lena içerideydi. Üzerinde geceye uygun siyah, sade bir elbise. Omzuna düşen saçlarını toplamamıştı. Ayakları çıplaktı. Cam kenarındaki sehpanın üzerinde bir turntable dönüyordu. Eski bir caz parçası. Billie Holiday, “Don’t Explain”.
Arkasını dönmeden konuştu.
“Çok az insan bu müziği anlar. Her şey var ama hiçbir şey net değil. Tıpkı biz.”
Tuncay kapıyı kapattı. Sırtını bir an duvara yasladı. Sanki dış dünya orada son bulmuştu. İçeri girince artık sadece onların kuralları geçerliydi.
“Beni neden buraya çağırdın?” diye sordu.
Lena dönüp ona baktı. Gözlerinde alışılmış o netlik yoktu bu kez. Daha derine bakan, daha çıplak bir şey vardı.
“Çünkü oyun, sadece stratejiyle yürümüyor,” dedi. “Bazen temas gerekir. Gerçek temas.”
Tuncay yaklaşmadı. Yaklaşırsa, çizgiyi geçeceğini biliyordu. Ama kadının sesi, içindeki puslu yollara sızıyordu. Lena bir adım attı.
“Sen hep aynı mesafeyi korumaya çalışıyorsun. Görev ve zayıflık arasında. Ama gerçek görev... zayıflığı tanımadan tamamlanmaz.”
Tuncay gözlerini kaçırmadı bu kez. Cevap vermedi. Lena yaklaştı, adım adım. Aralarında artık sadece birkaç nefeslik boşluk kalmıştı.
“İnsan birine dokunmadan da onu çözebilir,” dedi Tuncay, alçak bir sesle.
“Evet,” dedi Lena. “Ama dokunduğunda... kendini de çözersin.”
Elini kaldırdı. Yavaşça, temkinli ama kararlı. Tuncay’ın yüzüne dokunmadı. Parmakları sadece onun göğsünde, kalp hizasında durdu. Tenine değil, ritmine temas etti.
“Kalbin hızlı atmıyor. Ama derine inmişsin.”
Tuncay koyu kahve gözlerini kapattı bir an. İçinde bir şey çözülmekle çözülmemek arasında kaldı.
“Bu bir zayıflık değil,” dedi Lena. “Bu... bir başlangıç.”
Tuncay başını eğdi. Yüzü kadının saçlarına, boynuna yakınlaştı. Ama öpmedi. Sadece nefesini bıraktı. Sıcak, kısa, itiraf gibi bir nefes.
Sonra geri çekilmedi. Ellerini kaldırdı, Lena’nın ellerine dokundu. Parmak uçları, sonunda direnmeyi bırakmış gibiydi.
“Eğer bu bir tuzaksa,” dedi, “ben de içindeyim. Bilerek.”
Lena’nın dudakları aralandı ama bir şey demedi. Sadece yaklaştı. Ve bu kez dudakları konuştu.
Bir öpücük değildi ilk temas. Bir kabul, bir sınav, bir anahtar gibiydi. Dudaklar birbirine değil, birbirinin yorgunluğuna değdi.
Sonra Lena fısıldadı:
“Beni bir daha sorgulamak istiyorsan... önce burada başla.”
Tuncay onu kolundan tuttu. Yumuşakça ama kararlılıkla. İkisi birlikte camın önüne yürüdüler. Berlin’in gece silueti ayaklarının altındaydı. Camda yansıyan iki figür biri gölge, biri ışık gibiydi.
Lena başını Tuncay’ın omzuna yasladı. Bu, onun tarafında bir zayıflık değil, izin verilmiş bir stratejiydi. Ama bu kez, o strateji bile gerçek gibiydi.
Ve Tuncay, ilk kez şunu düşündü:
“Eğer bu kadın bir görevse... ben onu tamamlamaya değil, kaybetmeye geldim. Bunu şimdiden hissediyorum."
*
Berlin Gecesi – 01:28
VolkSec, – Lena’nın Ofisi
Lena hâlâ pencerelerin önündeydi. Işıklar kısıktı, dışarıda televizyon kulesi loş bir katedral gibi uzanıyordu gökyüzüne. Kadeh hâlâ elindeydi ama içmemişti.
Tuncay pencereye birkaç adım mesafede duruyordu. Gözleri Lena’nın değil, onun yanındaki boşluğun üzerindeydi. Sanki kadın değil de onun oluşturduğu siluetin ardındaki boşluğu inceliyordu.
Lena konuştu ilk.
“İlk ne zaman birine yalan söyledin, hatırlıyor musun?”
Soru öylece, sanki havaya bırakılmış bir pus gibi yayıldı.
Tuncay başını çevirmedi, sadece cevapladı.
“Çocukken. Annemin sigaralarını yakaladığımda. Onu korumak için.”
Lena hafifçe başını salladı. Soruya karşılık almaktan çok, içeriği tartıyordu sanki.
Sonra sorusu geldi, onun gibi dikkatli, yüzeye zar zor çarpan bir taş gibi:
“Peki en son ne zaman kendine yalan söyledin?”
Bu defa sessizlik biraz daha uzun sürdü.
Tuncay başını yavaşça çevirdi, gözleri Lena’nınkilerle buluştu.
“Buraya ilk girdiğimde... seni sadece izlemekle yetineceğime kendimi ikna ettiğimde.”
Lena’nın gözleri bir an donuklaştı. Ardından küçük bir kıpırtıyla yeniden canlandı.
Kadehi masaya bıraktı, tam o an.
“Sen neden yürürken arkanı hiç dönüp bakmazsın?”
diye sordu, sesi bu kez daha yumuşak, daha içten.
Tuncay hafifçe kaşlarını çattı. Bu soru cevap işi de nerden çıkmıştı...
“Çünkü geçmişimin bana yetişmesinden korkmam. Ama dönersem, onun hızlanmasından korkarım.”
Lena hafifçe güldü.
Sessiz, içten bir kahkaha değil... dudaklarının kıyısından kaçan ince bir sızıntı gibi.
Aralarındaki mesafe hâlâ kapanmamıştı ama o mesafe artık tanıdıktı.
Tehlikeli olduğu kadar da konforlu.
Bilinmeyen ama çekici.
Bu kez Tuncay sordu:
“Sen neden tek başına içki içiyorsun ama yudumlamıyorsun?”
Lena gözlerini kaçırmadı.
“Çünkü tutmak, sahip olmaktan daha güvenlidir. İçkiyi içersen etkilenirsin. Ama tutarsan... sadece kontrol edersin.”
Tuncay bir adım attı.
Ne tehditkâr, ne davetkâr.
Sadece oradaydı artık. Kadına birkaç adım daha yakın.
“Peki hiç... kendini bırakmak istedin mi?”
Lena bu kez cevap vermedi.
Cevap vermemek, reddetmekten daha derin bir itiraftı bazen.
Sadece gözlerini kaçırdı.
Sonra çok hafifçe mırıldandı:
“Beni ne zaman çözmeye başladın?”
Tuncay cevaplamadı.
Onun yerine, kısa ama net bir karşı soru bıraktı:
“Çözmemi istiyor musun?”
Lena sustu.
Birkaç saniye, sadece gece nefes aldı.
Sonra yavaşça geri döndü. Ona doğru değil, masaya.
Ama yürüyüşündeki adımlar, artık kontrol değil...
bir tür denge içindi.
“Yarın sabah ne yapacaksın?”
Tuncay cevapladı:
“Aynı şeyi. Gözlemleyeceğim. Dinleyeceğim. Seninle konuşacağım. Ama güvenmeyeceğim.”
Lena arkasını dönmeden konuştu:
“Doğru yoldasın.”
Bu sözle birlikte, gece biraz daha koyulaştı.
Ve onlar hâlâ aynı mesafedeydiler.
Ne bir adım ileri, ne bir adım geri.
Ama her şey... artık başka bir zeminde duruyordu.